Ersin Bayram

Behiştî’nin Dîvân’ını Okurken III / Tenkit İçerikli Bir Beyit mi Hakikatin İlâmı mı?

Behiştî 16. asır şairlerindendir. Onun divanını okuduğunuz vakit hemen dikkatinizi çekiveren şey tenkit özelliği taşıyan şiirlerdir. Bunlar bazen bir gazelin tamamını kaplarken bazen birkaç beyti de içine alacak şekilde daha sınırlı kalır. Öyle ki Behiştî’nin gazelleri içinde yek-avaz özellik gösterenlerin sayısı azımsanmayacak seviyededir. Tenkitleri sosyal konular ve fertler üzerinedir. 16. asır içinde toplumda meydana gelen bozulmaları fark edenlerden biri de Behiştî’dir. Burada divanı okurken defterime kaydettiğim beyitlerin birinden hareket etmek istiyorum. Bu beyit bizde fazilet sahibi insanlara yaklaşımın öteden beri müspet olmadığını ortaya koyuyor. Şair şöyle diyor:

Şimdi Behiştî Rum’da en muʿteber kemâl

Fazl ehline taʿassup u buğz u nifâkdur

(G.85/5)[1]

(Behiştî şimdi Rum’da en muteber kemal; fazl ehline taassup u bugz u nifakdur.)

Bizim bildiğimiz 16. asır ilim, sanat, edebiyat alanında zirve şahsiyetlerin yetiştiği hakikaten ihtişamlı bir devirdir. Beyti yorumlayacak olursak şair şimdi ile günümüzde anlamını karşılıyor. Böylece eskiden böyle değildi, de demek istiyor. Yani toplum içinde birtakım değişikliklerin yaşandığını işaretliyor. Rum kelimesinin bir manası da Anadolu’dur. Mevlana’ya, Mevlana Celaleddin-i Rûmî dememizin sebebi budur. Fakat burada şair konuyu genişleterek bütün bir Osmanlı coğrafyasını da karşılar hâle getiriyor. Anlaşılan o ki ilim sahibi kimselerden daim çekiniliyor ve onların önü kesilmek isteniyor. Taassup malumunuz bir konuda değişimi kabul etmeme, onun aşırı derecede savunucusu olma,  buğz ise sevmeme, kin, nefret ve gizli düşmanlık; nifak da insanlar arasında arabozuculuk yapma; ikiyüzlülük demektir. Şair “Behiştî, günümüzdeki Osmanlı toplumunda en üstün ve kabul gören olgunluk göstergesi ilim sahibi kimselere taassup göstermek, gizli düşmanlık ve ikiyüzlü davranmaktır.” diyor.

Peki şair burada kendi kıymetinin bilinmemesini mi söylemek istiyor. Hayat hikâyesine baktığımızda medrese tahsilini bırakıp tasavvufa meyletmesi, Merkez Efendi’nin halifesi olarak Çorlu’da hayatını vaizlik, talebe yetiştirmekle devam ettirmesi onun birtakım hırslardan uzaklaştığını gösterir. Dîvân’ında Melamî özellikler gösteren beyitleri de vardır. Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-Şu’arâ’da Hayali’ye yazdığı haşiyenin kıymetini belirterek, onun ilmini ve vaizliğini ortaya koyar, vaizlikte de Hüseyin Vaiz-i Kaşifî ile mukayese eder.[2] Bana kalırsa şair kadrinin bilinmemesinden ziyade bir durumu sabitlemektedir. Bu beyti okuyunca aklıma Latifî’nin “Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ” isimli tezkiresinin mukaddimesindeki “Sıfat-ı ehl-i hased ve ahvâl-i erbâb-ı bugz u redd” bölümü geldi. Şairin bir beyitle söylediğini Latifî bir bölüm olarak işliyor ve şöyle diyor:

“Bilhassa zamane içinde kin ve haset ile her şeyin kötü tarafını gören ve bir türlü beğenmeyen kişilerin sayısı çok fazladır. Her birinin yüzünde (alnında da denilebilir) “Kıskanan bir şey elde edemez.” nüktesi yazılı ve fiil ve amellerinin defteri cimrilik ve kin işaretleri ile yazılmıştır. Eğer bilim ve sanatın çeşitli dallarında gerçek ve inceliklerin türlüsünü bulup telif eylesen, tasnifinde mükemmel yenilikler ve sanatların türlüsü kullansan, telif ederken türlü hayalleri karıştırıp – Samiri’ni aldatıcı buzağı gibi bir buzağı inşa ederek- , her sözde sihr-i helal örneği bin türlü hayal ortaya koysan hatta sözü icaz sınırına kadar getirsen de yerme ve ayıplama yine kararlaştırılmış bir gerçektir. (Hatta) itiraz ve inkâr da her durumda kaçınılmazdır… Ne kadar seçkin isen seni göz önüne çıkarmazlar. Her biri halka bilgi satmak için fazilet ve hünerini kusur sergisinde göstermeye kadirdir. Eğer söz esnasında (sana yazdıklarından ötürü) bir beğenme makamı ve aferin mevkii gelse bir kuru aferinden çekinir, utanırlar ve kendilerini büyük görerek (hakkında söylenen sözleri) işitmekten imtina eder ve bu sözlerden yüz çevirirler. Bu hastalıktan ötürü hüner ehline haset eden çoktur ve hünersize karşı da kimsede haset ve kıskançlık yoktur. Sonuç olarak bu şekilde hüneri açık olan kimseler, akranının kıskançlığına ve hasetçilerin kınama oklarına nişan olurlar… Ve eğer bir yazının harf ve noktalarında sağlam yazan nasihin kaleminden kaynaklı olarak unutma, hata, yanılma veya yanlış yazma meydana gelerek nadir bir şey ortaya çıksa kötü zanları sebebiyle kınama ve müdahale icap eder sanıp sevinerek çekiştirmeye fırsat bulurlar. (Bu duruma) inkâr ve ihanet ile bakarak her ne kadar ayıp ve bahanesiz bir durum ise de bir olmaz nesneyi bahane ederek (yine) ayıplarlar. (Yani her durumda tenkitlerinden kurtulamazsın demek istiyor. Latifi şu beyit ile bölümü bitiriyor.)Beyt:

Bir ʿaybuñ olursa biñ hünerde

Oldur görinen evvel nazarda[3]

 

Görüldüğü gibi Behiştî tespitinde yalnız değil. Yani 16. asır zarif ü zürefası akranını epey hırpalamaktan zevk alıyor. Onun ayağını kaydırma peşinde koşuyor. Bunu taassup ile yapıyor, o da olmazsa buğz ediyor o da yeterli değilse nifak yoluna başvuruyor, denilebilir. Efendim, vaziyet dün de bugün de aynı. Şimdi siz ne dersinin Behiştî beyti ile haklı mı değil mi?

 

 

 

[1]Vizeli Ramazan Behiştî, Ramazan Behiştî Dîvânı, (Hzl: Dr. Yaşar Aydemir)  Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (ekitap), Ankara, 2018, s.150.

[2]Es-Seyyid Pîr Mehmed bin Çelebi, Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şu‘arâ  (Hzl.: Dr. Filiz Kılıç),  Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (ekitap), Ankara, 2018, s.190.

[3] Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ –Tenkitli Metin-  (Hzl.: Dr. Rıdvan Canım),  Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (ekitap), Ankara, 2018, s.56-57.

Leave feedback about this

  • Rating

PROS

+
Add Field

CONS

+
Add Field