Bireyin Diyalektik Anlamda Varoluşunun Bir Gereği Olarak Yaşadığı Umutsuzluk Kavramına Kierkegaard’ça Bir Bakış:- Ölümcül Hastalık: Umutsuzluk
Serkan Gökbulut
“Umutsuzluğun hiçbir biçiminin doğrudan, diyalektik olmayan tanımı verilemez;
her zaman, bir biçiminin kendi zıddını yansıtması gerekir”
(Kierkegaard, 2007: 40)1.
Hristiyanlığı merkeze alarak yapıtlarını veren Danimarkalı filozof ve adı varoluşçuluk ile ünlenen S. Kierkegaard, “ölümcül bir hastalık” olarak nitelediği umutsuzluk kavramını ele alışıyla tüm insanlığın içerisinde bulunduğu (Kierkegaard’a göre umutsuzluk, evrenseldir) ölümcül bir kaosu ortaya koymuş ve bireyin bu kargaşadan düzene geçmesi yani umutsuzluk hastalığından kurtulabilmesi için gereken reçeteyi okura sunmuştur. Diğer tüm canlılarda olduğu gibi insan da sona erecek bir yaşam evresine sahiptir. İnsanın bu “son”lu oluşu içerisindeki düşünce yapısı ise yaşam gayesinin “ne”liğini ve yaşamının “nasıl”lığını/yaşam biçimini ortaya koyar. İnsan, “son”luluğu içerisinde hapsolur ve her şeyi bundan ibaret sayarsa onun için umutsuzluk kaçınılmaz olur. Çünkü bireyin sonluluğu içerisinde hapsolması onu sonsuz olan O’ndan uzaklaştırır ve Tanrı-insan arasındaki ilişki burada devreden çıkar. İşte ölümcül bir hastalık olan umutsuzluk kavramı da bu ilişkinin devreden çıktığı ânda devreye girer. Kierkegaard’a göre umutsuzluğun kaynağı, bireyin Tanrı ile olan ilişkisinin kesilmesinden kaynaklanır; çünkü ona göre insan “sonsuzluk ile sonlunun bir sentezidir.” Kaçınılmaz bir “son”a sahip olan insanın “sonsuz” kavramı ile arafta kalması ve kaldığı bu araftan çıkamaması sonucunda “ben”ini bulamaması, ben’ini kaybederek kendilik değerlerinden uzaklaşması sonucunda yaratıcısıyla da olan bağının kesilmesi onu öldürmese de ölümcül bir hastalık olan umutsuzluğa sürükler. Öldürmeyen; fakat ölümcül bir hastalık olan umutsuzluk hastalığının “ölümcül”lüğü üzerinde ilerde daha ayrıntılı değinilecektir; fakat kitabı daha açmadan dikkatleri üzerinde toplayan kitap kapağının yazarının “Giriş” kısmında verdiği bilgilerle örtüşmesi, örnek okurun gözünden kaçmayacak niteliğe sahip olması açısından önemlidir. Kierkegaard, kitabının kapağında İncil’den aldığı bir hadiseyle Lazarus’u kullanmış ve giriş kısmında da İsa’nın Tanrı’nın büyüklüğünü gösterecek bir mucizevi hadisesine yer vermiştir.2 “Bu hastalık hiçbir şekilde ölümcül değildir” ve buna rağmen Lazarus öldü; ama müritler sonrasını yanlış anlamışlardır: “Dostumuz Lazarus, uyumuştur, onu uykusundan uyandırmaya gidiyorum”, İsa onlara hiçbir kuşkuya meydan vermeden “Lazarus öldü” demiştir. O halde Lazarus ölmüştür ve bu ölümü de hiçbir şekilde ölümcül bir hastalıktan olmamıştır, öldüğü bir gerçektir ama bununla birlikte hiçbir zaman ölümcül hasta olmamıştır” (s.17). İsa’nın önce Lazarus’un öldüğünü sonrasında ise onu dirilttiğini belirten bu hadisede Lazarus’un ölümünün “ölümcül” olmadığı üzerinde durulmaya çalışılmasının nedeni dirilten ve yaşatan Tanrı’nın, Lazarus’un mezarına yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. “Hayır, bu hastalığın hiçbir şekilde ölümcül olmaması, Lazarus’un dirilmesinden değil, O’nun varolmasındandır, O’un aracılığındandır. Çünkü insanların dilinde ölüm, her şeyin sonudur ve söylendiği gibi yaşam sürdüğü sürece umut vardır” (s.18). Kierkegaard, İncil’den esinlenerek bahsettiği bu hadiseyle aslında umutsuzluğun yoğunluğunun birey ile yaratıcısı arasındaki bağın azalıp artmasıyla doğru orantılı olduğunu, azaldığında umutsuzluğun yoğunlaştığını; arttığında ise umutsuzluğun varlığını yitireceğini vurgulamaktadır. Yazar, Lazarus’un ölüm sebebinin ölümcül bir nedenden kaynaklanmaması gibi bireyin de “ölümcül” bir hastalıktan Tanrı ile yani varlığın aşkın tarafıyla olan ilişkisi sayesinde kurtulabileceği tezi üzerinde durmuş ve bunu da kitabının esas iletisi olarak yansıtmaya çalışmıştır. Kitabının ilerleyen kısımlarında ise Tanrı’yı birey için bir “olanak” olarak görmüş ve reçeteyi sunmuştur.
Kierkegaard, “Ölümcül Hastalık: Umutsuzluk” başlıklı eserini beş bölümde inceler. “Giriş” kısmında yukarıda değindiğimiz hususlardan bahseden yazar, çalışmasının birinci bölümünde “Umutsuzluk Ölümcül Bir Hastalıktır”, ikinci bölümünde “Umutsuzluğun Evrenselliği”, üçüncü bölümünde “Umutsuzluğun Kişileştirilmesi” başlıklarına yer verirken; son iki bölümde “Günah” kavramı üzerinde durmakta ve umutsuzluğun günah ile olan ilişkine yer vermektedir.
Umutsuzluk kavramının tanımlamasına ayrılan birinci kısımda Kierkegaard, “tin”in ve “ben”in hastalığı olarak ele alınan umutsuzluğun üç farklı görünümle karşımıza çıkacağını belirtir ve bu üç farklı görünümün; “Bir Ben’i Olduğunun Farkında Olmayan Umutsuz Kişi”, “Kendisi Olmak İstemeyen Umutsuz Kişi” ve “Kendisi Olmak İsteyen Umutsuz Kişi” hâlleriyle betimleneceğinin altını çizer. Sezar olmak isteyip olamayan yani başka biri olmak isteyip emeline ulaşamayan; fakat başka biri olamadığı gibi kendi de olmak istemeyen umutsuzun bu üç tipinin ilk ikisinde “ben”in farkındalığa sahip olmadığı görülürken; sonuncusunda bir farkındalık durumu vardır. “Ben”, burada sonlu bir varlık olduğunun farkına varmıştır. Kendisi olmak isteyen umutsuz kişi burada tam olarak Kierkegaard’ın insan tanımına uygun olarak betimlenir.
Kierkegaard, “İnsan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir, kısaca bir sentezdir” (s.21) şeklinde tanımladığı insanın aslında bir “tin” olduğunu bu tin’in de bir “ben”i yansıttığını dile getirir. Yazar, kişinin kendi “ben”inden kurtulmayı istemesini bu anlamda “kendi olmanın umutsuz istenci” (s.22) olarak betimler. Bunun tersi bir durumunu ise “kendi olma istenci” olarak kavramsallaştırır. Ona göre bireyin bilinç düzeyine paralel olarak çeşitli umutsuzluk biçimleri ortaya çıkar. Eğer “Umutsuz olan insan, zannettiği gibi umutsuzluğun bilincindeyse, bu umutsuzluktan dışarıdan gelen bir olay gibi saçma bir şey olarak söz etmezse, bu umutsuz kişi tüm gücüyle kendi başına ve yalnızca kendi başına umutsuzluğu yok etmek isterse, bu umutsuzluktan çıkamadığını ve tüm bu boş çabasının onu yalnızca daha derin bir umutsuzluğa soktuğunu söyleyecektir” (s.22). İşte burada umutsuzluğun uyumsuzluğu devreye girer; fakat bu uyumsuzluk “basit bir uyumsuzluk olmayıp kendisine bağlı kalmakla birlikte başka bir ilişki tarafından ortaya konan bir ilişkinin uyumsuzluğu(dur)” (s.23). Kierkegaard’ın “başka bir ilişki” dediği unsur aslında bireyin aşkın tarafıyla olan ilişkisidir ve umutsuzluk tamamen yok olduğunda birey yani “ben” kendine yönelerek, kendi olmak isteyerek onun aşkın yanının içinde erimek için harekete geçer. Kierkegaard, yukarıda bahsettiğimiz gibi burada da
umutsuzluğun “ben” ile Tanrı arasındaki ilişkiye bağlı olarak azalıp/arttığını vurgulamıştır. Çünkü “umutsuzluk, ilişkisi kendine ait olan bir sentezin içsel uyumsuzluğudur” (s.24) ve umutsuzluğun kaynağını da burada aramak gerekir. “Tanrı, insanı bu ilişkiye dönüştürürken onun ellerinden kaçıp kurtulmasına izin vermiştir, yani bundan böyle yolunu bulma işi ilişkiye aittir. Bu ilişki düşüncedir, ben’dir” (s.24). Kitabının “Umutsuzluk, Ölümcül Hastalıktır” bahsinde böyle bir ön bilgi veren Kierkegaard, asıl başlığa geçer. Önce “ölümcül” kavramının aslında ölüme yol açan bir hastalıkla eşanlamlı olduğuna değinir; fakat umutsuzluğu bu şekilde ele almanın imkânsızlığını da eklemeden geçmez. Ona göre “ölüm, hastalıkları sona erdirir, ama kendi içinde bir son değildir; ölümcül hastalık ise dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme varan bir hastalık” (s.26) demektir; işte umutsuzluk denilen şey de tam olarak budur. Umutsuzluk, ölümcül bir hastalıktır, yani ölümüne hasta olmak; fakat ölememektir. “Bu kesin tanım içinde umutsuzluk ölümcül bir hastalıktır, çelişkili işkencedir, ben’in hastalığıdır: sonsuza değin ölmek, ölmemekle birlikte ölmek, ölümü ölmek demektir bu. Çünkü ölmek, her şeyin bitmesi anlamına gelir; ama ölümü ölmek, ölümünü yaşamak demektir ve bunu tek bir an yaşamak, onu sonsuza kadar yaşamak demektir” (s.26). Kierkegaard’ın “umutsuzluk” tanımını, halk dilindeki “yaşayan ölüyü oynamak” ile özdeşleştirebiliriz. Onun için umutsuzluğun bu ölme hâli, sürekli yaşama dönmektedir.3 Umutsuzluğa düşen bireyin “ben”inden uzaklaşması, kendi olma istencini kaybetmesi hâlinde zayıf düşmesi karşısında ise umutsuzluğun gerçek yüzünün ortaya çıktığını belirtir Kierkegaard. Böylece “Sezar veya hiç olurum diyen tutkulu kişi Sezar olamaz ve bundan dolayı umutsuzluğa düşer” (s.27); fakat Sezar olamayan birey aynı zamanda kendi olmayı da istemez artık. İşte umutsuzluğun ölümcüllüğü burada başlar ve birey Sezar olamamaktan değil; kendi ben’inden kurtulamadığı için umutsuzluğa yaslanır. Kierkegaard’a göre bu “ben’in hastalığıdır” (s.29) ve bu yüzden de ölümcül bir hastalıktır. Birey, eğer Sezar olmayı başarabilseydi kendi ben’inden de kurtulabilecekti; fakat Sezar olamadığı gibi kendi ben’ini de yadsıdığından “işkence her zaman kendinden kurtulamamanın sonucu olarak gerçekleşir ve insan böylece kendi ben’inden kurtulmanın ham bir hayal olduğunu anlar” (s.29) böylece öldürmeden öldüren bir hastalığa yakalanır. Kierkegaard, eserinin birinci kısmında bu hastalığa “umutsuzluk” adını vermiştir.
Kitabın ikinci bölümü “Umutsuzluğun Evrenselliği” başlığı altında Kierkegaard, kavramın tüm insanlığı ilgilendirdiği ve “hekimlerin dediği gibi nasıl tam olarak sağlıklı bir insan yoksa” (s.31) umutsuzluktan bağımsız tek bir insanın olamayacağını vurgulamaktadır; çünkü “umutsuz olmayan kişilerin sayısı çok azdır” (s.36). Sonlu varlığının içerisine hapsolan insanın kendi umutsuzluğunun kaynağı; sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun arasında bocalaması ise umutsuzluğun evrensel oluşu kaçınılmazdır. Öyle ki “umutsuzluk” denilen şey kişinin “sonsuz” ile “sonluluk” arasındaki ilişkisine göre şekillenmesiyle artar/azalır o hâlde kişinin sonluluktan sonsuzluğa geçişi de yine umutsuzluk yoluyla gerçekleşir. Buradan da umutsuzluğun kaçınılmazlığı ortaya çıkar ki “umutsuzluk, insanın karşıtların bir sentezi olmasının” (s.8) yani diyalektik bir varlık oluşunun gereği olarak bireye zorunlu kılınır. Kierkegaard, umutsuzluğun evrenselliği bahsine bu şekilde yaklaşırken dini merkeze alarak buraya kadar anlatılanları Hristiyanlıktan soyutlar. Evrendeki tüm insanların umutsuzluğa düşmeden içsel varlığını ortaya koyamayacağını vurgulasa da Hristiyanlığı dışarda tutar. Çünkü söylemleri bu öğretiye dayanır. Ona göre, bir kişi Hristiyan ise “umutsuz” olmayacaktır ve birey “tam olarak Hristiyan olmadıkça içinde her zaman bir umutsuzluk tohumu(nu)” (s.31) bünyesinde barındıracaktır. Kierkegaard’ın bu düşüncesinden hareketle umutsuzluğun evrenselliğinden bahsetmekle birlikte “umut” kavramının ulusallığından bahsedilebilir ve bünyesinde “umut” barındıran insanlar da Hristiyanlık ile özdeşleştirilebilir. Kierkegaard, kitabının bu kısmında bir tersinlemeyle bu fikri de dile getirmiş olur. Umutsuzluk evrensel, umut ise ulusaldır ve umut denilen kavram, sadece Hristiyanlığa mensup olan bireylere özgüdür.
Kitabının birinci ve ikinci bölümlerinde daha çok umutsuzluğun “ne”liği üzerinde duran Kierkegaard, üçüncü bölüm olan “Umutsuzluğun Kişileştirilmeleri” başlığı altında kavramın “çeşitli kişileştirmelerini soyut olarak ortaya” (s.39) çıkarır. “Ben”in sonlu ile sonsuzun birleşiminden meydana geldiğini vurgulayan yazar, “ben”i özgürlük olarak nitelese de bu özgürlüğün olabilir ile zorunluluk arasındaki diyalektikten oluştuğunun da altını çizer ve umutsuzluğu bilinç kategorisi altında ele alır. Ona göre kavramsal olarak bakıldığında umutsuzluk bilinçlidir; fakat bu yargıdan umutsuz bir kişinin umutsuz olduğu bilincinde olduğu sonucu çıkmamalıdır. Burada söz konusu olan “içsel bilinç”tir. Bir “ben” söz konusu olduğunda ise bu içsel bilinç daha çok mesai harcamaktadır. Çünkü “bilinç, ben’in ölçüsünü verir” ve “ne kadar bilinç varsa o kadar ben vardır” (s.39) şeklinde “ben” ile “bilinç” arasında bir ilişki kuran Kierkegaard, umutsuzluğu sınıflandırırken de bu iki kavram üzerinden gider. Yazar, aynı bölümde umutsuzluktan kurtuluşun reçetesini de okura sunmaktadır. Sunduğu bu kurtuluş reçetesi de “inanç istenci”dir. Çünkü Tanrı için her şey mümkündür ve “ben”in “Tanrı’ya inanma istenci varsa” (s.48) ölümcül bir hastalıktan bu yolla kurtulacaktır. Tıpkı Lazarus örneğinde olduğu gibi. Bu her ne kadar insansal anlamda en üst olanaksız olarak görülse de O’nsuz hiçbir kurtuluşun olmayacağının da kanıtıdır. Burada Tanrı bir olanak olarak karşımıza çıkmaktadır ve “umutsuzluğa düşen kişi de ancak olanakla” (s.49) kurtulabilir. Lazarus da “olanak” sayesinde kurtulmuştur. Çarmıha gerilen İsa da olanağını kabullenişi sayesinde kurtuluşa ermiştir. Ona nefes veren, her şeyin mümkün olduğunun kanıtlayıcısı aslında onun olanağı olan Tanrı’dır. Kierkegaard için umutsuzluğu avantaj yapan nokta da budur. Kitabın ilk bölümünde umutsuz olmak bir avantaj mıdır, sorusuna olumlu anlamda “sonsuz bir avantajdır; fakat aynı zamanda mahvolmamıza da yol açar. Çünkü insanı hayvandan ayıran acı çekmesinin gerekliliğidir” (s.23) cevabını veren yazar, İsa’nın çarmıhta öldüğünü ve sonrasında dirildiğini gözler önüne getirir. İsa’nın ölümü ve sonrasında dirilişi, aslında her şeyi mümkün kılan olanağı ile barışması ve böylece çarmıhta acı çektikten sonra Tanrı’nın isteğiyle kurtuluşa ermesi bu bakımdan önemlidir.
“Bir olanak: Ve umutsuz kişimiz yeniden nefes alır, yeniden yaşamaya başlar, çünkü olanak olmadan nefes alınamaz diyebiliriz. Bazen insanların ustalığı olanağı bulmak için yeterli olur; ama inanmak söz konusu olduğunda yalnızca bir ilaç vardır: Tanrı için her şey olanaklıdır” (s.49)
Kierkegaard’a göre, olabilirden yoksun olmak ise, yaşamı bayağılaştırır ve ben’in kaybına yol açar. O, bundan dolayı gericileri, kadercileri ben’lerini kaybeden umutsuzlar olarak niteler ve onları dar kafalı olarak görür.
Kitabın bundan sonraki kısımları ise umutsuzluk ile günah kavramı arasındaki ilişkiye ayrılmıştır. Günahı, “Tanrı karşısında veya Tanrı fikriyle, umutsuz olarak, kendi olunmak istenmediği veya istendiği zaman” (s.87) yapılan eylem, bir “meydan okuma” ve “güçsüzlük” hâli olarak tanımlayan Kierkegaard, onu aynı zamanda umutsuzluğun yoğunlaşması olarak görür. Kısacası umutsuzluk, günahkârlıktır ve “ben”, kendi olmak istediğinde veya istemediğinde günah işlemektedir. Bunun nedeni de “sonsuz ben’inin farkında olmayan insan(ın)” (s.89) kendi olmak istemediği birinci durumda inanç isteminden yoksun oluşu ve kendi olmak istediği ikinci durumda ise bu “ben” içerisine hapsolarak inanca sırtını dönmesinden kaynaklanır. Tanrı karşısında olan “ben”, ona karşı geldiğinden dolayı günah işlemektedir. Umutsuzluk da ben bilincinin ölçüsünün Tanrı olduğu esnada yoğunluğunu arttırdığından böyle bir durumda Tanrı önünde günah işleyen de bu sonsuz ben’dir. Kierkegaard, bu bağlamda umutsuzluğun bir tanımını daha yapar: “Umutsuzluk, Tanrı karşısında olmaktır” (s.93). Tanrı’nın karşısında olmak ise inançsızlığın en doruk noktaya ulaştığı safhadır. Bu bağlamda “inançtan kaynaklanmayan her şey günahtır” (s.93) ve işlenen günah ise umutsuzluğu yoğunlaştıracaktır. Diyalektik anlamdaki varlığını inanç istemiyle değişen “ben”, artık Tanrı’ya/kendinin aşkın olan yanına meydan okuyan biri olduğu için günahı ve bununla orantılı olarak umutsuzluğu sürmekte ve artık günahın yoğunluğunu da arttırdığından “günahından umutsuzluğa düşmenin günahı” (s.120) ile gitgide daha çok düşerek tutunamaz hâle gelecektir.
Böylelikle S. Kierkegaard’ın başyapıtlarından biri olan Ölümcül Hastalık Umutsuzluk adlı eseri hakkında bir değerlendirme yapıldı. Sonuç olarak ise şunları söylemek mümkündür: Felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından birini daha okurla buluşturan Kierkegaard, söylemlerinin bütününü Hristiyan öğretisine dayandırarak “umutsuzluk” kavramının diyalektik bir varlık olan insanlar üzerindeki analizini yaparak psikanalize yaklaşır. Bu bağlamda kitabı çeviren kişi Mehmet Mukadder Yakupoğlu’na “Dünyada Kierkegaard’ı okumuş ve anlamış psikiyatr sayısı ne kadardır?” (s.8) sorusunu bile sordurur. Okuru, insanın düşünce labirentleri içerisinde dolaştırarak varlığın diyalektik yapısının “ben” üzerindeki etkisini derinlemesine ele alan Kierkegaard’ın bu eserindeki söylemlerini dine (Hristiyanlık) yaslandırması ise onun, insanın manevî tarafıyla ilgilendiğini göstermektedir. İnsanın yaşadığı bu madde çağında “ben”, onu ortaya koyan gücün içerisine dal(a)mamakta ve böylece umutsuzluk durumunun bile farkında olmadan yaşamını sürdürmektedir. Bundan dolayı da umutsuzluğunu inkâr etmektedir. İşte tam da umutsuzluğun ölümcül hâlinin buradan geldiğini vurgulayan Kierkegaard, aynı zamanda bu umutsuzluğu inkâr edişin, umutsuz olmadığını dile getirmenin de bir çeşit umutsuzluk olduğu gerçeğini eserinde yansıtmıştır.
Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2007.
1 Kierkegaard’ın tanıtımı yapılacak olan bu eserinin ilk ve ikinci baskısı 1997-8 yılları arasında gerçekleşmiştir. Aradan geçen on yıllık bir sürenin ardından eser dördüncü baskıyı yapmıştır. Biz de bu değerlendirme yazısında eserin, 2007 yılında gerçekleşen ve Doğu Batı Yayınları tarafından yayıma hazırlanan baskısını kullandık. Çalışmanın ilerleyen kısımlarında verilecek dipnotlar ise sadece sayfa numarasıyla belirtilecek olup bu dipnotlar yazarın bahsi geçen eserine ait olacaktır.
2 Lazarus, İsa’ya yakın çevrede bulunup ona inanan insanlar arasında yer alır. Bir hastalığa yakalanıp ölüm döşeğine düşünceİsa’ya haber gönderilmiş; fakat İsa, bir mucizenin gerçekleşeceğini haber vererek ölmek üzere olan Lazarus’u kurtarmaya gitmez. İsa, Lazarus’un bulunduğu yere geldiğinde ise Lazarus çoktan ölmüş ve 3 gündür mezarda yatmaktadır. İsa ise mezarın başına gelerek mezarın kapağının açılmasını ister. Ardından, Lazarus’a dirilmesini emreder ve Lazarus, mezarından dışarı çıkar. Böylece İsa, topluluğun önünde mucizesini göstermiş olur. Lazarus’un mezarına yaklaşan aslında İsa değil; Tanrı’dır. Onun hastalığının “ölümcül” bir nedenden kaynaklanmamasının nedeni de Lazarus (insan)- Tanrı arasındaki iletişim bağının kopuk olmamasından kaynaklanmaktadır. Kierkegaard da kitabının kapağında Lazarus’u kullanması, umutsuzluğun ölümcül bir hastalık olduğunu ve bireyin umutsuzluktan kurtulabilmesi için diyalektik varlığının aşkın yanıyla olan ilişkisi arasındaki bağa göre ölüm nedeninin “ölümcül” bir nedenden olup olmadığını vurgulamaya çalışmasından kaynaklanır.
3 Umutsuzluğun bu hâlini, Zeus-Prometheus ilişkisiyle de açıklamak mümkündür. Zeus tarafından Kafkas Dağlarına zincirlenen Prometheus’un ciğerlerini her gün kartallar yer; fakat ertesi gün ciğerleri yenilenir ve kartallar tekrar aynı işlemi uygulamaya devam eder ve bu böyle süregelir. Kierkegaard’ın ölümcül bir hastalık olarak nitelediği “umutsuzluk” da Prometheus’un içinde bulunduğu durum gibidir.


Leave feedback about this