Ersin Bayram

Feth-i Mübin – Ersin Bayram

Feth-i Mübin/Pazartesi Yazıları

“İstanbul mutlaka fethedilecektir.

Onu fetheden komutan ne güzel komutan

 ve fetheden asker ne güzel askerdir.”

                                                               Hadis-i Şerîf

 

Bu çarşamba İstanbul’un fethinin -“feth-i mübin”in- 571. yıl dönümü. Bu tarih maalesef milletimizin hafızasında yer edemedi. Çokları hatırlamayacak. Belki birkaç kanal anıp geçecek ki bu da hatırlamamıza vesile olacak. Hakikaten bizler tarih yapmaktan tarih yazmaya vakit bulamayan bir millet miyiz, yoksa millî hafıza oluşturmakta eksik mi kalıyoruz? Bugün için milletimiz millî hafıza konusunda bir ikiliğe doğru sürüklenmiş durumdadır. Bu ciddi manada kaygı uyandırmaktadır. Çünkü bir millet toplu atan sineler ister. Ne diyordu Âkif:

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez”

Yüreklerin toplu atması için konunun millî eğitim sistemi içinde yerinin olması icap etmez mi? Bakıyoruz ders kitaplarına Osmanlı tarihinde İstanbul’un fethi anlatılıyor, hazırlık sürecine değiniliyor, sebep ve sonuçları verilip konu bitiriliyor. Ya 29 Mayıslar gelince ne yapılıyor? Müfredatta ne varsa o. Oysa bu tarih öyle yabana atılacak cinsten midir? Onun hem dinî hem millî bakımdan önemi derindir. Dinî açıdan fetheden komutan ve askerleri hadisle övülmüştür. Bu övgüye mazhar olmak için nice İslam ordusu cihat yollarına düşmüş fakat muzaffer olamadan geri dönmüştür. Bu yüzden İstanbul’un alınması İslam Tarihi bakımından da pek kıymetlidir. Millî açıdan ise devlet sınırları içindeki ikilik sona ermiştir. Yıllardır fethedilemeye ve devletin her durumda önünde engeller oluşturan “Kostantiniyye Kızıl Elması”nın burçlarına Türk hilâlinin ilelebet dalgalanacak gölgesi büyük zaferle beraber düşmüştür.  Fakat okullarımızda bu tarih neredeyse yoktur.

Okullarımızda o kadar çok belirli gün ve hafta programı yapılır fakat aralarında İstanbul’un Fethi yoktur. Hakikaten bu fethin kutlanması -rast gele yazarak söylüyorum- afet eğitimi, dünya çocuk hakları günü, orman haftası, turizm haftası vs.den daha ehemmiyetsiz midir? Bizi köklerimize ve millî gücümüze sevk edecek bu tarihi neden kutlama programlarına almayız hâlen anlamış değilim. Derdim bu değil ama hiç değilse okullarımızda her yıl İstanbul’un fethinin kutlanması, şehitlerimizin anılması, Fatih’in örnek kişiliğinin vurgulaması gerekmez mi?

Derdime geleyim. Ben 29 Mayıs yaklaşırken Yahya Kemal’e yönelme ihtiyacı hissederim. Çünkü Yahya Kemal bize mazi kapılarını kuru tarihle değil sanat ve edebiyat yoluyla açan adamdır. Onu okurken vatan ve millet aşkını iliklerine kadar hissetmiş ve bu aşkı bizlere anlatan bir kalem görürüm. Tarihin kuru bilgi kısmını bir türlü sevemediğimden Yahya Kemal’in anlatımları ve kurduğu dünya beni her zaman cezbediyor. Çünkü bu devletleri kuran insan bilinmeli, ondaki ruh ve gücün kaynak yahut kaynakları mutlaka idrak edilmelidir. Bize hız verecek kaynak burasıdır.

Fetih ile alakalı olarak Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’una bakıyorum. Aziz İstanbul için, Yahya Kemal’in o meşhur rubaisinin nesren açıklaması yahut da şerhi diyebiliriz. Rubai şöyle:

Çık tayy-ı zamân et açılır her perde

Bir devr geçir istediğin her yerde

Ben hicret edip zamânımızdan yaşadım

İstanbul’u fethettiğimiz günlerde[1]

Aziz İstanbul’da çoğunlukla büyük fethe temas eden yazılar, imar faaliyetler ve kör kazma hikâyeleri, şehir gezilerinin şairin ruhunda ve zihninde oluşturduğu tedailer, İstanbul’un Türkleşmesi ve Türkleşmenin hususiyetleri, vatan sevgisinin göstergeleri, iman gücü ve din duygusunun millet nezdindeki önemi… gibi konular işleniyor. Kitap hem millî hem manevî boyutta incelenebilir.

İmana temas hususunda Topkapı Sarayı’nda Yavuz’dan beri kırk hafız tarafından kesintisiz devam ettirilen Kur’an-ı Kerim hatmi uygulaması mühimdir. Yine o meşhur “Ezansız Semtler” yazısında ezanın birleştirici ve Müslüman çocuklarını terbiye edici özelliğine temas edilir. İstanbul’un fethinin en büyük tetikleyici gücü ve manevî mimarı Akşemseddin’in Hz. Peygamber’in bayraktarı Hâlid Ebâ Eyyûb’ün kabrini bulması hadisesinin anlatıldığı “Bir Rüyâda Gördüğümüz Eyüb” yazısı bizim maziye mıhlar. Bu noktada kendimizi Akşemseddin’in civarında buluruz.  Bu bulunuş büyük fethe iştirak eden Mehmetçiğin ruh kudretini hissediştir. O askerdeki heyecanı ve taarruz esnasında cihanı saran “Allah! Allah!” nidalarının coşkulu neşesini ancak bu şekilde idrak edebiliriz.

İman gücünün kuvvetini Fatih de bilir ki bu hususa Yahya Kemal şöyle temas eder: “ Fatih’in ilk temeli attığı yapılar Eyüb Sultan türbesi ve camii oldu… Daha 1453’de yapılan Eyüp türbesinin karşısında temeli atılan Eyüb Câmii 1458’de bitti.” [2]

Millî açıdan ise eser tam bir Türk methiyesidir. Bu eserde Türk dehasını gösteren yığınla delil sıralanır. Şair bu dehanın en büyük özelliğini İstanbul’un Türkleşmesi ve Türk zevkini kazanması hususuna bağlar. Çünkü o büyük fethi Osmanlı Türkünün kurduğu medeniyetin kalbine koyuyor. Medeniyetimizin toplayıcı gücünü İstanbul’da buluyor.

“Çok parlak fetih vak’aları, İstanbul’un fethinden evvelki asırlarda da, sonraki asırlarda da yüzlerce defâ vuku’ bulmuş, lâkin hiçbiri İstanbul’un fethi kadar efsunlu bir tesir bırakmamış, onun kadar derinden duyulmamış, onun kadar sürekli bir merakla hatırlanmamıştır. Bu görüş, her türlü edebî şişirmelerden ârî bir görüştür, diyebiliriz.”(s.29)

Fetih sonrasındaki imar faaliyetleri, inşa edilen eserler ve sonrasındaki zevkli mimari ile Fatih devirden kalma eserlere temas eden şair; bu mimariler ile Türkistan’dakiler arasında münasebet kurarak mimarideki millî ruha temas eder. Onun şu cümleleri millî zevkten ne anladığını da göstermesi bakımından mühimdir:

“İstanbul toprağının böyle her köşesinde Türk ruhunun bir safhası vardır; Hisarlar’da Türk’ün kuvveti, Küçüksu’da Göksu’da neş’esi, Kâğıthâne’de zevk ve şevki, Eyüb’de mânevîyatı, surlarda atılışı, hava gibi teneffüs edilir o kadar bârizdir.” (s.138)

Millî hafıza için yazarın güç kaynaklarından biri gezileridir. Bu geziler vasıtasıyla şehri ve halkı tanır. Bu gezilerden benim için en dikkate şayan kısım şehitlikler ve şehit mezarlarıdır. “Şehzâdebaşı’nda, tenhâ bir sokakta Onsekiz Seymenler mezarlığı…”(s.45) şairi derinden etkiler. Bir de Hisar’dan Şehitlik’e yazısında bir genç ile yaptığı gezintiyi şehitlikte bitirir. Bektâşî Dergâhının önündeki burma kavuklu mezar taşında şöyle yazar: “ Şehidü’l-Feth Mahmud Çelebi rûhuna fâtiha. Nevverallâhü kavrehû”. Yahya Kemâl sonunu şöyle bağlar: “Taşa elimle dokundum, sallanıyordu… Bu taş da bütün ötekiler gibi, birkaç sene sonra kaybolacak!.. İstanbul için, fetihten bir sene evvel, şehid düşen, Mahmud Çelebi ve onun gibi şehidlerin taşları dursalar, onların yerine bizim gibi fânîler fenâyâb olsalar, daha iyi olurdu. Çünkü o taşlar Türk nesillerine bizlerden fazla hayat verebilirler.” (s.88) İşte bu taşların varlığı bize asırların kapılarını açan sihirli bir anahtar olmalıdır.

Yahya Kemal “Türk doğmuş olmak, Türk ismi taşımak kâfî değildir. Türk gibi düşünmek lâzımdır.” (s. 169) diyor. Türk gibi düşünmek için yapılması gereken yegâne şey Türk’e ait her şeye sahip çıkmak, onu yaşatmak, korumak ve anlatmaktır. İstanbul’un Fethi ise Türk’e ait en muazzam zaferlerden biridir. Asla unutulmamalıdır. Bu zafer Türk evladına asırları kucaklayan gücü vermeye yeter bir kudrettedir. Bizler bu kadar çok kahraman ve örnek insana sahibiz fakat çocuklarımız ecnebileri rol model alıyor. Niçin? Anlatmıyoruz ve böyle bir gayrete girmiyoruz. Halbûki Osmanlı bunu çok güzel yapardım. Hamzanameler, Battalnameler,  Hz. Ali cenknâmeleri ve gazavatnameler… Bunlarda anlatılanlar millete sunulan kahramanlardı.

Yahya Kemal’e kulak vererek bitirelim: “Mayısın yirmidokuzuncu gününü sabahtan; güneş batıncaya kadar, Topkapı’dan Eğrikapı’ya surların dibinde gezine gezine geçirdim. İstanbul bahârının bu sıcak günü genç Fâtih’in ordularını İstanbul’a soktuğu gündür. İstanbul muhâsarasının öyle bir sihri var ki bir defâ tutulan uzun seneler kurtulamaz; gözünde târihin bütün öteki levhaları silinir, yalnız bu kalır…”(s.81) Biz de onun gibi olalım. Biz de İstanbul’un fethini asla unutmamalıyız. Bakın iki gün sonra yine İstanbul’un burcunda Ulubatlı Hasan’ın diktiği bayrak dalgalanacaktır. Ben o gün ta Kocaeli’den o bayrağın dalgalandığını görecek, tekbirleri işitecek, Akşemseddin’in gözlerinden süzülen yaşları, secdeye kapanan Mehmetçikleri, Fatih’in şehre girişini göreceğim… Çünkü ruhum orada, 1453 yılının 29 Mayıs gününde olacak… Bütün bunları görürken de Tursun Bey’in yanında bulunağım…

 

 

[1] Yahya Kemal Beyatlı, “Halûk Şehsuvaroğlu’na”,  Rubâîler ve Hayyam Rubâîlerini Türkçe Söyleyiş, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1988, s.10.

[2] Yahya Kemal Beyatlı,   Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1999, s.53. Metin içinde verilen diğer sayfa numaraları bu eserdendir.

 

Leave feedback about this

  • Rating

PROS

+
Add Field

CONS

+
Add Field