Güzellik görecelidir, denir ve bu cümleden hareketle güzel, güzellik algısı üzerine düşünceler yazılır. Güzellik algılarının asırlar içindeki değişimi anlatılır ve varsa eğer belgeler ortaya konur. Yakın geçmişten ise fotoğraflarla da desteklemeler yapılır. Bizim klasik edebiyatımızda güzelliğin göreceliliğini Mecnun anlatır. Efendim, Mecnun’a Leyla’yı göstererek “Bu kara kuru kızda ne buluyorsun?” diye sormuşlar. Mecnun “Siz ona hiç benim gözümle baktınız mı?” diye soruya soruyla cevap vermiş. Bu anlatımın halk dilindeki karşılığı bir atasözüdür: Gönül kimi seviyorsa güzel odur. Diğer taraftan birini birine yakıştıramadıkları zaman da gönül bir kuştur, diye başlanır. “Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden” isimli türküde
Bir güzeli bir çirkine vermişler
Baş yastığı kendisine eş değil
Ya Veysel onu beğenmeyen güzele ne diyor:
Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulamam
Gönlümdeki köşk olmasa
Böyle dense de zaman ikisini de yeri gelir eş kılıverir. Güzelliğin geçiciliğini anlatmak için ise “Şu Dağların Yükseğine Erseler” türküsünden şu iki mısra kâfi gelir.
Bir güzeli bir çirkine verseler
Güzel ağlar çirkin güler bir zaman
Demek ki zaman her şeyi değiştirir ve güzellik de bundan nasibini alıverir. Bakın Cahit Sıtkı da ne diyor:
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Yani her şey geçip giderken güzellik de bundan nasibini alıyor. Belki de eskilerin aşk ve güzellik konusunda “Mevla’m yüz güzelliği değil huy güzelliği versin.” dualarının temelini bu düşüncelerde aramak gerekir.
XXX
Her şey güzel veya çirkin ile başlar. Sonra kademelenir de diyebiliriz. Güzelin son kademesini aşk görsek, aşkın kademelerini geçmek gerekir. Temelinde güzelden gelen ve çoğalarak artan, attıkça ismi ve makamı değişen bir tat vardır. Şu iki şiiri beşerî aşk ile izah etmek çok güç: Niyâzî-i Mısrî
Visâlin derdine düşmek
Aşk oduna yanıp pişmek
Sonunda sana erişmek
Ne güzeldir ne güzel
İşte bu şiirde hitap edilen Allah’tır. Kişi Allah aşkına düşerse ona ulaşma derdine düşerek aşk tutulur. Bu aşk onu zaman içinde yakar, yakar ve pişirir. Bu hal “hamdık piştik elhamdülillah” demektir. İşte bu pişmenin sonu vuslata ermektir ki şair bunu “ne güzeldir ne güzel” mısraı ile karşılıyor. Bu mısra çocukça bir sevinci anlatır. Çocukluk ise en masum, en günahsız olunan hâldir.
Şah Hayati ise
Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yuğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeye geldim
Bu şiirde ise bir gözlemin tezahürü var. Şair harman yerinin aşkla ilişkilendiriyor. Harman bilindiği gibi hasat edilen ürünün ayıklandığı yerdir. Şair kendini aşk harmanındaki bir ürün yerine koyup onun ayıklanma aşamalarını kullanarak seyr ü süluğu işliyor. Kazana girip kavrulmak ile o da hâlden hâle geçmeyi karşılıyor.
Biri erişmek diyor, biri erişmiş yenmeyi murat ediyor. Mecazi aşk çok netameli bir konudur. Zirvesi Ene’l- Hak ki diyen kül(gül) olmuş demektir, söyleyen Hallaç’ın akıbetine hazır olmalıdır.
XXX
Bunlar hayli uzak kaldığımız konular… Bugün için aşktan anlaşılan şey beşerî olanı, iki farklı cinsin birbirine duyduğu yoğun his sağanağıdır. Modern dünya dediğimiz acuze kadim olan her şeyi bir bir yok ettiği için aşk telakkimiz de değişti. Aşkın mecazî cephesi hayatımızdan o kadar uzaklaştı ki. Neden mi? Dünyalık derdi ve dünya hayatı ile çok meşgulüz. Aklımızda dünya, fikrimizde dünya, zikrimizde dünya… Bir an evvel maddeden manaya geçmek ve medeniyetimizin bütün incelikleri yeniden ihya etmek zorundayız. O zaman aşağıdaki cümlenin ifade etmek istediği mana daha âşikâr olacaktır:
Aşk oduyla pişen aş ister mecazî ister hakikî olsun “dadından yenmez.”


Leave feedback about this