İÇİMDEKİ ÇOCUK

28 Şubat 2017 0 yorum Öykü 597 Görüntüleme

BÖLÜM I

Ben bir gürgen ağacıyım.

Sarp bir kayanın dibinde yeşermeye başladım. Uzaktan bakıldığında bir kibrit çöpünü andıran incecik bedenim günler, geceler, aylar ve yıllar boyunca gelişti. Her fırtınada, sağanakta, sallanır, titrer ve üşürdüm. Bedenimi soğuk bembeyaz karların kapladığı zamanlarım da oldu, çamurlu, kahverengi sellerin köpüklü sularında köklerimin çıkıp savrulacağımdan korktuğum zamanlarım da. Kurt seslerinin yankılandığı uzun soğuk kış gecelerinde, yapraklarımızı döktüğümüz o anlarda tüm ormanı karanlıkla beraber bir korku kaplardı.  Uzun kış gecelerinde adeta fırtına, rüzgâr ve yağmur tüm ağaçlarla oyun oynardı. Bizleri ıslatır, tümümüzü bir sağa bir sola savurur, tuhaf ve korkunç sesler çıkartarak korkuturdu. Bazı yaşlı ağaçlar ve genç sürgünler bundan etkilenir, dalları savrulur, kökleri sökülürdü. Taşlar bazen yerinden oynar, dallar çatırdayarak kırılırdı.   Kolu kanadı altında yetiştiğimiz asırlık, babacan gürgenler bile uğultular çıkartarak savrulurlardı.

Ben ise dibinde hayat bulduğum sarp kayalığın eriyip ufaldığı yıllar boyunca serpildim, geliştim, yeşerdim. Dünyaya ilk geldiğimde başımın üstünde esen yeller yıllar geçtikçe belime dolanmaya başlamışlardı. Toprağı sapasağlam tutan derin köklerim, üzerinde bulunduğum bereketli toprak parçası, güneşi tam ve karşıdan alan ince kabuklu açık kurşuni bedenim… Bir gürgen ağacının olabileceği en güzel hale gelmiştim. Çevremde kestane, kayın, meşe, sandal ağaçları… Etrafımda sürgün vermeye başlayan küçüklü büyüklü gürgenler.

Etrafı saran çiçek kokuları içerisinde giyindiğimiz yeşilin bin bir tonuyla baharı karşılardık. Üzerimizden sürü sürü, çığlık çığlığa geçen göçmen kuşlar bazen dallarımıza tüner, dinlenir ya da yorgun sesler çıkartarak geçer giderlerdi. Allı morlu gelincikler, nazlı çiğdemler, sümbüller, düğün çiçekleri, dere boyunda nilüferler açardı. Bu rengârenk çiçekler kök saldığımız toprakta da açar ve bize adeta komşu olurlardı. En ufak rüzgârda bile nazlı nazlı titreşirlerdi.

Hep uzaklarda olan ve hep uzaklarda kalacağını zannettiğim başı dumanlı dağlara bakar ve oraları düşünürdüm. Sonra onların arkasında nelerin gizli olduğunu. Şu kıvrıla kıvrıla giden coşkun ırmağın nerede nihayete erdiğini dert ederdim kendime.

Yazın son günleriydi. Bugünlerde her yer kupkurudur.  Biz hareket edemeyiz, kuş olup uçamayız, börtü böcek gibi toprağı eşeleyemeyiz. Karacalar, geyikler gibi sevinçli sıçrayışlarla zıplayıp oradan oraya koşturamayız. Sadece bekleriz.

Yangın mevsiminin bitmek üzere olduğu, yakında yağacak olan yağmurun kokusunu, nemini köklerimizde hissetmeye başladığımız bir sabahtı. Bedenime konulan çarpı işareti bir şeylerin değişeceğinin habercisiydi sanki. Sonra bir düzine kadar insan ağaçların önünde durdular, alıcı gözlerle bakıştılar.

Teker teker devrildik. Bazılarımızın asırlardır devam eden kıyamları bir motorlu testerenin dişleri arasında birkaç dakikada son buluverdi. Güneşin tepeye doğru yükseldiği bir anda yıkıldım. Sanki güneş batmış, yer yarılmış, orman tersine dönmüştü. Oysa değişen hiçbir şey yoktu. Onca yıldır dimdik durmaya alışkın gövdem boylu boyunca toprağın üzerinde uzanmaktaydı. Olan sadece bana ve benim gibi kesilen diğer ağaçlara olmuştu. Güneşte, ormanda yerli yerindeydi. Birbirimize çarpa çarpa yıkıldık. Demirin ve çeliğin sertliği karşısında ağacın ne hükmü olabilirdi ki? Dallarımızı geride bırakıp kereste adıyla oradan oraya taşındık, bağlandık. Birbirimize hiç olmadığımız kadar kenetlenmiştik işte. Ama ne fayda, artık hepimiz ağaç olmaktan çıkmıştık.

Hep nereye gittiğini merak ettiğim coşkun ırmağın derin sularına atıldık. Köpük köpük, çağıl çağıl akan coşkun sularla aşağılara doğru birbirimize çarpa çarpa, bata çıka gittik gittik. Irmağın bir ovaya yayılıp sakinleştiği yerde insanlarca yapılan bir engele takılıp kaldık. Teker teker çıkartıldıktan sonra kamyonlara yüklendik. Ve hep ardında nelerin olduğunu merak ettiğim başı dumanlı dağların arkasına doğru bir kamyon kasasında taşındık.

Sonraki günlerin ne getireceğini kim bilebilir? Bende bir bilinmeze doğru sürükleniyordum. Kaderimin beni nerelere taşıyacağını bilmeden, ama merak ederek bekleyerek, sabrederek.

Her şey değişir. Benim de değişmem, şekilden şekle bürünmem kaçınılmazdı.

Beni bir şekle sokan, elleri neredeyse yarım asırdır ağaçlara şekil veren bir ihtiyar usta oldu. Doğup geliştiğim ormanlardan çok uzaklarda, bozkıra kurulmuş bir kasabada ahşap, küf ve ter kokan bir marangozhanenin köşesinde günlerce sıramı bekledim.

Bükülmeye yüz tutan beli, kırarmış saçı, uzamış sakalıyla sanki bu ağır işi yapamayacak, her an bir kenara yığılı verecekmiş gibi görünürdü. Ama bu aldatıcı görünüş iş başlayana kadardı. İşini yaparken tüm ustalığını konuşturur, dikkat kesilir, ölçer biçer ve zanaatını konuşturur adeta onunla gençleşirdi. Babasından kendisine emanet olan bu mesleği öğreteceği bir çırağı yetiştirememesine söylenir dururdu. Tembel oğlu ağır keresteleri taşımasında yardımcı olur, bazen gelini, eğlenmek isteyen torunları işini yaparken bir ucundan tutuverirlerdi.

Uzak dağ köylerinin sakinleri için değişik eşyalar yapardı. Bu bazen bir sepet olurdu bazen ahşap bir yayık. Kaşıklar, kepçeler elinde şekilleniverirdi. Eline geçen her odun insanoğluna faydası olan bir nesneye dönüşüverirdi.

Günler sonra sıra bana geldi. Gövdem parça parça kesildi. Neredeyse kırk parçaya bölündüm. Her parçam usta ellerde teker teker şekillendi. Birleştirildi. El tornasıyla hiç çivi kullanılmadan tekrar bir araya getirildim. Masmavi boyandım.  Kesici ve delici olmamalıydım. Onun için tüm parçalarım yuvarlak veya ovaldi. Çünkü içimde bir canlı yetişecekti.

Artık bir beşiktim.

BÖLÜM II

Ben bir beşiğim.

Bir sabah alelade bir beze sarıldım. Sıtmalı gibi titreyen bir kamyonun kasasında beni varacağım yere ulaştırdılar. Mevsim bahardı ve hava tertemizdi. Yasemin çiçeklerinin baş döndürücülüğü içindeki bir bahçeye bakan havadar bir balkonda üzerimdeki örtüyü aldılar. Burası yeşilin her tonunu barındıran temiz bir bahçesi ve çokça sakini olan eski bir köşktü. Yakında bu evin bir yaşayanı daha dünyaya gelecek ve benim içimde yaşayacak.

Rıza beyin ve eşinin ilk çocuğu. İlkler özeldir. Yeri başkadır. İlk bebeğin heyecanı köşkü sarıp sarmalarken bende bebek odasındaki yerimi almıştım. Bu oda ne kadar aydınlık ve güzel bir yerde böyle. Güneşi tam karşıdan alan masmavi pencerenin tam karşısında sıra sıra hanımelleri, yaseminler, ıhlamur ağaçları. Pencereden gelen serin ve temiz hava ile kokuları buraya kadar geliyor.

Bir telaş içerisinde evdeki hanımlar. Eteklerinin zil çalmasından anlamıştım beklenen vaktin geldiğini. Bir sevinçli telaş içinde koşuşturmalar sürdü gitti gün boyu. Az sonra beklenen an geldi. Sakız gibi bembeyaz bir örtünün içinde pembe beyaz, yumuk yumuk bebeği içime yerleştiriverdiler.

Sonrasını sadece ben bilirim. İç içe koyun koyuna günlerimiz.  Teyzeler, dadılar, halalar hatta sütanneler ninniler söyleyerek salladılar beni. Ben sağdan sola döndürülürken içimdeki can rüyalardan rüyalara dalardı. Ağlamaları, ilk sözcükleri, gece gece ortalığı ayağa kaldırmaları, başka başka halleri vardı.

Babaannelerin, eltilerin, amcaların, küçük eniştelerin, cici annelerin, hizmetçilerin yaşadığı bu köşkte, bulunduğum oda da sık sık ziyaret ediliyordu haliyle. Bu kıvırcık, seyrek saçlı, iri siyah gözlü, küçük burunlu insan yavrusunu görmek, sevmek için ne kadar meraklıydı insanlar. Baston tıkırtılarına terlik şıpırtılarının her an karıştığı bu mekânda insanlar mutlu görünüyorlardı. Ama her mutluluğun bir süre sonra bittiği gibi benimde mutlu günlerim bitmek üzereydi.

O ilk yılın sonlarında emeklemelerin yerini bir süre sonra ilk adımlar aldı. Bu adımlar herkesi sevindirirken sadece ben üzülmüştüm. Biliyordum ki bu adımlar ayrılığın da habercisiydi. İçimdeki can sadece uyumak istediğinde benimle oluyor büyüdükçe benden uzaklaşıyordu. İkinci yılın sonunda yine yasemin kokularının havayı sardı bir günde eski bir beze sarıldım ve çatı katına bırakıldım.

***

Ormandayken; fırtına, yağmur ve rüzgarın beni alıp götürmesinden korkardım. Şimdi onların hepsi çatının arkasında kaldılar. Şu an değersiz bir emanet gibi çöplüğe ya da parçalara ayrılıp odunluğa atılmaktan korkuyorum.

İçimdeki çocuğun gün be gün büyümesini, bebeklikten çocukluğa, sonrada yetişkinliğe adım atmasını çatı katındaki ıssız ve karanlık mekanımda sadece dışarıdan gelen sesleri dinleyerek takip ettim. O karanlık delikte sadece tanıdık insan sesleri mutluluk veriyordu bana. Eski bir sandık, oyuncaklar, elbiseler, kullanılıp atılmış her şey etrafımı sarmıştı.

İlk okula başlaması, top peşinde koşmaları, sonra anlı şanlı sünnet töreni… Rıza beyin tek evladının hayatının her aşamasını zamana meydan okuyarak takip ettim. Bir bebeğin kokusuna hasret ve ne zaman parçalara ayrılıp bir sobaya atılırımın beklentisiyle karanlık mekanımda beklemeye devam ettim.

En sonunda içimdeki çocuk evlendi ve gitti. Zaten yıllardır aşına olduğum baston tıkırtıları, terlik şıpırtıları, mutlu insan sesleri de yıllar geçtikçe daha az duyulur olmuştu. Gün geldi hiç ses duyulmaz oldu.  İçime konulduğu ilk günden beri 25 yıl geçmişti.

Bir gün neredeyse hiç açılmayan tavan arasının kapısı açıldı. Bu kapı daha önceleri de açılır ve bir parça eşya içeriye bırakıldıktan sonra aceleyle kapatılırdı. Bilemezdim elbet. Oysa o gün ise kapı benim için açılmış, neredeyse lime lime olmuş olan üzerimdeki bez parçası alınıp atılmıştı. Belki yirmi beş yıl sonra güneşi görmüştüm. Güneşe kavuşmamdan daha güzeli de vardı. İçimdeki çocuk yıllar sonra işte karşımdaydı.

25 yıl önceki gibi, bir heyecan var. Herkes mutlu, herkes güler yüzlü.

İlk başta beni hatırlamasan da, annen hatırlatıverdi: “Senin beşiğin”

Masmavi boyanırken, ne güzel tekrar sana dokunmak. Ne güzel içimdeki çocuğun yanı başımda varlığımla meşgul olması.

Bu arada annene: “Çocuğum olduğunda beşiğim de sallanmasını istiyorum” derken, ciddi miydin?”

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum