ÇİĞDEM

3 Nisan 2017 6 adet yorum Öykü 556 Görüntüleme

Sıra sıra servilerin çevrelediği toprak köy yolunda, arkasından ince bir toz kaldırarak gelen muhtarın beyaz arabası yanımızdan geçerken görmüştüm onu ilk kez. Yeni bozulmaya başlayan pamuk tarlalarının arasından, yüzümüz elimiz toz toprak içerisinde, ayaklarımız çamurlu her zamanki gibi koşturmuştuk arabanın ardından. Yüzümüzde çocukça bir muziplik, her an şakalaşmaya hazır şen şakrak, neşeli, mutlu çocuklardık.

“Muhtar emminin yanındaki kız kimdi.”

“Bilmem. Belki yeni Öğretmen gelmiştir.”

“Eeee… Bizim öğretmenimiz var ki.”

“Bir tane daha olsun.”

Küçücük köyümüzde yabancı bir sima her zaman kendisini belli ederdi. Meraklı soru soran bakışlarla bakardık her yabancı gölgeye. Kötü niyetimizden değil merakımızdan sadece.

Her zaman oyun oynadığımız, top peşinden koşturduğumuz, gölgesinde hımbıl oynadığımız biricik okulumuzun bahçesindeki, boş bulunan lojmana yerleştirmişlerdi onu. Lojman boştu, çünkü öğretmenimiz köyü ayağa kaldıran gürültülü motosikletiyle ilçeden gelir giderdi. Merakımız çok sürmedi. Akşam haberi babam söyleyiverdi.

“Köye yeni kurs öğretmeni gelmiş. Kızlara, kadınlara dikiş nakış dersi verecekmiş.”

İsmi “Çiğdem’di. Bu ismi daha önce hiç duymadığımız için biraz garip karşılamıştık. Alışık olmadığımız bu ismi yüzümüzde hafif bir tebessüm, ağzımızda yuvarlayarak söylerdik. Çiğdem, Çiğdem öğretmen. Hep Fadimelere, Ayşelere, Gülsümlere alışmıştık çünkü. Genç, esmer, güzel bir kızdı. İnsanların güzelliklerinin bizi pek ilgilendirmediği, kara tahtanın yukarılarını sıçrayarak sildiğimiz yaşlardaydık henüz. Yaşım ya sekiz ya dokuzdu.  Gözüne girmek ve sevilmek dışında öğretmenlerden istediğimiz başka bir şey de yoktu. Ne nereli olduğunu hatırlıyorum ne de başka bir şey. Uzun kıvır kıvır saçları, iri, siyah güzel gözleri vardı. Çok konuşmaz sakin sakin durur genelde konuşulanları dinlerdi. Kanım kaynamıştı ona. Uzun uzun konuşacağımız günlere kadar onunla hiç konuşamadım.

Ama bizim öğretmenimiz değildi. Hürü bacının, kara Meryem’in, Kadriye ablamın öğretmeniydi. Olsun, ben Mustafa öğretmeni zaten çok seviyordum. Merakımız geçtikten sonra köyde hayat tüm sıradanlığıyla yine devam etti. Gündüzleri okul, eğlence, ders, top… Ders bitiminden sonra önüme katılan dört beş koyun, yerinde duramayıp oraya buraya tırmanan bir keçi, evde durmaktan canı sıkılmış olan köpeğimizle hayvanları otlatmaya gitmelerim. Elimde içine domates, peynir konmuş ekmek, bazen okumak veya ders çalışmak için bir kitap. Sonra akşamlar… Kesilen elektrik, tek kanallı televizyon, abimle veya kardeşimle olmadık sebeplerden çekişmelerimiz. Bazen misafirliklere gitmemiz, gelen misafirler, komşular. Kendi kendime uydurduğum oyunlarla oyalanmalarım, anam görmeden işten güçten kaytarmalarım yaşıtlarımla gezmelerim. Her şey bu kadar sıradanken bir gün her şeyin değişivereceğini bilemezdim.

Sanki kış o yıl erken bastırmıştı. Okulda, kömür kokan o eski sobanın etrafında ellerimizi uzata uzata, ovuşturarak ısındık durduk hep. Akşam evde de durum farklı değildi. Kuzinenin etrafında kardeşlerimizle birbirimizi itiştirerek oturur, kendimize yer arar, sobaya bol bol zeytin odunu atardık. Kuzinenin üstünde kestane pişirir, fırınında patates haşlar, çoğu zamanda erkenden yatardık.

Yine soğuk bir kış akşamında babam namazdan döndükten sonra beni bir kenara çekti. Bunu pek yapmazdı, şaşırmıştım. Benimle daha önce hiç konuşmadığı gibi konuştu. Daha doğrusu bir teklifte bulundu. Bu teklif beni hem şaşırtmış hem üzmüş hem de sevindirmişti. Çiğdem öğretmen akşamları evde yalnız kaldığı için yanında kalacak bir çocuk istemiş köyün ileri gelenlerinden. Önce bir kız çocuğu bakmışlar ama hiçbir kız çocuğu bunu istememiş. Belki istemiştir de annesi babası istememiştir kim bilir. Daha sonra benim adım geçmiş nasıl olduysa. Mustafa öğretmenimizde beni uygun görmüş. Babam da bana  “akşamları çiğdem öğretmenin yanında kalır mısın?” dediğinde evet anlamında başımı salladığımı hatırlıyorum. Huysuzlanıp inatçılığım tuttuğu zamanki gibi başımı eğip alt dudağımı salmamıştım. Babamda sevinmişti cevabıma. Ama benim içimde tarif edemediğim bir duygu, biraz merak, biraz hüzün, değişik, karmaşık…

Ve o akşam yatsı namazından sonra babam elimden tutup beni götürdü. Elimde pijamalarımın olduğu bir poşetle birlikte lojmanın kapısını çaldık. İlk defa o kadar yakından görmüştüm onu. “Hoş geldiniz, içeri buyurun” demesi sessiz ama sıcaktı. Pek belli etmeden beni, yeni ev arkadaşını süzdüğünü hissediyordum. Ayaküstü kapıda biraz konuştuktan sonra babam gitti.

İki odalı lojmanın sadece bir odasını kullanıyordu. Yerde sade bir kilim, bir kanepe, masa sandalye, sağda solda yünler, şişler, danteller…

“Hoş geldin, nasılsın?”

“İyiyim.”

Adımı sordu. Söyledim. Elini uzattı, biz hiç arkadaşlarımızla el sıkışmazdık. Daha çok güreşir ya da top oynarken birbirimizi iterdik, ama el sıkışmazdık. Daha büyük insanların yaptığı bir şeydi el sıkışmak.  Utanarak, başımı pek kaldırmadan acemice elimi uzattım. O esnada bana bakan dost canlısı, sevgi ve merhamet yüklü bir çift güzel göz gördüm. O sırada anladım. Yanlış bir karar vermemiştim.

Kurslar genelde akşam saatlerinde olurdu. Çünkü kadınlar gündüzleri tarlaya çalışmaya genellikle de zeytin ya da pamuk işine giderlerdi. Eğer ışığı yanıyorsa evine giderdik. Hatırlıyorum bazı akşamlar evinde olmazdı, kapıyı çalar çalar açan olmayınca geri dönerdik. Belki birine misafirliğe gitmişti o akşam, yanında olmadığım akşamlar annemle, kardeşlerimle olmaktan dolayı sevinir ama sonra “belki, geç saatte gelip de evinde yalnız kalmıştır, belki de korkmuştur yalnız kaldığı için” diye düşünür tuhaf bir pişmanlık duyardım.

Bazen kursa gider, oradan lojmana geçerdik. Köyün kadınları, genç kızları arasında otururdum. Canım sıkılırdı bir an önce lojmana gitmek isterdim. Elime, içinde fotoğraflar olan dantel, oya işlemeli dergiler tutuştururlardı. Tek ses etmez uslu uslu otururdum. Bazen kadınların getirdiği börekler, pastalar olurdu, onlardan atıştırırdım. Bir gün tam karşıma çocukluk sevgilim Fatma oturmasın mı? O gün ne kadar sıkılmıştım. Kızarmış, bozarmış, renkten renge girmiş, dergilerin arkasına saklanıp durmuştum.

Bazı akşamlar eve misafir gelirdi. Bunlar hepsini tanıdığım kursa katılan kadınlar olurdu. Oturur konuşurlar, sohbet ederlerdi. Genelde de beni erkenden yatırırlardı. Yatırmadan öncede benim ne kadar iyi bir çocuk olduğu anlatır beni iltifatlara boğarlardı. Ağzım kulaklarımda yatağa uzanıverirdim. Çoğu zaman uyumaz yorganın altından konuşulanları dinlerdim. Sonra gece uyandığımda onu kanepesinde uyuklamış bulurdum. Bana sobanın yanında yer yatağı yapmıştı. Uykum hafiftir, bazı geceler üstüm açıksa düzelttiğini, hafiften başımı okşadığını çok iyi hatırlarım.

Akşamları sadece ikimiz olduğumuz anlarda çay yapar bisküvi ile atıştırırdık. Bana neler yaptığımı sorardı. Bende anlatırdım işte… Dereden tepeden, kaç kuzumuz olduğundan, derslerimden, arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlardan.

O ise pek konuşmazdı, sekiz dokuz yaşındaki bir çocuğa ne anlatılırdı ki zaten. Bazen ben ödevlerimi yaparken kanepeye oturur el işi yapar, dergilere göz atar ya da sessizce dışarı bakar ve arada iç çekerdi. Acaba kimi düşünürdü? Ailesini mi, evinimi, yoksa başka birini mi? Bir şeyleri özlediği belliydi…

Hafta sonları dahi köyde kalırdı, demek ki uzak bir yerden gelmişti.

Sadece birkaç kez şahit oldum, bazı akşamlar yan odaya gider bana belli etmeden sessizce ağlardı. Hıçkırıklarını duyardım. Sonra gelir kızarmış gözleriyle hiçbir şey olmadığını ima edercesine bana gülümser, başka konular açardı. Ama ben anlardım. Neye ağladığını bilmesem de anlardım işte. Ve belki onun kadar olmasa da üzülürdüm.

Sabahları kahvaltı yapardık. Haşlanmış yumurtanın ilk kez rafadan yendiğini ondan öğrenmiştim. Açıkçası tadı pek hoşuma gitmemişti, ben haşlanmış yumurtanın taş gibi olanını severdim ama onu kırmamak için o rafadan yumurtaları hep yedim.  Kahvaltıdan sonra eve gider birazda annemin kahvaltısından atıştırır önlüğümü giyer sonra okula koşardım.

Bazen okul bahçesinde, köy meydanında, düğünlerde, mevlitlerde, ona rastlardım. Başıyla beni hafifçe selamlayıp gülümserdi. O zamanlar ne kadar mutlu olurdum.

Annem akşamları ona vermem için yaptığı yemeklerden, böreklerden pastalardan bahçemizde yetiştirdiğimiz mandalinalardan, ıspanaklardan gönderirdi benimle. Alırken mahcup olurdu. Bana mutfağını gösterir “Ben bu kadar şeyi nasıl yiyeceğim” derdi. Demek ki bir şeyler gönderen tek kişi annem değildi. Onun için bizde her akşam bir şeyler atıştırırdık beraber.

Bir gün sabah kahvaltı yaparken kapısı çaldı. Kapıda kendi yaşlarında genç bir kız vardı. Sevinç çığlıkları atarak birbirlerine sarıldılar. İçeri beraber girdiklerinde onu o âna kadar bu kadar mutlu görmediğimi fark ettim. Gözlerinin içi gülüyor, sevgiyle birbirlerine bakıyor, sarılıyor, gülümseyerek konuşuyorlardı. Hatta o kadar şaşırmıştı ki kahvaltı masasındaki çaydanlığı dökmüştü kaza ile. Ben şaşkın şaşkın onlara bakarken beni tanıştırdı. Onun adına o gün ne kadar mutlu olmuştum. O arkadaşıyla beraber geçirdi hafta sonunu, ben yanlarında değildim. Ama aklım onda değildi. Yanında bir başka arkadaşı vardı. Arkadaşı ona mutluluk getirmişti.

Bir ramazan günü beni akşam iftar yemeğine çağırdı, unutmamamı mutlaka gelmemi, benim için çok güzel şeyler hazırlayacağını söyledi. Ama ben hangi oyunun peşindeydim kim bilir ve o’na verdiğim sözü unuttum. İftardan sonra köyün kahve hanesinin önünde gazoz içerken aklıma geldi. O gün evine giderken adeta adımlarım geri geri gidiyordu. Öyle mahcuptum ki. Ona ne diyecek ne mazeret uyduracaktım. Hiçbir şey söylemedi ama benim ezik tavırlarımdan anlamış olacak ki yanıma geldi, başımı okşadı:

“Bundan sonra verdiğin sözleri tut olur mu” dedi sadece. Bu, bana tek sitemiydi, ondan önce ve sonra bana ne kızmış ne kötü bir söz söylemişti. Hatta bakışlarıyla bile bir ima da bulunmamıştı. Sadece o gün bu sözü söyledi bana. Bende hak etmiştim.

Günler aylar geçti, kış bitti bahar geldi. Kuşlar neşeli neşeli ötmeye, arılar başımızda dolanmaya başlamıştı artık. Kanala gidip yıkandığımız, eşek arılarının deliklerine çomak sokup, sonra da elimizde çalı çırpı onlarla savaş yaptığımız, karneleri almaya yaklaştığımız günlerdi. İşte böyle bir günün sabahında tam kapıdan çıkacakken bana seslendi. Yanıma gelip iki yanağımdan öptü, sarıldı. O an bir anlam verememiştim. Üstümü başımı düzeltir, saçımı tarardı bazen. Ara sıra yanağımdan makas aldığı da olurdu, ama beni o ana kadar hiç öpmemişti. Neden böyle yapmıştı ki?

O günün akşamında söylediler gittiğini. Giderken çok ağladığını söyledi bir arkadaşım. O zaman anladım sabah bana neden sarıldığını. Hoşça kal demişte ben anlamamıştım. Ben onun karne günü ayrılacağını düşündüğüm için bu gidiş hiç beklemediğim bir anda aniden oluvermişti. Şaşkın şaşkın bakakalmıştım.

Boş boğazın bir arkadaşım espri olsun diye “Niye ağlamış, güle güle git dememişler mi?” dediğinde o arkadaşıma ne kadar kızmıştım. Zaten kimse gülmemişti ona. Onu sadece ben değil herkes, tüm arkadaşlarım, yaşlısından gencine tüm köy sevmişti.

O gittikten sonraki günlerde kendimi ne kadar yalnız hissetmiştim? Hava karardıktan sonra onun evine gitmek, çayla bisküvi yemek, uyurken saatin tik taklarını dinlemek, rafadan yumurta yemek artık yoktu benim için. Alışmıştım ona, akşamları onun evinde değil de kendi evimde olmak tuhaf geliyordu. O gittikten sonra kapısına kilit vurulan okul lojmanına bakar, yaşadıklarımızı hatırlar iç geçirirdim.

O yaz çok özledim onu, ama kimseye söylemedim. İçimde bir umut vardı. Okullar açıldıktan sonra tekrar muhtarın beyaz arabasıyla geleceğini umut ettim durdum bütün yaz. Bu umudu hatırladıkça mutlu oldum ve bekledim.

Sonra yaz bitti ve eylül geldi. Okul açıldı, gürültülü motosikletiyle öğretmenimiz geldi, muhtar amcanın beyaz arabası geldi, gitti köye defalarca. Ama o bir daha gelmedi. Muhtar’ın beyaz arabası köy kahvehanesinin önünde her durduğunda içinden onun çıkacağını umdum durdum, hatta köye gelen tüm yabancı arabalara bu gözle baktım, ama o arabalar hep başkalarını getirdiler ama onu getirmediler.

Ne o sene ne de ondan sonraki yıllar boyunca.

Eminim onu andığım gibi o da beni anıyordur arada sırada.

Ve umarım kendisini yan odada özlemle ağlatan neyse, şimdi hepsine kavuşmuştur.

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

6 adet yorum

  1. İbrahim Nisan 04, at 15:03

    Çok güzel bir yazı. Kalemine sağlık Celalettin bey...

    Reply
  2. Ali Nisan 04, at 17:58

    Çocukluk iste boyle bir sey...

    Reply

Yorum Yapabilirsiniz