DENİZYILDIZI

23 Şubat 2017 0 yorum Öykü 437 Görüntüleme

“Hocam, ayakkabılar çok şey söyler” dedi Feridun bey.

“Nasıl yani” deyince, önündeki çaydan bir yudum aldı, anlatmaya başladı.

“Zengin misin fakir misin, köylü müsün kentli misin, işçi misin memur musun, erkek misin bayan mısın. Hatta, açmışın tok musun,  düğüne mi gidiyorsun, tarladan mı geliyorsun… Ben bir eve gittiğimde ilk önce ayakkabılara bakarım. Sadece onlara bakarak nasıl bir eve gireceğimi az çok tahmin ederim, çoğu zamanda yanılmam.”

“Ben bu tecrübeyi fakirlikten öğrendim hocam. Nasrettin hoca damdan düşmüşte etrafına bakınırmış. “Neye bakıyorsun hoca” demişler, demiş ki: “Aranızda damdan düşen var mı diye bakıyorum, beni ancak o anlar.” Bende çok damdan düştüm, açın, yoksulun halinden anlarım. Okulunda öğrenilmez böyle şeyler. Göre göre, yaşaya yaşaya anlaşılır…

Çayından bir yudum daha aldı.

“Ziyade olsun.”

“Bir çay daha” diye ısrar edecek oldum.

“Hocam, bugün gelecek mi diye yolumu gözleyen çok yoksul var, onları bir gün daha bekletmeyeyim. Ne kadar çok ev gezersek o kadar iyi, çay her zaman içilir. Haydi…”

Kalktık, elindeki adres defterinde bulunan evleri aramaya koyulduk.

Ön sıralarda oturmazdı. Geveze ya da saygısız değildi, ama dalgın halinden başka âlemlerde olduğunu anlardınız. Sanki dünyanın yükünü sırtında taşıyormuş gibi, devamlı acı çeker gibi bir yüz ifadesi vardı. İsmi Ayhan… Derste ayağa kaldırdığımda bile ilgisiz, isteksiz.

Birkaç kez bir kenara çekip konuşmak istemişimdir. Başı bazen yerde bazen sağa sola bakınarak ama asla gözlerime bakmadan, söylediklerimi sessizce, itiraz etmeden, başkalarını suçlamadan ama “şu öğretmen sözünü bitirse de gitsek” havasında dinleyip “tamam hocam” diyerek koşarak yanımdan ayrılırdı. Söylediklerimin bir kulağından girip diğerinden çıktığını bilirdim, ama yine de konuşurdum. Derslerimde bana karşı saygısızlığı olmazdı, ama yine de derse kulak asmaz, gözü dışarıda olurdu. Kitap defter getirmez, sınavlarda ise ancak idare ederdi.

Hani bir hikâye vardır, denizyıldızlarına dair. Sahile vuran binlerce denizyıldızını tutup tutup denize atan birisine arkadaşı: “Kilometrelerce uzayan bir sahildesin ve binlerce denizyıldızı var, birkaç tanesini denize atıp kurtarsan bile ne değişecek ki?” dediğinde şöyle cevap verir adam elindeki denizyıldızını denize atarken:

“Bak bunun için çok şey değişti.”

Genç bir öğretmendim. Mesleğe yeni başlamanın da heyecanıyla çok yüreğe dokunmak istiyordum. Okulum ilçenin en fakir mahallesindeydi. Maddi ve ailevi sorunlar içinde yaşayan binlerce denizyıldızım vardı adeta. İçlerinden birkaçını alıp denize fırlatmak, kurtarmak isterdim. Üzülürdüm Ayhan ve diğerleri için, bir şeyler yapmak isterdim ama elimden çok fazla şey gelmezdi.

Ayhan’ın üzerindeki elbiseler eski hatta bazen kirli olurdu. Ellerine bakmıştım bir keresinde, ağır işlerde çalışan işçilerinki gibiydi elleri, tırnaklarının altı simsiyahtı. Ailesinin durumunu bilmiyordum ancak tahmin edebiliyordum, eğer imkân olursa ailesiyle görüşmeyi çok istiyordum.

O gün ders sonrası acele ile çıktım. Feridun beyle buluşacaktık yine. Feridun Bey fırsat buldukça yardımcı olmaya çalıştığım bir yardımlaşma derneğinde çalışıyordu. İlçede yardım talebinde bulunan ailelerin yanına gidecektik. İhtiyaç sahibi ailelerin ev adreslerini bilmediği için adresleri bulmasında ona yardımcı olacaktım. Bir süre sonra buluştuk, hal hatırdan sonra hemen arabaya atlayarak adresleri aramaya başladık. Adreslerin neredeyse tamamı çalıştığım okulun bulunduğu bölgedeydi. İlk aile ikinci aile derken birkaç saat sonra beşinci ve son ailenin bulunduğu evi de bulduk.

Feridun Bey uzun süredir bu işi yapmış olmanın verdiği bir çabuklukla aileye ait bilgilerin olduğu formu dolduruyordu. Evde kaç kişi çalışıyor, aylık geliriniz ne kadar, okuyan çocuk var mı, bakıma muhtaç kimse bulunuyor mu gibi sorular soruyor, televizyon, buzdolabı vs. gibi eşyaların olup olmadığını öğreniyor ve ailenin talep ettiği yardıma göre bir şeyler yazıyor, çiziyor, notlar alıyordu. Hatta birkaç evde buzdolabına bile izin alarak bakma fırsatı olmuştu. Kapı önündeki ayakkabılardan evin pencerelerine, perdelerden evin boyasına kadar her şeyi dikkatlice inceliyordu.

Bazı aileler çekingen ve utangaç davranıyor, durumlarını açıklamaya çekiniyorlardı. Hatta bir aile yardım derneğinden geldiğimizin duyulmamasını rica etmişti defalarca. Bazı aileler ise her şeyi istiyor hiçbir şeylerinin olmadığını söylenip yakınıyorlardı. Feridun Bey söylenenleri sadece dinliyor onları yardım konusunda umutsuzluğa düşürecek veya fazla umutlanmalarına sebep olabilecek söz ve tavırlardan kaçınıyordu. Feridun Bey’in yazdığı rapor ve verdiği bilgiler doğrultusunda dernek, ailelerin yardıma ihtiyacının olup olmadığına karar verecekti daha sonra.

Son uğradığımız ev neredeyse şehrin sınırındaydı. Sırtı eğimli bir zeytinliğe dayanmış eski çok eski bir evdi. Dış kapının merdivenlerine oturmuş yaşlı bir kadın belini tutarak ve zorlukla doğruldu. Kendimizi tanıttık. Yardımı talep eden bu yaşlı kadınmış. Komşularının ısrarı ile derneğe mektup yazdığını, böbreklerinden rahatsız olduğunu haftada üç gün 30 kilometre ileride bulunan ilçeye diyaliz için gittiğini anlattı. Üç evladı ve ailesiyle bu yıkık dökük evde kaldığını söyledi. Çocuklarından biri inşaatta çalışırken bir iş kazası sonrasında sakat kalmış. Diğer oğlu ise İstanbul’daymış, çalışmaya gitmiş. Eşi yıllar önce rahmetli olmuş. “O yaşasaydı böyle olmazdık, düşmezdik” deyiverdi sözünün arasında. İki gelini beş torunu ve sakat oğlu ile beraber bu evde yaşadığını anlattı başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını silerken. Evin hemen önünde oynayan 3-4 yaşlarındaki ikizlerin hangi çocuğunun olduğunu soramadım artık. Feridun Bey ise belki de işinin gereği pek etkilenmemiş görünüyordu ama benim ruhum altüst olmuştu.

Müsaade isteyerek eve girdik. Genç bir kadın bizim gelmemizle toparlandı, sessizce “hoş geldiniz” dedi. Evin içinde nerdeyse hiçbir eşya yoktu. Eski birkaç kilim, bir soba, yüklük olarak kullanılan köşedeki yatak yorganlar. Bir kanepe ve uzak köşede bir yatağın içinde üzeri örtülmüş yatan zayıf bir adam. Yaşlı kadının sakat olan oğlu bu olmalıydı. Evdeki tüm eşyalar salondaydı. Birde mutfak vardı, başka bir oda yoktu zaten. Bir köşede atılmış bir çanta ve bizim okulun üniformasını görünce soruverdim. “Okula giden öğrenci var galiba?”  “Ayhan okula gidiyor, son sınıfta. Şimdi dışarıda, okul bitince ayakkabı boyamaya gider yavrum.” Dedi yaşlı kadın. O an anlamıştım bu bizim Ayhan’dı. O an dünyanın yükünü sırtında taşırmış gibi hüzünlü duran öğrencimi, dalgın bakışlarının nedenini anlamaya başlıyordum.

Çok fazla kalmadık, çıktık. Hava artık kararmaya başlamıştı. Feridun Bey’e işimiz bittikten sonra çay teklif ettim. “Şimdi rahat rahat içebilirim işte” diyerek teklifimi kabul etti. Birkaç saattir beraberdik ama telaşımızdan çok fazla sohbet etme imkânımız olmamıştı. Bana yaptığı işin zorluklarını anlattı. Her gün gözlerinin içine bakarak yardım uman insanlar olduğunu ama gerçekten yardıma ihtiyacı olan aileleri tespit etmek zorunda olduğunu söyledi. Arada Ayhan’ı ve ailesini konuştuk. Feridun Bey ailenin yardıma ihtiyacı olduğunu ve yardım yapılması konusunda rapor yazacağını söyledi. Bu içime biraz su serpti işte. Diğer aileler konusunda ise kararı merkez verecekti.

Feridun beyle geçen o gün çok farklı, hisli bir gün geçirdim. Unutulmaz bir deneyimdi benim için. Çevremdeki muhtaç insanları tanımamı sağlamıştı. O gün görünmeyen bazı şeyleri görmüş, bilinmeyenleri fark etmiş, sıkıntılarla boğuşanların yanı başımda yaşadığını fark etmiştim. “Komşusu aç iken tok olma” konusundaki peygamber uyarısını ve bu uyarıda ki inceliği fark etmiş, fakire yardıma koşarken kalpte oluşan sevgi ve merhameti hissetmiştim.

Birkaç hafta sonrasıydı. Demiryolunun hemen yanında bulunan bir çay bahçesinde bir arkadaşımla sohbet ederken gördüm Ayhan’ı. Omzuna astığı boyacı sandığı ile masaları dolaşıyordu. Dudaklarında boyacılara has o soru; “abi boyayayım mı?” Bakışlarım ona takılıp kalmıştı. Ailesinin durumunu öğrendikten sonra ona karşı içimde bir şefkat oluşmuş bir şeyler yapmayı çok istemiştim. Feridun beyin dediğine göre ailesine dernek yardım yapacaktı ama Ayhan içinde yapılacak bir şeyler olmalıydı. Bu yaşta elinde boyacı sandığıyla ders çıkışlarında ayakkabı boyamak hiç de katlanılacak şey değildi. Sadece onun için değil her çocuk için bu geçerliydi. Bizim masaya yaklaşınca göz göze geldik. Bir an durdu, belki utanmıştı. Gülümseyerek yanıma çağırdım.

“Ayhan, gelsene”

Yaklaştı. Üzerindeki eski bir gömlek vardı, siyah pantolonu yer yer boya olmuştu. O an ona yapabileceğim en büyük iyiliğin ayakkabılarımı boyattıktan sonra iyi bir bahşiş vermek olacağını düşündüm.

“Nasılsın Ayhan, ne yapıyorsun bakalım”, diye sordum.

“Hiç hocam. Gördüğünüz gibi, çalışıyorum.”

“Benimkileri de boyayıver o zaman.”

Elindeki lastik terlikleri bana verdikten sonra ayakkabılarımı alıp hemen boyamaya başladı.  Ellerine baktım o an ve Feridun beyin bana söylediği sözler kulağımda yankılandı: “Bazı şeyler insana çok şey söyler” demişti. Bazen bir ayakkabı, bazen bir elbise. Pahalı bir parfüm şişesi, dolu ya da bomboş bir buzdolabı. O insanın ne yiyip içtiğini, ne iş yaptığını, nerelere gidip geldiğini öğrenirdiniz bunlara bakarak. Ayhan’ın durumundan ise şu an gördüğüm yoksulluk ve sefaletti. Cilaladığı parlattığı ayakkabıma baktım, birde ayaklarındaki eski ucuz spor ayakkabısına… Kirlenmiş ellerine, alnında boncuk boncuk biriken tere… Bir şeyler söylemek onunla konuşmak istiyordum ama yine de bir türlü cümleye başlayamıyordum. Az sonra ayakkabımı boyamayı bitirdi, usulca ayaklarımın yanına koydu. Ayakkabılarımı ayağıma geçirdikten sonra ona baktığımda sanki göz göze gelmek istemiyormuş gibi malzemelerini toplayarak başka yere baktığını fark ettim. Cüzdanımdan çıkardığım ücreti ona uzatınca belki farkına varmadan bir adım geri attı. Verdiğim para ise az bir miktar değildi hani, belki bir günlük yevmiye siydi, gönlümden kopmuştu.

“Al bakalım Ayhan, eline sağlık çok güzel olmuş.” diyerek parayı uzattığımda o hiç unutamayacağım cümleyi söyleyiverdi.

“Hocam, ben sizden para almam.” Şaşırmıştım.

“Olur mu, her emeğin bir karşılığı vardır. Bunu cebine koy şimdi.”

“Yok, hocam, almam.”

Zorda kalmıştım. Nasıl almazdı? Biraz daha üstelediysem de faydası yoktu. En sonunda, kızmış gibi yaparak;

“Ayhan, al bu parayı cebine koy!” diyebildim. Hayatım boyunca ısrarcı olmayı hiç başaramamışımdır. Bu kez başarmam gerekiyordu. O anda o sessiz,  duygularını ifade etmekte zorlanan Ayhan’ın dudaklarından şu sözler dökülüverdi:

“Hocam sizden para alamam, siz bize çok iyilik yaptınız. Keşke herkes sizin kadar yardımcı olsaydı bize. O zaman bu kadar fakirlik çekmezdik.”

Başaramadım. Sırtına aldığı boya sandığıyla ağır ağır uzaklaştı gitti demiryolu boyunca. Para elimde kalmış, teşekkür bile edememiştim. Birde ona yardımlar konusunda benim bir katkımın olmadığını, sadece evlerinin adresini bulmak için Feridun beye yardımcı olduğumu söyleyememiştim.

Yoksulluğundan utanır insan, bu sanki kendi ayıbıymış gibi. Çok şey yapmak ister ama eli kolu bağlanır kalır bazen. Ayhan yoksulluk üzerinden lime lime dökülerek giderken, ayağımda parlayan ayakkabılarım, mahzun, üzgün, elim kolum bağlı bakakalmıştım arkasından.

Belki de bir denizyıldızını daha denize atıp kurtaramamanın verdiği acıydı yüreğimdeki.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum