Yazan, okuyan; yazdıkları ve okuduklarıyla konuşan kaç kişi vardır çevremizde? Bir elin parmaklarını geçiyor mu? Sanmam. Bu üzücü bir durum şüphesiz, ama düzeltilemez değil. Okumama ve yazmama hastalığının da çareleri var elbet.
Tıp biliminde, teşhis çok önemlidir. Çünkü teşhisi doğru koyarsanız tedaviyi de ona göre uygularsınız. Diğer bir husus da hastanın, hasta olduğunu kabul etmesi gerekir. Hasta olduğunun farkında olmayan birinin, ya da hastalığını kabullenmeyen birinin bu hastalıkla yaşaması ve sağlıklıymış gibi davranması çok normaldir. Buradan hareketle toplum olarak da “okumama, yazmama hastalığı”na yakalandığımızı fark etmemiz gerekiyor öncelikle. Sonra kendi kendimize biraz dövünmeliyiz; “yıllarca anormal bir yaşayış içinde nasıl normal kalabildim” diye sormalıyız kendimize. Ha, bir de çok okuyup yazanlara, kültürel ortamlarda bulunmaktan keyif alanlara yıllarca “bunlar ne tuhaf insanlar” diye baktığımız için hayıflanmalıyız. Kendi içine düştüğümüz tuhaflığı okuyan yazanlara yönelttiğimiz için, sanki davranış bozukluğu sergileyenler onlarmış gibi davrandığımız, onlara kıt zihin dünyamızla psikolojik baskı uyguladığımız için de suçlu olduğumuzu kabul etmeliyiz. Sonra da vakit kaybetmeden işe koyulmalıyız. Okuma seferberliği başlatmalı kişi kendine. Boş geçen yıllarının günahını belki ödemeye ömrü vefa edebilir.
Sayıların diliyle konuşmak istemiyorum. Yok dünyada kitap okuma oranı şu, ülkemizde bu. Kitap, ihtiyaç sıralamamızda bilmem kaçıncı falan… Gerek yok, yerin dibindeyiz zaten. Kaç kişinin evinde küçük ölçekli bir kütüphane var? Kaç kişi evinde çoluk çocuğuyla kitap okuyor. 70’li dedelerimiz, ninelerimiz Sait Faik Abasıyanık’ı hiç duymamıştır ama evlenme programlarındaki yüksek fikri tartışmalara (!) çok vakıftır. Ya da kaçımızın halk kütüphanelerine uğramışlığı vardır. Kültürlenme ve kültür seviyemiz ortada. Maalesef eğitim sıralamalarında da altlara doğru kayıyoruz. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatının (OECD) PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) verilerine göre Türkiye, 70 ülke arasında fen bilimlerinde 52, matematikte 49, okumada da 50’inci sırada yer aldı.[1] Bu rakamların üzerine yoruma gerek yok. Bakıp bakıp, bu nasıl olabilir diye düşünmek lazım!

PISA performans ölçeklerinden biri
Özetle söylemek gerekirse, ne okuduğumuzu anlıyoruz –ki PISA da öyle diyor, 15 yaş grubu öğrencilerde yapılan araştırmada okuduğunu anlamada 50.yiz- ne okumadığımızı biliyoruz. Büyük bir kısırlığa, verimsizliğe doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Her geçen yıl eğitim, kültür, sanat faaliyetlerindeki sıramız istikrarlı bir şekilde geriliyor. Bu duruma ilk ve ortaöğretim okullarında din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri ve onun yan branşlarının ders saatlerini arttırmak da bir çözüm olmayacak sanırım. Felaket geliyorum diyor.
]]>
Son dönemde ülkücü hareket üzerine önemli eserler kaleme alındı. Bizimkisi Bir Ocak Hikayesi kitabı yazarı Adnan İslamoğulları ve Ülkücü Hareketin Kronolojisi kitabının yazarları Kadir Yiğit ve Kür Şad Özkaynar 24 Aralık 2016’da Konya’da okuyucuları ile buluşup kitaplarını imzalayacaklar.
Yer: Buğra Kitabevi
Adres: Rampalı Çarşı, Konya
Tarih: 24.12.2016
Saat: 14.00 – 16.00
]]>
Yarışma afişi
Kayseri Büyükşehir Belediyesi 3. Ulusal fotoğraf yarışması düzenliyor. Yarışmanın bu yılki konusu “Medeniyetler Şehri Kayseri”. Yarışmaya renkli ya da siyah beyaz fotoğraflarla katılmak mümkün. Birinciye 5 bin TL ödül verilecek olan yarışmaya son kat.ılım tarihi 22 Aralık 2016.
‘’İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yerlerinden biri olan ve tarih akışı içerisinde birçok medeniyetin
izlerini bağrında taşıyan Kayseri, adeta bir müze şehir hüviyetindedir. Sayısız tarih, kültür ve
doğal zenginliklerine sahip olan Kayseri yetiştirdiği alimleri ile de tanınmaktadır. Kayseri tarih
boyunca belli başlı yollar üzerinde yer almıştır. Tarihi İpek Yolu’nun en önemli ticaret ve
konaklama merkezlerinden birisi olmuştur. Fotoğraflarımızla geçmiş medeniyetlerden şimdiki
modern dünyamıza bir ışık olalım…’’
Yarışma Şartnamesi için tıklayınız.
Yarışmaya katılmak için tıklayınız.
]]>
Vurgun, Git, Tek Hece, Rüyalarım Olmasa, Ayşen ve daha niceleri. Türk Sanat Müziğinin önemli parçalarından olan bu parçaların söz yazarı Cemal Sâfi. Usta şair Cemal Sâfi, 9 Aralık 2016 Cuma akşamı saat 19.3o’da Bafra Musiki Cemiyetinin düzenlediği Cemal Sâfi Şiir Dinletisi ve Konseri’nin onur konuğu olarak şiirlerini seslendirecek. Bafra Belediyesinin katkılarıyla gerçekleşen konser Bafra Belediye Kültür Merkezi’nde yapılacak.
]]>
Kitap kapağı
Sayfa Sayısı: 256
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: İlgi Kültür Sanat Yayınları
Rumeli toprakları üzerinde diplomatik misyonlar, vahşi komiteciler, kiliseler ve gayrimüslim mekteplerin Türk varlığını hedef alan çalışmaları karşısında dengeyi lehine çevirme imkânı bulamayan Osmanlı idaresi ayağının altındaki zeminin gün be gün kaydığına tanık olmuştur.
Bu kapsamda bu eser kaybedilen Rumeli’nin hikâyesinde belgelerin diliyle Bulgar komitalarının, Yunan ve Sırp komitelerinin birbirleriyle ve Osmanlı güvenlik güçleri ile boğuşmalarının diplomatik misyonlarca nasıl desteklendiğinin farklı bakış açılarından özetlenmesi ve değerlendirilmesidir.
Balkan Harbi’nin Müslüman ahalideki insan kalitesi düşüklüğü ile büyük bir felakete döndüğünü ileri süren yazar, diğer taraftan Birinci Dünya Harbi’nde Sultan Reşad’ın cihad çağrısı ile Rumeli’den çoğunluğu Arnavut 50 bin Müslüman gönüllünün Türk sancağının gölgesinde silah başı çağrısı yaptığını da ortaya koymuştur.
Kosova’da 2009-2010 döneminde Türk Temsil Heyeti Başkanlığı da yapan yazarın Görev Sonuç Raporundaki bazı tespitleri “Rumeli’de bizden ne kaldı?” sorusuna da cevap olmaktadır.
(Tanıtım Bülteninden)
Muaz Ezgü – Osmanlının Yıkılma Sürecinde Rumeli Türkleri ve Müslümanları
(Yazı www.dunyabizim.com‘dan alınmıştır.)
Tarihin daima tekerrür ettiği, hep tekerrür ettiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bugün yaşadığımız birçok askeri/siyasi vakıanın yakın zamanlarda aynıyla yaşandığını görebilmek için, hâlihazırdaki aktüel ortamdan sıyrılıp kafamızı birazcık kaldırmak yeterli olacak. Popüler anlayışların uzağında, vakıaları serinkanlılıkla değerlendirmek, tarihi putlaştırdığımız ya da nefret ettiğimiz bir nesne olmaktan kurtarmak yetecek. Osmanlı denince şanlı tarih hamasetini köpürtmek yerine yapılan yanlışları adam gibi değerlendirmek, dersler çıkarmak, uluslararası dengeleri tanımak, sürecin en başından bu tarafa nasıl işlediği hakkında bilgi sahibi olmak bize daha sağlam ve sağlıklı bir vizyon kazandıracak.
Osmanlı’nın yıkılma süreci başladığından bu tarafa bölgede değişen bir şey yok aslında. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan ya da çıkarılan bölünme, parçalanma, yok olma tehlike ve tehdidi bütün canlılığıyla devam ediyor. Büyük bütünün parçalanması…
Siyasi ve askeri manada güçsüzleşen Osmanlı, “Düvel-i Muazzama” denilen devletlerin adeta oyuncağı haline gelmiş durumdaydı. Egemenliği altında bulunan topraklarda bile bu emperyal güçlerden bağımsız hareket edemiyordu. Büyük güçlerle ilişkiler eşit, dengeli bir ilişkiden ziyade güçlü-zayıf denklemine hapsedilmiş bir karakter arzediyordu. Tabi burada güçsüz olan Osmanlı olduğu için her türlü müdahaleye açıktı. Emperyal güçler kendi stratejileri doğrultusunda her türlü yönlendirmeyi rahatlıkla yapabiliyorlardı. Bugün Avrupa Birliği maceramız da aynı değil mi? Görüşmeler iki eşit muhatap arasında yapılmıyor. Türkiye buyurulan, hırpalanan bir durumda değil mi? Sorumlulukları yerine getirmiş olmanız yetmiyor. Aynı Balkanlardaki gibi Osmanlı reformları hayata geçirdikçe hala memnun olmayan bir Avrupa vardı. Osmanlı ise reformları hayata geçirdikçe yıkılmaya daha da yaklaşıyor, reformların yapılmaması için ayak direse büyük güçlerin gazabına uğruyordu. Yapılan reformlar aynı zamanda bölgedeki Müslüman halk nezdinde kuşku yaratıyordu. Yani vakıayı güncellediğimizde Güneydoğu’da yıllardır yaşanan trajedi karşımıza çıkıyor. Osmanlı’nın Balkanlarda yaşadığı yıkım Türkiye Cumhuriyeti’nde ne yazık ki Güneydoğu’da yaşanıyor. Bir tarafta sürekli kanın akması, bölünme, özerklik, reformlar, Avrupa Birliği kararları… Bir yanda ayakta kalma çabası…
Osmanlı’nın son kırk yılında Rumeli
Balkanlar diyoruz, Rumeli… Aslında bugün yaşadıklarımızın ve yaşayabileceklerimizin hülasası… Üzerinde gereğince durmadığımız büyük felaketimiz… Geliyorum diyen felaketi çaresizce kabullenmemiz… Bir kurşun bile atılmadan düşmana teslim edilen topraklar… Çaresizlik, aymazlık, beceriksizlik, tecrübesizlik, iyi niyet, zamanı okuyamama, kısır siyasetin içinde boğulma, iktidar kavgası… Hepsi ve daha fazlası Balkanları kaybetmemizde etkili.
Kara Harp Akademisi mezunu, subay olarak çeşitli kıtalarda görev alan, 2009-2010 arası Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanlığı yapan, Osmanlı Devleti’nin son dönemleri ve özellikle Balkanlarla ilgili enfes çalışmaları olan Hasip Saygılı, ‘Rumeli Türkleri Ve Müslümanları’ adlı çalışmasında Osmanlı’nın son kırk yılında Rumeli’yi mercek altına alıyor. 1878-1918 yıllarını…
Rumeli, Osmanlı Devleti zamanında 15. yüzyıldan itibaren Balkanlar’ın güneyine verilen isim. Rumeli’deki Rum sözcüğü aynı zamanda Doğu Roma İmparatorluğu sınırlarında olan topraklar ve halklar anlamına gelmektedir. Rumeli, Osmanlı’nın ilk zamanlarından son zamanlarına kadar önemini muhafaza etmiş. Burası Osmanlı’daki ilk eyalet. I. Murat döneminde eyalet yapılmış. Anadolu Beylerbeyi Rumeli beylerbeyliğine terfi ederdi. Oradan vezirliğe… Rumeli imtiyazlı bir yerdi.
Saygılı, Rumeli’nin ufak ufak elimizden kayıp gitmesini anlatıyor. Kaybetmemizin sebeplerini… İçine düştüğümüz acziyeti ve çıkmazı… En zor yılları, 1878-1918 yıllarını anlatıyor. Acı, ıstırap, keder dolu yılları… Yüzlerce yıl dünyaya nam salmış bir imparatorluğun hüzünlü çöküşünün kırk yılı… Avuçlarımızdan akıp giden nazlı Rumeli. Müslümanların tarifsiz acılar yaşadığı zamanlar. Koskoca imparatorluğun kurtlar sofrasındaki yürek parçalayıcı çırpınışı… Küçücük sancakların Osmanlı otoritesine başkaldırması ve o ufacık sancaklardaki Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların zaferleri…
Dini ve etnik yapıları sürekli kaşıdılar
Osmanlı’nın güçsüzleşmesi ve yıkılma sürecine girmesi İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya gibi devletlerin iştahlarını kabartmış ve bu emperyal güçler, imparatorluktan toprak alabilmek için kimileyin birbirleriyle ittifak kurmuşlar kimileyin çıkar çatışmalarına girerek Osmanlı’nın biraz daha yaşamasını sağlamışlar. Osmanlı, II. Abdulhamid döneminde dengeleri iyi gözeterek varlığını sürdürmüş ama bir dönemden sonra denge politikaları sürdürülebilir olmaktan çıkmış ve topraklar pay edilmiş. Hasip Saygılı’nın kitabında da vurguladığı gibi bu büyük güçler Osmanlı’yı daha kolay yutabilmek için dini ve etnik yapıları sürekli kaşımışlar. Özellikle Rumeli topraklarında diplomatik misyonlar, vahşi komiteciler, kiliseler ve gayrimüslim mektepler Türk ve Müslüman varlığını hedef almış. Bunların faaliyetleri emperyal güçlerce desteklenmiş ve Müslümanların varlığının Rumeli topraklarından silinmesi özendirilmiş.
Rumeli topraklarının kaybedilmesinin nedenleri üzerinde Hasip Saygılı’nın belirttiği gibi fazla durulmadı. Meselenin sadece cephedeki orduların bozulmasından kaynaklandığı sanıldı. Aslında toplumsal alandaki bozulmalar, sosyal yaşamın dengesizleşmesi, bürokratik yanlışlar ordunun bozulmasının arkasındaki etmenlerdir. Bırakın savaşmayı, bazı şehirlerimiz savaşılmadan düşmana bırakılmış.
Bölgenin Osmanlı’dan arındırılma sürecinde reformlar emperyal devletler tarafından iyi bir koz olarak kullanılmış. Bir yanda Bulgar, Yunan ve Sırplara bu baskılar sonucunda haklar verilmiş. Reformlar bölgede Osmanlı’nın hükümranlığının bitmesi anlamına gelmekteydi. Bu endişenin farkında olunarak reformlar geciktiriliyordu. Reformlar geciktikçe çetelerin halk üzerindeki baskısı ve kıyımı artıyordu. Reformların gerçekleştirilmesi ise Müslüman unsurları, özellikle Arnavutları rahatsız etmişti. Gayrimüslimlerle aynı pozisyonda olmak Arnavutların Osmanlı’ya tepki duymasına yol açtı. Osmanlı’nın buralardan çekilmesi demek Arnavutların düşmanlarıyla karşı karşıya gelmesi demekti. Bu nedenle Arnavutlar Osmanlı’nın reformlarına karşı çıkıyorlar ve birçok asayiş problemi yaratıyorlar. Arnavutların bir Rus gazeteciye söyledikleri şu cümleler durumu izah ediyor: “Reformlar Bulgaristan’ı, Şark-ı Rumeli’yi ve Girit’i kopardı. Şimdi biz de Kosova, Manastır ve Selanik vilayetlerinin kâfirlerin eline geçmesini istemiyoruz.”
Balkan bozgununda sosyal sebepler de etkiliydi
Hasip Saygılı, kitabında Berlin Konferansı’nda Osmanlı’yı temsil eden, kongrenin kararlarından hoşnut olmayan Müslüman halkı yatıştırmak için bölgeye gönderilen ve katledilen Müşir Mehmet Ali Paşa’yla ilgili makalesine yer veriyor. 1903 yılında öldürülen ilk Rus konsolosu Grigori Şerbina ile ilgili bölüm de dikkatle okunmayı hak ediyor. Yukarıda andığımız gibi reformlara tepkiler dolayısıyla öldürülen Manastır Rus Konsolosu Rostkovski ile ilgili makale de ayrıca okunmalı. Hüseyin Hilmi Paşa döneminde Yunan komitecileri ve Osmanlı Devleti ile ilgili makale de o dönemleri anlamak açısından önemli bilgiler taşıyor.
Makedonya’daki Yunan örgütlenmesi, Bulgarlar ve Yunanlar arasındaki mücadeleler, çete faaliyetleri, Balkan Savaşı’nda Osmanlı bozgununun nedenlerinden biri olan Müslüman ahalideki insan kalitesi ve sosyal çözülmeyi ele alan bölüm bizim için ekstra öneme sahip. Yazarın tespit ettiği gibi, Balkan bozgununda, subayların politikaya karışması, siyasetçilerin dar görüşlülüğü, kısır siyasi çekişmeler, seferberlik hazırlıklarının tam yapılamaması yanında derin sosyal, insani sebepler de etkiliydi. Yazar bu bozulmayı bizzat tanıklarından naklediyor. Mustafa Kemal Atatürk, Fevzi Çakmak, Bekir Grebene, Tahsin Paşa gibi askerler; Tüccarzade İbrahim Hilmi, Stephan Lauzen, Aram Andonyan, Fatih Kerimi, Abdurreşit İbrahim Efendi gibi gazeteci ve düşünce adamlarının görüşleri inceleniyor. Şu tespitler önemli: Son dönem Osmanlı’da teknik ihtiyaçlara uygun yetişmiş eleman bulunmuyor. Ticaret, sanayi ve iktisadi işletmeler Hıristiyanların ve yabancıların elinde. Müslüman Türkler eğitim, sanat ve kültür anlamında çok düşkünler. Mesleki ve entelektüel gelişim çok zayıf. O dönemde yayınlanan gazeteler sosyal sorumluluk duygusunun olmadığını belirtiyor. Bütün gayrimüslimler kiliselerine, hastanelerine, hatta komitelere yardım yaparken Müslümanlarda böyle fedakârlıklar neredeyse yok. Osmanlı diplomatları görev yaptıkları yerlerde para toplayarak sefahat âlemlerinde harcıyorlar.
Balkan Savaşı’nda Müslüman halkın önemli çoğunluğu Osmanlı’nın beklediği “vatanseverlik ve sadakat” duygularından uzak bir hareketle yüzlerce yıllık Osmanlı beldelerini düşmana mukavemet etmeden teslim ediyorlar. Savaş gerisindeki halk ise olan bitene tepkisiz…
Rumeli Türkleri ve Müslümanları kitabı, Balkanları nasıl kaybettiğimizin acıklı serencamını dile getiriyor. Daha önce ele alınmamış ayrıntılarla vakıanın vahametine dikkat çekiyor. Emperyal devletlerin topraklarımızda gayri müslim ve gayri milli unsurları el altından nasıl desteklediğini kanıtlarıyla ortaya koyuyor. Aynı zamanda 2009-2010 yıllarında Kosova Türk Temsil Heyeti başkanı da olan Hasip Bey’in 8 Eylül 2010 tarihli raporu da önemli tespitler ışığında “Rumeli’de bizden ne kaldı?” sorusunu yanıtlıyor.
İlgi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından yayınlanan kitabı okuyup değerlendirmek gerekir.
Yüreği avucunda,masmavi bir umuda yelken açmış korkunun buhranından,sınırlardan taşan küçük eller. Yara bere içinde elleri,akıp giden zamana tutunamıyor. Aç, susuz ve yalınayak; bir gecenin,uykusuzluğun yolunda yüzüstü düşünüyor çizgilerden büyümüş hayatına,umutlarına. Tüm bu yegâne çabalar kuşların özgürce kanat çırptığı ufuklarda nefes almak içindi. Zamana,acıya sürgülü; göçmen kafilesinin alnı açık melekleri.
Bir umut çocuklar. Velhasıl diyor ya Aziz Nesin: ” Öyle bir ölsem Öyle bir ölsem çocuklar Size hiç ölüm kalmasa.” Çocuğun sesi yankılanmasın savaşın, ölümün, dertlerin ve nefretin sinesinde. Göğe yükselen bahçelerde çınlasın o kokulu sesler. Sevgiye boğan nağmeleri, yüreğimizde dinlensin. “Ah çocuğum! Ah küçüğüm.” Daha kaç zamanı kaç devri arşınlasak da yerle yeksan olsa bu zehir zemberek savaşlar. Gıyabında el ele tutuşup yanan meş’alelerle aydınlatmak derin, karanlık dehlizleri. “Sakın kapama gözlerini, yumma umudunu, beni başı boş bırakma. Yersiz yurtsuz, kalemi kırık çocuk!” Hiç tekin olmayan yolları kolaçan ettim. Hiç bilinmeyen güzergahları bir göz ucuyla baktım. Tank, tüfeklerin gölgesi buğulanıyor, bombaların sesi patlıyor dibimde. Gök yırtılıyor güneşin kızıllığında. Renkler kararıyor dönen başımdan. Gel güzel çocuk,al kalemini; bana cennet köşelerini çiz, mavi gökyüzünü,güzel renkli elbiseleri. Portakal reçelinin kokusu sarsın dört bir yanı, sıcak ekmeğimizi alıp bir ağacın altında güzel günleri anlatalım. Annen,baban ve kardeşlerin yanı başında. Ne güzel uzun uzadıya sohbetin. Susuyorum çocuklar. Deniz kıyılarına vuralı solan çiçekleri ,taşların arasına sızalı kanları, göklerde yırtılan çığlıkları duydum duyalı susuyorum. Yırtılan elbisenle sakladım günahlarımı, ağlamalarımı. Hiç dinmedi inleyişler, kör bir geceden sağa çıkmayalı. Çocuk bir gün olacak; kalemini alıp tüm dünyayı baştan çizeceksin. En güzel dilekleri kalplere dolduracaksın, en güzel zamanlar akacak tarifsiz mutluluğun suretinde. Ve güleceksin en amansızca acıya, hiç dinmeyecek mutluluğun sancıları; dolup dolup taşacak yerlere kadar mutluluk. Baktıkça sen çocuk, güldükçe sen dünya en güzel şekilde dönecek.
]]>
Kitap kapağı
BAYRAK KALPAK REVOLVER, İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ
İmparatorluktan cumhuriyete uzanan siyasal sürecin öncü kadrosu olan İttihat ve Terakki’nin, Türk siyasi hayatındaki izleri aradan geçen bir asra rağmen tartışılmaya devam ediliyor.
Hakkında pek çok siyasi eğilimin önyargı beslemesine karşın, İttihat ve Terakki hakkındaki yayınların sayısındaki önemli artış dikkat çekiyor. Son günlerde bu yayınlara bir yenisi daha eklendi. Editörlüğünü Araştırmacı-Yazar Hakan Boz’un üstlendiği, on altı akademisyen ve bilim insanının katkılarıyla hazırlanan “Bayrak Kalpak Revolver, İttihat ve Terakki Cemiyeti” raflardaki yerini aldı.
İttihat ve Terakki’nin az bilinen, hatta yer yer hiç bilinmeyen yönlerine ışık tutan Bayrak Kalpak Revolver, “imparatorluğu parçalayan siyonist uşağı masonlar” olarak görülen İttihatçıları, yeniden tartışmaya açıyor.
Kitabın editörü Boz, İttihatçıların imparatorluğun son dönemine dair etkilerini şu sözlerle özetliyor:
“…hakkı verilmelidir ki; iktidarlarının son evresine kadar Doğu coğrafyasında yer alan, farklı din ve etnik kimliklerden Asyalı kavimlerin Batı karşısında konumlandırıldığı, mekânın yeniden anlamlandırıldığı ve merkezinde “Türk Kültür Havzası”nın bulunduğu, anti-emperyalist bir tasarım hareketinin liderliğini üstlenmesi, meşrutiyet ve ulus devlet düşüncesinin doğuşu, modern ordu ve milli iktisat modelinin kurulması, vatandaşlık, kimlik ve mensubiyet şuurunun inşası süreçlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önemli roller üstlendiği görülmektedir.”
Bilimlerin disiplinlerarası bir eğilim kazanmaya başladığı günümüzde, bu yöntemle hazırlanan “Bayrak Kalpak Revolver, İttihat ve Terakki Cemiyeti” isimli çalışmanın kendi alanında önemli bir boşluğu dolduracağı düşünülüyor.
İttihat ve Terakki konusunda Türkiye’nin otorite isimlerinden ABD’li ve Türk tarihçi Prof. Dr. Feroz Ahmad ise arka kapak için kaleme aldığı metinde kitabı şöyle takdim ediyor:
“20. Yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu için 1908 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşrutiyeti ilan etmesi ile başladı. 1908 yılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kurallarının belirlendiği, modern Türkiye için bir dönüm noktası oldu. Bununla birlikte cemiyet, 1919 yılına kadar politik yaşamda imparatorluğun temel gücüydü. On altı makaleden oluşan bu kitap, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni her yönden inceliyor. Kitap, Abdülhamid’in uzun süren sultanlık dönemini anlatan bölüm ile başlamakla beraber, cemiyetin politik, sosyal, ekonomik ve ideolojik fikirlerini de analiz ediyor. Derin analizlerin yer aldığı bu kitabın, yararlı ve akıcı bir şekilde modern Türkiye’nin temellerini anlamak isteyenlere yardımcı olacağını düşünüyorum.”
Kimler Ne Yazdı?
Kitapta kamuoyunun İttihat ve Terakki çalışmalarıyla yakından tanıdığı Orhan Koloğlu’nun, “II. Abdülhamid’in 32 Saltanat Yılı” başlıklı makalesinde Sultan Abdülhamid döneminin önemli siyasi gelişmelerini ve İttihat Terakki’yi doğuran tarihi süreci; H.Raşit Yılmaz’ın “İmparatorluğa Veda Arifesinde Bir Nesil: İttihatçılar” başlıklı makalesinde ise cemiyetin 1908-1913 yılları arasındaki varoluş mücadelesini okuyacaksınız. Genel bir girizgahın ardından cemiyet aracılığıyla imparatorluğa yön veren üç önemli İttihatçının karakter tahlillerini bulacaksınız. Bab-ı Âli’nin mâruf İttihadçısı Erol Cihangir’in, “Cihan Harbi’ne Giden Yolda İlk Jeopolitik Kırılma: Enver’in Trablusgarp Savaşı” başlıklı makalesinde Trablusgarp Savaşı üzerinden yaptığı Enver Paşa tahlillerini okurken; İlyas Kara’nın “Bab-ı Âli’ye Sefertası ile Giden Başbakan: Talat Paşa” başlıklı makalesinde cemiyetin en kudretli isimlerinden Talat Paşa’nın hayatı ve görüşlerini; Cemal Paşa konusunda Türkiye’nin otorite isimlerinden Nevzat Artuç’un “Cemal Paşa Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı makalesinde ise Cemal Paşa hakkında yapılan akademik çalışmaları ve Cemal Paşa’nın Türk siyasi hayatına etkilerini bulacaksınız.
İttihat Terakki ve Kimlik Tartışmaları
Cemiyetin üç kudretli ismi hakkında kaleme alınan biyografik analizlerin ardından okurlarımızı İttihat ve Terakki’nin ulus devlet, milliyetçilik ve Kürt polititikalarının ele alındığı makaleler karşılıyor. Bu doğrultuda Baran Dural’ın “Yıkım ile İnşa Arasında Bir Kilometretaşı: 24 Temmuz’da Yakılan Ulus-Devlet Ateşi” başlıklı makalesinde modernleşmenin sacayaklarını ve Osmanlı idari reformlardan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan “önsözü”; Mustafa Yiğit’in “İttihat Terakki İdeoloğu Olarak Ziya Gökalp” başlıklı makalesinde “İttihat ve Terakki’ye ruhunu üfleyen”, Ziya Gökalp’in cemiyetin siyasi görüşlerinin şekillenmesinde rolü ve etkisini; Afşın Efkarlıoğlu’nun “İttihat ve Terakki ve Kürtler” başlıklı makalesinde ise cemiyetin Kürtlere yönelik siyasi politikalarını okuyacaksınız.
Ekonomide Millileşme
Ulus devlet ve milliyetçilik tartışmalarıyla ilgili değerlendirmelerin ardından ise siyasi bağımsızlığın önemli parametreleri arasında yer alan kapitülasyonlar ve milli iktisat konularının irdelendiği çalışmaları göreceksiniz. M. Emin Elmacı’nın “İttihat ve Terakki’nin Sosyoekonomik Değişmezleri: Kapitülasyonlar” başlıklı harkulade makalesinde cemiyetin, imparatorluğun siyasi bağımsızlığının sağlaması konusunda gümrükler, konsolosluklar, yabancı okulları, kiliseler, adli kapitülasyonlar ve yabancı şirketlere tanınan kapitülasyonların kaldırılması konusunda giriştikleri siyasi mücadelesini; Bahar Aşcı’nın “İttihat Terakki ve Milli İktisat Düşüncesi” başlıklı makalesinde ise Osmanlı ekonomisinin genel hatlarını ve cemiyetin 1908-1918 yılları arasısındaki milli iktisat uygulamalarını okuyacaksınız.
Bülent Şenses’in, çalışma için kaleme aldığı “Osmanlı Ordusunda Islahatlar ve İttihat Terakki Dönemine Yansımaları (1883-1918)” başlıklı makalesinde Osmanlı Ordusu’ndaki dönüşümü, ordudaki ıslahatların İttihatçı subayların ortaya çıkısındaki rolünü ve İttihat Terakki’nin Osmanlı Ordusu’na yönelik yenileşme çabalarını; Erol Akcan ise, “İttihat ve Terakki Fırkası’nın Paramiliter Gençlik Kuruluşları” başlıklı makalesinde Balkan Savaşları’ndan hemen sonra İttihat ve Terakki Fırkası’nın himayesinde ve doğrudan parti=devlet eliyle kurulan paramiliter gençlik kuruluşlarını ele almış.
Yeni Toplum-Yeni İnsan
Balkan Bozgunu’ndan kısa bir süre sonra I. Cihan Harbi’ne kadar Osmanlı Ordusu’ndan adeta bir savaş makinası çıkaran İttihat ve Terakki’nin bir diğer önemli icracaatı ise eğitim alanında gerçekleştirdiği reformlardı. Bu paralelde Ercan Uyanık, “İttihat ve Terakki Dönemi Eğitim Reformları (1908-1918)” başlıklı makalesiyle cemiyetin “yeni toplum-yeni insan” tipinin inşasının ağırlık merkezi ve en önemli ideolojik aygıtı olan eğitim ve öğrenim faaliyetlerindeki reformları incelemiş. Oğuzhan Yücel ise “İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Son Evresi” başlıklı makalesiyle cemiyetin, Mondros Mütarekesi’nden İzmir Suikastı’na kadar uzanan 1918-1926 tarihleri arasındaki faaliyetlerini ele almış.
Yeni Türkiye’de Tarih Savaşları
Çalışmaya, İkbal Vurucu, “Yeni Türkiye’de Tarih Savaşları” başlıklı makalesiyle katkıda bulmuş. Vurucu, Yeni Türkiye kavramı üzerinden geliştirilmeye çalışılan tarih tasavvurunu eleştirerek, İttihat Terakki’ye dair yazılan söylemleri analiz etmiş. Çalışmadaki son metin ise Fahri Türk’ün, Ahmet Ümit’in “Elveda Güzel Vatanım” isimli romanı üzerine kaleme aldığı kitap eleştirisi.
]]>

Kitap kapağı
Usta yazar Metin Savaş’ın Dehşet Pala AVM (İstanbul’da Karnaval Üçlemesi) kitabı çıktı. Sayfa Sayısı: 512
Basım Yeri: İstanbul
Baskı: 1.Baskı
Basım Tarihi: Kasım 2016
Resimleyen: Zafer Yılmaz
Kapak Türü: Karton Kapak
Kağıt Türü: 60 gr. Enso Creamy
Dili: Türkçe
İstanbul’un en köklü alışveriş merkezi DEHŞET PALAS AVM’nin beş büyük katında, helikopter pisti olarak tasarlanmış yeleğen terasında, safir mavisi badanalı gazinosunda, atlıkarıncalı ve vanilya kokulu yeraltı katında neler olup bitmektedir? Curcuna, keşmekeş, gırgır, kargaşa, velvele, dağdağa, patırtı, gulgule, şaklabanlık, soytarılık, madrabazlık, hırgür, cümbüş ve şamata mı? Bu romanda postmodern zamanları bütün çıplaklığıyla bulacaksınız. Deve Dongur adında bir yeraltı canavarı, Tahtakoz künyeli ecinni, Kırıntı Hanım lâkaplı küçük bir kız, Deli Gorgor diye bilinen bir gariban, Mahmur Çiçeği isminde bir hayat kadını ve diğerleri. İstanbul’da Karnaval Üçlemesi’nin ikinci kitabı olan bu çılgın ve delibozuk romanda çılgın zamanların delişmen kahramanlarının büyülü serüvenlerine yelken açacaksınız. DEHŞET PALAS AVM – 21. yüzyılın anlatısı.
Satın almak için tıklayınız.
]]>
Cemil Meriç
Pers imparatoru Kambis, Mısır seferine çıkarken zaferinden emindi. Çünkü bütün kâhinleri ittifak halindeydi. Zühre yıldızı demişlerdi hep bir ağızdan; ‘İmparatorun burcuna girdi.’ Mısır’ın fethi yakındı.Öyle de oldu. Kırk gün kırk gece sürdü Nil’in yanı başındaki savaş. Ve Mısır düştü.
Ama önceden müjdelenmiş bu fetih acımasız Pers İmparatoru’na kâfi gelmedi.
Merkiz Kalesi’nin önüne bir otağ kurdurdu ve mağlup Mısır Kralı Kısamelutu’yu huzuruna çağırttı. Amacı belliydi: Mağlup kralı daha da aşağılamak.
Muzaffer Pers alayları otağın önünden geçti önce. Ardından da mağlup Mısır ordusunun Generalleri; başları önde ve yüzlerinde horlanmanın utancı. Generalleri öteki rütbeli askerler izledi; süngüsü düşmüş Mısır ordusunun sefil artıkları… Hangi Kral bu utanç verici manzara karşısında aşağılanmanın ezikliğini duymaz ki?
Oysa Mısır Kralı gözünü kırpmamıştı, öylesine gururluydu, öylesine soğukkanlı. Perişan bir halde önünden geçen ordu sanki kendi ordusu değilmiş gibi. Sonra Kral’ın sevgili kızı Mısır Prensesi geçti otağın önünden beş paralık bir cariye kılığında. Pers ordusunun çirkin bir aşçı yamağı saçlarından tutup sürükledi prensesi. Bunu gören Mısır ahalisinin acı çığlığı yeri göğü inletti. Hangi yürek o güzeller güzeli prensesi böyle bir düşmüşlük içinde görmeye katlanabilir? Fakat Mısır Kralı’nın kılı dahi kıpırdamamıştı. Bir aşçı yamağının cariyesi olan kız sanki kendi kızı değilmiş gibiydi. Az sonra kralın biricik oğlu veliaht prens geçti otağın önünden… Kolları bağlı, ayakları prangalı, iki yanında dağ gibi birer Pers askeri darağacına doğru sürüklediler veliaht prensi ve hemen oracıkta idam ettiler. Fakat Kral kılını bile kıpırdatmadı. Az önce idam edilen oğul sanki kendi oğlu değilmiş gibi…
Sonunda hizmetçisi geçti otağın önünden. Mısır Kralı yerden yere attı kendisini. Hizmetçisini zincire vurulmuş görünce acımasızca yumruklar göğsünü, dövündükçe dövündü, iki gözü iki çeşme… Pers İmparatoru hem memnundu bu manzaradan hem de hayretler içindeydi. Ordusunu, kızını, oğlunu, ülkesini, her şeyini kaybetmiş bir Kral soğukkanlılığını korudu da; maiyetinde en değersiz kişinin, hizmetçisinin perişanlığını göründüğünde böylesine yıkıldı.
Neden?
Çünkü insan en değersiz şeyini kaybedince her şeyi kaybettiğini anlar.”
***
Yukarıdaki hikâye, “Türkiye’nin Ruhu Cemil Meriç” belgeselinin başından alıntıdır.
İnsanoğlunun duygu ve düşüncelerini ifade etme zaviyesinden bakıldığında edebiyatın tarihinin insanlığın tarihi ile eşit olduğunu söyleyebiliriz. Hatta inancımızda ve bütün tek Tanrılı dinlerde insandan önce söz yaranmış ve daha sonra insan var olmuştur. Burada söylenmesi gereken bir başka husus edebiyatın yazıdan daha eski olmasıdır. Yazının tarihi her ne kadar eskiye dayansa da edebiyat önceleri hiç şüphesiz şifahi olarak meydana çıkmış çok-çok sonralar yazıya aktarılmıştır. Böyle bir edebiyat önceleri insanların gördükleri ve yaşadıkları onları derinden etkileyen olaylar karşısında duyulan korku, şaşkınlık, sevinç, keder, sevgi, nefret gibi hislerin kelimelere dökülmüş halidir.
Yazıya aktarılması açısından edebiyat “Şifahi(sözel)” ve “yazılı” olarak iki kısma ayrılmıştır. Her ne kadar yazının keşfinden sonra yazıya aktarılsa da “Şifahi halk edebiyatı” edebiyatın ilk örnekleri olması, halkın çok bölümünün arzu ve isteklerini, çeşitli olaylara yaklaşımını, terbiyevi görüşlerini yansıtması ve belli bir yazarının olmaması açısından “yazılı” edebiyattan ayrılmaktadır. “Şifahi halk edebiyatı” halkın ortak mirası olması ve onun konuştuğu dile daha yakın olması açısından her zaman önemini korumuş ve önceleri sözel olarak sonraları farklı insanlar tarafından derlenerek toplu halde yazıya aktarılmış olarak kuşaktan kuşağa geçmiş ve günümüze ulaşmıştır. Hiç şüphe yok ki, bu edebiyat örneklerini incelemekle mensup olduğu halkın geçmişi, düşünce tarzı yaşadığı coğrafya, günlük yaşam şekilleri, düğün ve yas merasimleri ve başka hadiselere bakışı ile ilgili çok çeşitli bilgiler edinmek mümkündür.
Böyle değerlendirildiğinde birkaç bin yıllık zengin tarihe sahip Azerbaycan edebiyatı da genel Türk edebiyatının önemli bir kısmı ve devamı olarak bize çok değerli bilgiler sunmaktadır. Halkın yaşadığı coğrafyadan tarihi olaylara kadar, günlük yaşam biçimlerinden gelecekle ilgili umut ve endişelerine kadar çok çeşitli ve zengin içeriğe sahip Azerbaycan edebiyatı yazıldığı dil açısından da farklılıklara – zenginliklere maliktir. Şöyle ki: Azerbaycan edebiyatı yazıya aktarıldıktan sonra genel olarak üç farklı dilde yazılmış eserleri içermektedir.
Bu çeşitlilik ebedi eserlerin daha büyük coğrafyalara yayılmasına, daha fazla insanın hizmetine verilmesine ve insanlığın ortak mirası olmasına neden olmuştur. Dil açısından farklılıkların yanı sıra zamansal açıdan da farklılıkların olduğu Azerbaycan edebiyatı çeşitli kaynaklarda farklılıklar olsa da temel olarak şu aşamalardan oluşmaktadır:
3.1. Azerbaycan Halk Cephesi dönemi
4.1. Sovyet dönemi (60’lı yıllara kadar)
4.2. Sovyet dönemi (60’lı yıllardan başlayarak)
4.3.Bağımsızlık dönemi
Sovyet dönemi Azerbaycan edebiyatı daha ziyade Rusça ve Azerbaycan dilinde olan eserlerden oluşmaktadır. Bu eserler birçok yazarın sürgünlere gönderilmesine çeşitli zorluklar yaşamalarına sebep olmuştur. Bu kısa bilgiden sonra geçen yüzyılın Azerbaycan edebiyatının genel hatları ile dört temel aşamadan oluştuğunu söyleye biliriz:
I- XIX. asrın sonu XX. asrın 30’lu yıllarına kadar.
II- 30’lu yılların ortalarından 50’li yılların sonu 60’lı yılların başlarına kadar.
III- 50’li yılların 60’lı yılların başlarından 80’li yılların sonu 60’lı yılların başlarına kadar.
IV- 80’li yılların sonu 90’lı yılların başlarından sonra
Yirminci yüzyılın başlarında Azerbaycan’ın toplumsal-siyasi, edebi-kültürel ve kulturoloji, neredeyse tüm alanlarında bir uyanış, mili- özgürlük eğilimlerinin güçlenmesi geri dönülmez bir süreç olarak kendini göstermekteydi. Bu dönemde baskıya başlayan “Doğu-Rus” “Himmet”, “Molla Nasreddin”, “Füyuzat”, “İrşat”, “İkbal”, “Terakki”, “Tekâmül”, “Yoldaş”, “Mektep”, “Dirilik”, ve başka basın organları kendi sayfalarında sosyal-siyasi ve milli-manevi sorunlara dikkatleri yöneltir, uzun yıllar ana dilinde basının olmamasından muzdarip halkın manevi ihtiyaçlarını kısmen de olsa ödeme çabası içerisindeydiler. [2. Say-5]
Bu gazete ve dergiler aracılığı ile halka seslenen edipler halkın çeşitli sıkıntılarını dile getirerek çözüm aramakta, asırlardır sömürülen ve kendi değerlerinden uzaklaştırılan halka “milli uyanış ruhu” üfleme çabasında idiler. Farklı bakış açısı olan mütefekkirlerin önderliğinde yayınlanan dergilerde temel hedef aynı olsa da dil konusunda ufak fikir ayrılıkları da vardı. Şöyle ki, Tiflis’te yayınlanan ve Celil Memmetkuluzade’nin başında durduğu “Molla Nasreddin” dergisinde daha çok realist tavrı ve halkın konuşma diline yakın bir dil kullanma eğilimi hâkim iken; Ali bey Hüseynzade’nin “Füyuzat” dergisi daha ziyade romantiklerin ideolojik-estetik görüşlerini ve dil konusunda ise ortak Türkçeni savunmaktaydı. Mütefekkirlerin tamamı bu konuda hemfikir olmasa da “Füyuzat” taraftarları ortak Türkçe için Türkiye Türkçesinin temel alınması gerektiğini ve bu dilin geliştirilerek ortak bir dil haline getirilmesini en iyi yol olduğunu kanısındaydılar. Ali bey Hüseynzade’nin Azerbaycan’da temellerini attığı sonralar başkaları tarafından da beğenilen ve devam ettirilen bir başka önemli düşünce vardı. Tüm Türk dünyasını ve İslam âlemini ilgilendire bilecek kadar önemli “Türk kanlı, İslâm imanlı ve Frenk kıyafetli olalım” formülü. Cemaleddin Afganinin eserlerinde ilk defa kendisine yer bulmuş bu düşünceler daha sonralar Türk-Müslüman dünyasının büyük ideologları İsmail Bey Gaspralı, Ziya Gökalp, Ahmet bey Ağayev, Mehmet Emin Resulzade için büyük bir mektep olmuştur.
“Cemaleddin Afganinin Müslüman doğuyu tenezzülden kurtarmak uğruna yürüttüğü fikri mücadelesini XIX yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başlarında sadece devam ettirilmedi, hem de daha da genişletti. C. Afgani tarafından ortaya atılmış fikirler yirminci yüzyılın başlarında (yeni tarihi şartlar düşünürlerince) aşağıdaki şekilde özetlendi: millileşmeli, İslamlaşmalı, çağdaşlaşmalı… Doğuyu tenezzülden kurtarmanın bu meşhur formülü gergin felsefi-ideolojik arayışlar sürecinde belirlendi ki, bu sürecin kaynağında Müslüman Şarkının büyük düşünürü Cemaleddin Afganinin, tam anlamıyla devrimci tefekkürünün durduğunu söylemek için, zannediyoruz, her türlü esas mevcuttur.” [1 say-117]
Bu formül sonralar Müstakil Azerbaycan devletinin de bayrağı olacak üç renkli yıldızlı hilali Azerbaycan bayrağa da yansımıştır. Bilindiği üzere Mavi, Kırmızı, Yeşil renklerden sekiz köşeli yıldızdan ve hilalden oluşan Azerbaycan bayrağında:
Mavi renk – Azerbaycan halkının Türk kökenli olmasını, Türkçülük düşüncesi ile alakalıdır.
Kırmızı renk – modern toplum kurmak, demokrasiyi geliştirmek, kısacası modernleşmeye, inkişafı isteğini ifade etmektedir.
Yeşil renk – İslâm uygarlığına, İslâm dinine mensupluğu belirtiyor.
1920 yılından sonraki dönem Azerbaycan edebiyatı önceleri “Azerbaycan Sovyet edebiyatı” olarak adlandırılsa da bağımsızlık sonrası dönemde bu deyimin yanlış olduğu ve bu “Sovyet Dönemi Azerbaycan edebiyatı” veya “Çağdaş Azerbaycan edebiyatı” şeklinde bir ismin daha doğru olacağı düşünüldü. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Sovyet Birliği tarafından işgal edildikten sonraki (25-26 Nisan 1920) yıllarda aşama-aşama düşünürlerin ve yazarların da çeşitli yollarla “işgaline” başlamıştır. Azerbaycan’ca yayınlar yasaklanmış, her yerde Rusça konuşulması ve yazılması gerektiği diretilmiştir. Lakin bu işgalin Azerbaycan edebiyatına vurduğu en büyük darbeler 1937 – 1938 senesinde yapılmıştır. 1937 Ağustos 5 de SSCB NKVD-si bir kararı çıkarıyor. Kararda yazılmıştır ki, Müsavat’çılar, İttihatçılar, Sosyal-demokratlar, Hümmetçilər, aynı zamanda Menşevikler ve Taşnaklar kurşuna dizilmeliler. Bu karardan sonra çok sayda Azerbaycanlı mütefekkir, düşünür, yazar ve bilim adamı sürgün edilmiş, kurşuna dizilmiş, hapsedilmiş veya en azı tehdit edilmiştir. AHMED CAVAD, Hüseyin CAVİT, İsmayıl KATİB, Mikail MÜŞFİG, Mustafa KULİYEV, Tağı ŞAHBAZİ (SİMURK), Veli HULUFLU, Yusuf Vezir ÇEMENZEMİNLİ gibi isimler bunlardan örnekleri.
Halkın durumunu anlayan, çözüm yolları arayan ve insanlara bir şeyler öğretmeye- bir şeyleri değişmeye çabalayan veya buna kalkışan herkesi sonralar da takip etmeğe, tehdit etmeğe davam etti SSCB hükümeti. Bu baskılar uzunca yıllar süregeldi ta ki 1980-lere kadar. “80’li yılların ortalarında dönemin SSCB coğrafyasında tek hâkim partinin yeniden ve tanıtım politikasını ileri sürmesi, toplumun sosyo politik atmosferinde tamamen yeni bir ruh hali yarattı. İmar ve saydamlığın toplum hayatına verdiği en değerli katkısı söz, düşünce özgürlüğü oldu. Özgür söz üzerine konulan yasağın – mevcut siyasi rejimi eleştirme yasağının ortadan kaldırılması insan düşüncesini tamamen yeni bir mecraya yöneltti. SSCB coğrafyasında yaşayan halkların milli benlik bilinci, sosyal olarak özünü anlaması yeni bir kapsamla yükselmeye başladı. Edebi-estetik fikrin yeni bir gelişme aşamasının sosyal-siyasi temelleri atıldı. Y. Karayev meselenin sadece bu tarafını kastederek yazıyordu: “Bizim edebi estetik fikrin gelişmesinde şimdi tamamlanan tarihi bir dönem ortaya çıkar ve tamamen yeni modern süreç başlıyor. ( Y. Karayev. Kriter kişiliktir. Bakü, “Yazıcı”, 1988, s. 10) [2 say-73]
SSCB ülkelerindeki böylesine devrim niteliğindeki bir değişim özellikle ifade özgürlüğü sonraki devirlerde bağımsız Azerbaycan Devletinin kurulmasında inkâr edilemez bir rol üstenmiştir. Edebiyatta artık alışılagelmiş komünizm, SSCB, kolhoz yapılanması için mücadele konuların dışına çıkılmış bir anlamıyla gerçek sanat örneklerinin ortaya çıkmasına fırsat doğmuştur. Teyyar Salamoğlunun tabiri ile söylersek: “Bedii edebiyatın gerçek sanat açıdan gelişmesi için oluşan elverişli sosyo-politik ortam edebiyatı siyasi ideoloji aracı olmak “yük” ünden tahliye edip, ona millî ve evrensel değerlerin ifadesine çevrilmek imkânı verdi.”
]]>