Kovalayan Alacaklı- Mahmut Yesari

25 Aralık 2014 0 yorum Öykü 357 Görüntüleme

1928 yılının ilkbaharı… Ankara’dayım….

Harf değişikliği oldu; matbaalar bütçelerini kıstılar, daralttı­lar ve ben açıkta kaldım.

Oluk gibi akan musluklan, hem de hepsinin birden, kesili- vermesi, beni şapa oturtturmuştu.

 

Estiği kadar tozar! derler. Parayı geldiği gibi yediğim için, elde yok, avuçta yok “Cep delik, yok metelik; kese bakırdan hâli” Bâbıâli kaldırımlarına düştük.

Geçici bir tatil değil ki borç harç oturup yasak savalım. İki el bir baş için, dedim, kolları sıvadım. Sağa başvurdum, olmadı! sola başvurdum, nafile!

O  sırada “Dil Encümeni” kurulmuş, bana da Larousse tercümesi için “fiş”ler gönderiyorlar. Fişlerin posta ile gönderilmesi, vakit, zaman işi…

Ankara’ya gidip, dostlara bir görünmeli. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, derler. Ötede beride takıntıda kalmış bölük pörçük alacakları topladım: Ankara yolunu tuttum.

Evvelâ Dil Encümeninde, bana, bir oda verdiler. Kışı orada geçirdim. Fakat bahar gelince, orası beni sıktı. Bir otele taşındım.

Bundan şunu anlayabiliriz: Para kazanmaya, yani tüylenme­ce başladım. Bir yandan “fiş’lere çalışıyor, bir yandan da, “Cumhuriyet”e “Bağrı Yanık Ömer’i yetiştiriyordum.

Lâkin asıl “Bağrı Yanık” bendim. Çanakkale Harbi yadigârı malaryam, beni sık sık yoklamaya başlamıştı. Sıtma nöbetleri içinde üşüye ürpere, yana terleye, çalışmak çok zor, çok çetin bir işti.

Ne yaparsınız, başa gelen çekilir. Ve hakikaten çekiliyor da…

Hesaplarımı az çok düzeltir gibi olmuştum. “Encümen”den almadığım zamanlar, gazete imdadıma yetişiyor, böylece birbirini koruyup gidiyordu.

“Fiş”lerden, yüz küsür lira alacağım birikmişti. Elimdeki para tükenmek üzere iken Encümen Kâtibine sordum:

—Bordroları yaptık, Divan-ı Muhasebata vereceğiz.

Dedi, yüreğime sular serpildi.

Fakat aradan bir hafta geçti, bordrolardan ses, sada yok. Tekrar kâtibi gördüm:

Yaslı yaslı başını salladı:

—Divan-ı Muhasebat, bordrolarda bazı noksanlar görmüş iade etti, yeniden çıkarıyoruz.

Ne denir? Boynumu büktüm:

—Allah Razı olsun; dedim.

Artık siz bunu ne mânâya çekerseniz, çekiniz. Vebali boynunuza!

“Cumhuriyet”e başvurmaktan başka çare yok… Benim zavallı arkadaşım merhum M. Agâh, Cumhuriyetin mesul müdürü. Ona bir telgraf çektim, para istedim. Ayrıca da o zaman tahrir müdürü olan Kemal Salih’e bir mektup yazdım.

Agâh’ın, benim için canla başla çalışacağına eminim. Eh Kemal Salih de beni korur. Artık, fazla endişeye mahal yok.

Aradan iki gün geçti, üç gün geçti, bir hafta oldu. Cevap yok. Aldı mı beni bir düşünme!

Otele borcum kırk lirayı geçmiş… Otelcinin, kâtibin yüzlerin görmeyeyim diye, gün ağarırken sokağa fırlıyor ve gece yarılarından sonra dönüyorum.

Para olsun, mesele yok… İstediğin yere gider, oturur, gezer tozarsın. Fakat meteliksiz, ne yaparsın?

Git, “Hâkimiyeti Milliyye’nin tahrir odasında pinekle… Oradan çık, “Havacılık ve Spor Mecmuası”na uğra…

“Türk Yurdu’na “Havacılık ve Spor”a “Gürbüz Türk Çocuğu”na yazı yetiştiriyorum amma, bunlar çerez kabilinden.. Öyle toplu borç ödeyecek vaziyette değilim.

Bir sabah, otelcinin; sofrada birine çıkıştığını duydum. Otelde yatan bir kadından hesabını istiyor.. Hem de çıkışarak!

Bana o ana kadar ne kaşla gözle, ne surat eder, ne de sözle küçük bir imada bulunmadılar amma, alınganlık fena!

Karan verdim. Beklediğim paralan alıncaya kadar otele uğramayacaktım.

Öğle vakti otel tenhaydı, yanıma lâzım olan bir iki kitapla defterlerimi aldım, otelden sıvıştım.

Devlet Demiryollan Ankara’ya yeni taşınmıştı. İstasyonda bilmem ne kısmının cer müfettişliğinde kısım âmiri bir arkadaşım vardı: Kadıköylü Necmettin…

Necmettin, diyebilirim ki dünyanın en hovarda insanlarından biridir. Cin gibi zeki, tam uçarı bir İstanbul çocuğu!..

Onun istasyonda bir odası var. Fakat ne oda!

Bırakın, bu fâsılları ayrı yazayım, çok uzun sürer. Necmi, benim gidişime sevindi. Ben otel sıkıntısından kurtulduğum için ferahlamıştım. Parasızlık umurumuzda değil, basıyorduk kahkahaları…

Necmi aylık aldı… Fakat ah bu Necmi’nin aylık alışları! Ay içinde, aylığını yediği için aylığı aldığı gün, alacaklılara dağıtır ve elinde yüz küsur liradan ancak yedi buçuk, sekiz buçuk lira kalır.

Necmi paralanınca elleri pantolonunun ceplerinde bir horoz­landı:

—Cuma günü oldu… Bizde sabahtan bir faaliyet… Sıkı per­dah sinekkaydı bir tıraş… Pantolonlar ütülendi… kravatlar ütü­lendi… İskarpinler boyandı… Biz, kıl pranga kızıl çengi…

Necmi, iki pencere arasındaki duvara asılı ayna kırığına bakarak saçlarını tararken kendi aksine gülümsüyor:

“Beyler, para yemeğe çıkıyorlar.”

Ağır ağır istasyona yürüdük. İstasyon lokantasında yemekle­rimizi yedik ve nihayet trene atladık.

Öyle neşeliyiz, öyle neşeliyiz ki.. Trendekilerin kılıklarına, ziyafetlerine bakıyor, gülüyorduk. Ağaçlara bakıyor, gülüyorduk…

Tren durdu, biz, yine güle konuşa indik ve çiftliğin iki yanı ağaç fidanlarıyla süslü yolundan yürümeye başladık. Güneşli hava… Taze yeşillik, büsbütün içimizi açmış, neşemiz artmıştı.

Marmara havuzunun kenarına kadar geldik. Bir iskemle çekip oturacaktım.

Karşımda, ileride, bir hayal belirdi: Benim otel sahibi.

Size, otel sahibini anlatayım. Uzun boylu, kır sakallı eski bir Bektaşi babası.

O da, beni gördü galiba. Durmaya gelmez, Necmi’nin eteğinden çektim:

O, şaşkın şaşkın bakıyor.

—Ne var?

—Yürü, sonra anlatırım.

Biz sıkı yürüyüşle yokuş aşağı iniyoruz. Necmi soluk soluğa soruyor?

—Ne var?

    —Bizim otelci burada…

Baktım onun da yüzü değişti:

—Eyvahlar olsun…

Yokuşun ortasında durduk, sola saptık, biraz dinlenir olmuştuk, tekrar yola çıktık,

Çıktık, çıkmadık, otelci karşımızda değil mi?

Kaçtığımızı, gûya belli etmeden, ters geri döndük. Akasyaların, aylandozların arasından tekrar yukarı çıktık. Bu sefer, havuzun kenarındaki mızıka yerini seyrederek durduk.

Biraz nefes almıştık. Necmi, kolumu dürttü; dişleri arasından kısık kısık:

—Otelci, dedi.

Artık anlaşılmıştı. Bir hafta, on gündür görünmeyişimden otelci kuşkulanmış ve bana rastlayınca peşimi kovalamağa başlamıştı.

Otelcinin, hemen adım başında karşımıza çıkışı başka türlü tefsir edilemezdi.

Mızıka yerinin kenarından, etrafta dolaşan halkın arasına karıştık, tekrar aşağıya süzüldük. Aşağıda çağlayanlı küçük köşke girdik, çıkarken, bir de ne bakalım, otelci karşımızda değil mi?

Artık, bütün neşemiz kaçmıştı. Tekrar köşke girdik ve öl kapıdan yukarıya tırmandık.

Kan ter içinde kalmıştık, nefeslerimiz kesilmişti.

Necmi, canı sıkılarak yüzünü buruşturdu:

—Otobüslerden birine atlayıp gidelim.

Otobüslerin olduğu yere gittik, tam binecektik. Necmi, kolumu dürttü:

—Otelci!

Eyvah! Bu daha felâketti. Otobüsün içinden kaçamazdık İkimizin de aklından aynı şey geçmiş gibi istasyona doğru koşar adımla iniyorduk.

İstasyonda, biraz alargada durarak bekliyorduk. Saatler sonra tren geldi, bizi aldı.

O kadar yorulmuştuk ki, otelci tekrar karşımıza dikilse, kaçacak halde değildik.

Odaya, bitkin bir vaziyette düştük, karyolalarımıza serildik!

Birkaç gün sonra, Dil Encümenine gitmek için odadan çık­tım. Ankara Palas’ın önünden ağır ağır çıkıyorum.

—Merhaba Mahmut Bey! Nerelerdesiniz?

Sesi tanır gibi oldum ama, hayra yormadım; başımı kaldır­dım, baktım. Bizim otelin kâtibi!

Kaçmak imkânı da yok…

Kekeledim:

—Eskişehir’deydim. Bir işim vardı.

Kâtibe dikkat ediyorum, canı sıkılmış bir hal göremiyorum. Çünkü patronların endişelerinin, zararlarının kuvvetlerini ve derecelerini adamlarının suratlarında görmeye ve okumaya çok alışığımdır.

Kâtip gülüyor:

—Siz, gittiniz, akşam üstüydü. Galiba, Postacı geldi, namını­za 100 liralık bir havale getirdi! Hattâ, bizim bey de sizi Marmara çiftliğinde görmüş, peşinizden koşmuş, söylemek istemiş. Fakat siz, arkadaşınızla, pek telâşlı imişsiniz!

Kâtip, daha kurnaz gülüyordu:

—Bizim Bey, eski kurtlardandır. Galiba bir kadın peşindeydiler; fazla ısrar edemedim, dedi.

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum