Ersin Bayram Genel

PAZARTESİ YAZILARI / “BENİM KÜÇÜK DOSTLARIM” ÜZERİNE

İnsan bazen yoğun temponun içinde duraklamak, ferahlamak veya başka bir iklime geçerek tazelenmek arzusu duyar. Hangi iş sahası olursa olsun insan yenilenmeyi istiyor. Ben de alan içindeki okumalarımı devam ettirirken zihnimin biraz rahatlamasını arzuladığımda başla bir esere müracaat ediyorum. Yani bir eseri bitirmeden bir başkasına başlıyorum. Hatta birkaç eseri aynı anda takip ettiğim oluyor ki bunu üniversiteden beri yapıyorum ve bir eksiklik de hissetmediğimi belirtmek isterim. Çünkü insan zihni aynı anda çok farklı şeyle meşgul olabiliyor. Böyle bir ihtiyaç içine Behiştî’nin Dîvân’ını ikinci defa okurken düştüm. Yoğun okumalar yaparken genellikle deneme yahut da bölümlü eserleri tercih ediyorum. Kütüphanemin raflarında rast gele dolaşmak suretiyle dinlendirici bir kitap ararken elime Halide Nusret Zorlutuna’nın “Benim Küçük Dostlarım” kitabı ilişti. Kitap sayesinde edebiyat tarihlerinden, hatıra kitaplarından ve okuduğumuz makalelerden bildiğimiz Halide Nusret Hanım’la tanışacağız.  Bu kitap, yüz temel eser bünyesi içinde de basıldığı ve bir öğretmenin hatıralarını ihtiva ettiği için temin ettiğim kitaplardandı. Bir eski edebiyatçı olarak kendimi alanla sınırlamaktan pek hoşlanmadığım için deneme ve hatıra türündeki kitaplara bilhassa bigâne kalamıyorum. Bu tür kitapların benim dünyamda gizli bir büyüsü var ki bu farklı bir mevzudur.

Efendim, biraz ferahlamak için kitabı raftan alıyor ve mekân da değiştiriyorum. Sonrasında büyük rüya gören ve kendini “Doğu’nun Altın Gençliği”ne adamış bir idealist. Mütevazı, öğrencileri için gerektiğinde arkadaş, anne, abla olabilen bir öğretmen; cümleleri sağlam, şiiri yanında nesri de irdelenmeyi hak eden bir yazarla karşı karşıya kalıyorum. Su gibi akan cümleler, bir metin bitiyor bir sonrakine geçiyorum… Bizim Behiştî bizi bekleyedursun. Bizim diyorum zira Behiştî ile aynı şehrin evladıyız… Okurken bir öğretmenin tecrübeleri, çocuklarıyla kurduğu sıcacık ilişkilerin yanında kendi öğretmenliğime bakma ortamı buluyorum. Evet, ben bu samimiyeti kurabildim, çocuklarım öğretmenim siz bize diğer öğretmenlerimizden daha yakındınız, diyen talebelerim oldu; cümlelerini kurabilmenin bahtiyarlığını yaşıyorum. Halide Nusret Hanım’ın çocuğa ve eğitime baktığı pencerenin hemen yanıbaşçağızına bir pencere de ben konduruveriyorum. Fakat o bunun hiç farkında değil.

Kitap nasıl okunmasın ki yazar daha ilk cümleyle sizi can evinizden vuruyor: “ Çocukları pek severim.” şimdi bu cümlenin kitap kuşatan büyüsüne kapılmadan dur. Devamında “ Yalnız sevimli, terbiyeli, zeki ve çalışkan olanları değil – Böylesini herkes sever!- ben sevimsiz, somurtkan, haylaz, hatta aptal çocukları da severim.” İşte bu cümle tam bir öğretmenin cümlesidir. Bu tavır içindeki öğretmen her öğrencisini ilerletir. Onları bir adım ileriye taşır… Zira yargılamaz ve ne yapabilirime odaklanır. Her öğretmen aslında çocuktan çok şey öğrenir. Halide Hanım bunu “Hâlâ ‘Çocuk’ adlı kitapta anlayamadığım, sökemediğim cümlelere rastladığım olur.” diyerek bize hatırlatıyor. Bu kitap onun yirmi bir yıllık hatıralar demeti. 1976’da yazdığı ikinci ön sözünde bu süreye bakışı menfileşiyor. Biraz “kendini beğeniş, kendine güven sezilmiyor mu?” diye soruyor. İster sezilsin ister sezilmesin bu kitap dünün öğretmenine bilemem fakat bugünün öğretmenine çok şey anlatıyor. Bunlardan bir öğrencileri hakkında notlar tutmak. Bakın yazar ne diyor:

“Bu 15×20 santim ebadında, yüz yapraklık bir defterdi. Her öğrenciye altı sayfa ayırmıştım. Önce öğrencinin, babasının ismini, doğum yılını kaydettikten sonra onun bir tasvirinin yapıyordum. Sonra aile durumunu – öğrenebildiğim kadar- oraya geçiriyordum ve daha sonra çocukların ruhları üzerine eğiliyor; acemî, tecrübesiz, bilgisiz gözlerimle sonsuz “bilmek, görmek, öğrenmek ateşi” ile onların iç âlemlerini tanımaya uğraşıyorum ve yakalayabildiğim kımıldanışları her hafta büyük bir özenle kısa kısa cümleler hâlinde o sayfalara yazıyordum.” Biz de böyle bir defter tutma fikrini akletmiştik ama devam edemedik. Vâ esefâ… Eser için bu notlar bir kılavuz. Artık sınıfının en güzeli kızı Mefharet ve arkadaşlarının hikâyesi, ince hastalığa yakalanan Edirneli Nadide’nin vatan toprağındaki istirahati ve sevdiği Gurbet şarkısının “ Yerlerde, göklerde, her şeyde gurbet!” mısraını yâd edişiyle beraber öğrencisini hastane köşesinde dahi takip eden içli bir edebiyat muallimi görüyoruz. Baba sevgisi arayan ve bu yüzden “huysuz, aksi, geçimsiz” bir kızın yatılı okuldaki mutsuzluğunu yenen ve kendisine “abla” diye hitap edilen bir öğretmen portresi bize çocukların dünyalarına girmenin ne kadar elzem olduğunu gösteriverir.

İşte bir giriş daha ki hakkıyla doğrudur: “ Yoksul çocuk ne demektir!.. Taşrada ve gündüzlü okulda öğretmenlik etmemiş olan bir meslektaşım bunu asla bilemez.” Bu cümleleri kurduran çocuk ise Selim’dir. Yazar onun yoksulluğunu yıllar sonra karşısında çakı gibi bir asker olarak görene kadar zihninden atamayacaktır. Anasını kaybeden ve üvey anne elinde itilen İrfan ile kurulan dostluk, şehre okumak için gelmiş ve arkadaşlarıyla sobasız ve derme çatma bir oda kiralamış Osman’ın okuma mücadelesi ve ağabeyine mahcup olma korkusu sizi yazar gibi iliklerinize kadar üşütebiliyor. Yazı dersindeki duvara ayna çakma hadisesi ve bir öğretmenin hatasını fark etme sürecinin anlatımı insanı hem dikkatli olmaya hem de çocukları iyi tanımak konusunda gayretli olmaya sevk ediyor.

Halide Hanım hep güzel misaller vermiyor. İki de kötü misal var. Biri onu çileden çıkartan Neriman. Yazarın Neriman ile ilgili hatırasında öğrencilerin yalan meselesinde ne karar ileriye gidebileceklerine dair fikir ediniliyor. Ayrıca tecrübenin önemi ve gözlere iyi bakmak gerektiği anlaşılıyor. Tecrübeli müdürün cümlesi: “ Müdüranım, ben bu kızın gözlerini hiç beğenmiyorum.”… Sonradan Neriman’ın yalanlarının ortaya çıkışı e bile bile hatta Halide Hanım’ın yanında gayet rahat yalan söyleyebilmesi hep düşünülecek meseleler. Ama en kötüsü bu değil. Yazar ikincisinin ismini bile vermiyor. Sadece C… diyor. Zira bu talebe hem talebelik yıllarında hocasını kullanarak sınıfı geçiyor hem de yıllar sonra evleneceği vakit onu aracı kılarak bir kızın hayatını adeta karartıyor. Sınıf geçişinde böcekler aracığıyla kendini kızamık çıkarmış gibi gösteriyor. Hoca da kanarak diğer öğretmenlerle konuşup sınavlarını sonraya aldırtıyor. Yıllar sonra hocasını bulunca ondan özür diliyor. Cümleye bakar mısınız:” Bunu (Hocayı kandırma hadisesi) bir türlü unutamıyorum hocam… On yıldan beri kurt gibi içimi kemiriyor… Beni rahatsız ediyor…” Bu cümlelerden sonra Halide Hanım çocuğun yıllarca sürdüğünü düşündüğü ıstırabını bitirmek istiyor. Affediyor. Fakat ikinci defa kullanılıyor. Evlilik için gidip istediği kız kötülüğü dokunuyor ve bir hırsız olarak hapse götürülüyor. Halide Hanım “ Onu asla, asla affetmiyorum, edemiyorum. Çünkü içimde birçok şeyi yıktı; inanıp güvendiğim birçok şey…” diyor.  Rabbim bizleri böyle öğrencilerle karşılaştırmasın, demek istiyorum…

Bir de kötü bir sınıfa dair intibalarını anlattığı “Bal Gibi İsim Tamlaması” bölümündeki mücadelesinden altını çizdiğim iki kısmı paylaşmak istiyorum: “ Sınıf içinde ağzımızdan çıkacak her kelimeyi titizlikle seçmek gereğini bir kere daha anlamış bulunuyorum.” ve “ İyi öğrenci, aldığının hiç olmazsa yüzde ellisini verebilen, zeki ve çalışkan öğrenci, öğretmen için sonsuz bir güç hazinesi ve bir mutluluk kaynağıdır. Fakat bunun aksi… Evet, bunun aksi de o oranda korkunç bir felâket!..” Günümüz için ne diyeceğimi bilemiyorum.

Güzel bir kız olan Muazzez, edebiyatın bilim yolunu seçen Fahrünnisa ve yazar yaradılışlı Fazilet’in hikâyeleri insanı düşündürüyor. Fakat son derece güzel şiir okuyan kızıl saçlı Leyla ve okuduğu “Kızıl Saçlar” şiiri ile Selim’in okuduğu “ Yayla Şarkısı” şiirlerini okuyan bu iki sesin cazibesini insan merak ediyor. Bu şiirler ikisinin üzerine adeta yapışıp kalmış ve yıllarca şiiri okumuşlar. Hatta Leylâ’nın düğününde dahi şiir okuması kendisinden istenmiş. Düşünebiliyor musunuz? Bir şiir nasıl okunur ki insanların bu kadar cezbeder. Sonra o şiiri zevkle dinleyen ve ondan haz alan insanlar varmış. Şimdi hepsi nereye kayboldu. Ah, bu kısırlık, bu zevksizlik…

Efendim, uzun zamandan beri öğretmenlikle ilgili olarak ruhuma iyi gelen ve bende yeni ümitler yeşerten bir kitap okumamıştım. Nasıl iyi geldi, nasıl tazelendim kelimeler kifayetsizdir. Bu metin de Halide Nusret Hanım’ım cümleleriyle bitmelidir: “ Bilirsiniz, öğretmenlik – özellikle ilkokul öğretmenliği- sonsuz tahammül, sonsuz feragat ve fedakârlık isteyen bir meslektir. Güzel, çirkin; temiz, kirli; zeki, aptal; uysal, inatçı kırk elli küçük yaramazla uğraşmak; bütün bu küçük kafaların karanlıklarına bir ışık tutmak zor, pek zor bir iştir; her kişinin kârı değildir; ancak Tanrı’nın bu meslek için yaratmış olduğu kahramanlardır ki bütün bir gençliği, bütün bir ömrü bu yolda harcarlar, harcayabilirler!”

Leave feedback about this

  • Rating

PROS

+
Add Field

CONS

+
Add Field