Balık Kavağa Çıkınca – Samim Kocagöz

31 Aralık 2014 0 yorum Öykü 335 Görüntüleme

BALIK KAVAĞA ÇIKINCA

Yılbaşı yaklaşıyor, çalıştığımız bankada iflahımız kesilmekte. Hesap, kitap yapıyoruz, genel bilânço için çalışıyoruz. Beşte, para sahibi vatandaşlara gerçi bankanın kapılan kapanıyor. Ka­panıyor ya, biz akşamın yedisine, sekizine, bazı da gecenin onuna on birine kadar çalışıyoruz.

Servis şefi olduğumdan, arka­daşlara gayret vermek bana düşüyor. Çoğu acacına çalışmaktan gözlerimiz kararıyor. Kafam kazan gibi işten çıkıp otobüse ken­dimi dar atıyorum. Evim şehir dışında sayılır. Sakin yerdedir. Bir mahallenin ucunda. Otobüsten indikten sonra oldukça uzun bir yolu yürüyor, bir kaç sokağı geçiyorum. Kış kıyamet, palto­ma, atkıma sarılıyor, hızlı hızlı yürüyüp geçiyorum bu yolları.

Geçen akşam yine otobüsten indikten sonra dört bir yakamı saran soğuktan kurtulmak için koşarcasına eve gidiyordum. Tam bizim sokağın köşesine gelince, acaba kar yağacak mı, diye bir düşünce zihnimi kurcaladı. Kafamı kaldırıp gökyüzüne ba­kacak oldum. Ne görsem beğenirsiniz? Yolun sağındaki küçük meydancığın ortasındaki kocaman kavak ağacının dallan ara­sında bir insan gölgesi!.. Bu zemheride donmak için birebir… Vay!. bir deliye mi çattık! Diye düşündüm. Neme gerek, basıp geçeyim dedim içimden. Dedim ya, merak içimi yemeye başla­dı. Çatlayacağım merakımdan. Düşünmeden ağacın altına yö­neldim. Kendi kendime, ‘namussuz bir röntgenciyi enseledik,’ diye seviniyorum. Vardım ağacın altına, soğuktan dişlerim birbirine çarpmakta. Ama yine de var gücümle yukarıya bağırdım:

 “İn ulan itoğlu it oradan!…”

Gölge aşağıya seslendi:

“Bağırma ağabey, gürültü etme.”

“Ulan bu kışta kıyamette ne işin var orada?”

“Bağırma yahu.. Vallah kötü bir niyetimiz yok. Hem ben ya­bancı değilim, yoğurtçu Memet’im Memet!”

“Utanmıyor musun böyle elalemin evini gözetlemekten?”

“Sen bu işe karışma bey ağabey. Akşam üstü yengeme yarım kilo yoğurt bıraktım. Git evine güzel güzel karnını doy ur.”

“Şimdi sen aşağıya iniyor musun inmiyor musun?”

“Vallah inemem.’

Tepem attı bu karşılıktan, soğuğu rüzgârı unuttum. İçimde

 

bir ateş yandı. Kavağın karşısındaki eve baktım: Yeni yapılmış üç kat bir apartmandı bu. En üst katında gündüz gibi bir pencere var. Kavak da o pencereye yetişmekte. Gittikçe öfkem artı­yor:

“Bana bak yoğurtçu Memet! Sen şimdi şu karşı pencereyi mi gözetliyorsun?”

“Evet ağabey, ne olursun gürültü etme, çek git. Meseleyi sonra sana anlatırım.”

“Vay aşağılık herif vay!… Görürsün sen şimdi. Gidip bekçi Memişi getireyim de seni karakola posta etsin…” Hızla dön­düm, yürüyeceğim, ağacın daha yukarısındaki dallarından bekçi Memiş’in sesini duymaz mıyım:

“Izahmet buyurma Şadi begüm, ben buradayım!..”

“Ne!., yukarda mısın sen de?” Diye var gücümle bağırmışım. “Burdayım ya…” Karşılığını vermez mi? Deli olmak işten değil:

“Bre Memiş!… Bu mahallenin ırzı, namusu, malı, canı sana teslim edilmiş. Bu ne kepazelik?”

“Bunda hiçbir rezillik, kepazelik yok begüm. Buyur sen de gel de gör bak…”

Şaşkına döndüm. Bir zaman ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemedim. Dikkatle baktım: Mehmet bir dalda Memiş ötekin­de, sakin sakin oturuyor. Beni hemen unutmuşlar gibi gözlerini pencereye dikmişler. Ahlâksızlığın, edepsizliğin böylesi görül­memiştir. Kendimi şöyle bir toparlayıp, yukarıya seslendim:

 “Şimdi siz oradan iniyor musunuz, inmiyor musunuz?”

 “inmiyoruz.”

“İyi öyleyse… Ben karakola gidiyorum. Komiser Cavit Efendi’yi alıp geleyim de görün bakalım.”

 Dönüp yürüyeceğim. Ka­vağın daha üst dallarından Komiser Cavit Efendi’nin sesini duymayayım mı? Pes doğrusu!… Baygınlıklar geçiriyorum. Ko­miser bana sesleniyor:     

“Şadi Beyefendi, karakola kadar zahmet etmeyin. Bendeniz de buradayım.”

Kendimi güçbelâ toparladıktan sonra sordum:

“Yakışır mı size Komiser? Topunuzun hakkında şimdi Muh­tar Kemal beyi bulup zabıt tutturacağım.”

Komiser karşılık vermedi. Onun yerine Muhtar Kemal ko­nuşmaz mı? Vay anam vay:

“Uzun ettin be Şadi Bey. Çık da şuraya manzaraya bir de sen göz at.”

Allah Allah yahu ne günlere kaldık. Gözüm iyice karanlığa alışmıştı. Bir de ne göreyim, koca kavak ağacı, tepesine kadar salkım saçak insan gölgeleri ile dolu. Akşamdan kümessiz ta­vuklar gibi, millet dallara tünemiş, içime de bir merak bir merak girdi. Ne yapar bu adamlar bu ağacın tepesinde? Neyi dikizliyorlar? Birdenbire ağacın gövdesine saldırdım. Yoğurtçu Memet, el verdi. Bekçi Memiş kolumdan kavradı, soluğu Komi­serin alt başındaki dalda aldım. Komiser:

“Şöyle buyurun beyefendi, bu dal daha sağlamca…”

Dedi.

Muhtar,

“Rica ederim Şadi Bey, bu dala buyurun, daha iyi görünü­yor” önerisinde bulundu. Dala iyice yerleştim. Paltomu, atkı­mı düzelttim. Apartmanın penceresine bakmaya başladım; Ne­redeyse, pencereden içeriye düşeceğiz. Geniş pencereden büyük bir laboratuvar görünüyordu. Şişeler, tüpler, alet edavat, tıklım tıklım dolu bir yer. Ama hepsi düzenli, tertipliydi. Orta­da uzun bir masa, masanın üstünde sıra sıra ocaklar. Ocakların üstünde çeşitli cam kaplarda renk renk ilâçlar kaynıyor. Başla­rında dikkat kesilmiş, beyaz gömlekli genç bir adam. Köşedeki küçük masada sakallı yine beyaz gömlekli bir kişi, önündeki mikroskopa eğilmiş. İşi anlayamadım. Komiser, kulağıma eğildi:

“Sayın profesör, gündüzleri üniversitede dersleri olduğun­dan, ancak geceleri asistanı ile birlikte kendi evindeki laboratuvarında çalışabiliyor.” dedi. Yine hiçbir şey anlayamadım. Nedir bu milletteki bilim aşkı? Soracağım, herkes sanki taş kesilmiş, gözlerini kırpmadan profesörü dikkatle gözlüyor. Hoca, ağır, ciddi, yavaş yavaş, hiç telâşsız çalışıyor. Patlayacağım,

“Yahu nedir bu iş?” Muhtar, kısaca:

“Sayın Hocamız, keşfetti, edecek.. Gün, saat meselesi. Bir hap icat ediyor ki, on günde bir, bir tane yutacaksın, karnın on gün­lük doyacak!… Ne fırıncı, ne kasap, ne manav!.. Bütün dertler sona erdi Şadi Beyciğim. Aylıkları olduğu gibi sizin bankaya ya­tıracağız. Yalnız Yoğurtçu Memet’in işi bozulmuyor. Tokluk ha­pının yanında, günde iki yüz elli gram yoğurt yenecek. Ekmek­siz.

Komiser, söze karıştı:

“Bu icat dünyayı yerinden koparacak azizim. Aslan Hocamı­zın ömrüne bereket!..”

“Doğru mu bu iş? Gerçekten bulabilecek mi bu hapı?”

“Buldu gitti say. Günlerden beri bunca millet şu ağacın ba­şında bedava mı bekliyor sanıyorsun?

“Yanılmıyorsam,” dedim, “İkinci Dünya Savaşı içinde Al­manlar bir tokluk hapı bulmuşlardı.”

“Bulmuş olsalardı, şimdiye kadar bunca aç çıplak kişi ihya olurdu.” Karşılığını verdi Komiser. “Bizim profesör, işi kökün­den halledecek!”

Düşündüm, doğru. Malaparte’nin bir kitabında okumuştum: Almanlar savaş sırasında insan derisinden tıraş sabunu da yap­mışlar ama pek işe yaramamış. Kokusunu benzetememişler… Gittikçe heyecanım, merakım artıyordu. Salkım saçak kavak dallarındaki millette çıt yok. Karanlığın, soğuğun etkisi umurumuzda değil. Bir ara gece yansına doğru kar yağmaya başladı. Sayın profesör, kaç saat çalıştı bilmem. Çalışmalarını o gecelik bitirmiş olacak ki, lâmbaları söndürüp, asistanı ile birlikte oda­dan çıktı. Biz, on kişi kadardık. Ağaçtan indik. Ertesi gece yine kavak ağacının başında buluşmak üzere sözleşerek birbirimiz­den ayrıldık.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum