BEN BİR KUNDAKÇIYIM

16 Mart 2019 0 yorum Öykü 57 Görüntüleme

lighter-1245660_1920

Ben kötü bir çocuk değilim.
Ama o gün gerçekten kötü bir şey yapmıştım.
Çocukluğun verdiği çaresizlik beni o ilkel adalet yöntemine sürüklemişti: İntikam


Avı gözetleyen yırtıcı bir hayvan gibi hazırdım. Etrafı dinledim. Ayak seslerinin iyice azaldığı, kuşların bile ötmeyi bıraktığı öğleden sonrası mahmurluğunda gizlice evden dışarı süzülüverdim. Daha önceden hazırladığım bir kutu kibriti ve gazete kağıdı cebime koydum. Kimselere  görünmeden evden çıktım.

Köyün ortasından geçen ve sadece yağmur yağdığında birkaç gün için akan kuru derenin içine atladım. Dere derin değildi. Yer yer kum yığınları, çakıl taşları küçük otlar ve dikenler… Canımı acıtan dikenlere aldırmadan hedefime doğru ilerledim. Nihayet hedefimde olan evin dış bahçesini çevreleyen çitin yanına geldim. Çit yaşlanmış ve kurtlanmış ağaçlardan, güneşte kavrulup sararmış sazlıklardan toplanan otlardan ve küflenmiş demir tellerden oluşuyordu.

Son bir kere daha çekinerek etrafa bakındım. Hiç kimse yoktu. Ortalıkta öylesine dolaşan bir kaç tavuk dere yatağında eşeleniyor, çok uzaklardan bir kekliğin sesi geliyor, hiç susmayan ağustos böcekleri adeta kulağımın dibinde ötüyordu. Cebimdeki gazete kağıtlarını çıkardım. Her yerde kurumuş otlar vardı. Birkaç tutam da onlardan aceleyle avuç avuç topladım. Ellerim titriyor, bedenimin ter içinde. Titreyen ellerimden kibrit çöpleri düşüyor. Birkaç denemeden sonra amacımı gerçekleştiriyorum. İşte ilk alevler, birazdan burası yangın yeri olacak. Çitlerin en kolay tutuşacağını düşündüm yeri yakmayı başarmıştım. Bundan sonrası çok kolay olacaktı. Sadece koşmam gerekiyordu. Çocuklukta yaptığım en iyi şeyi yaptım ve koştum. Kuru otlar ve gazete kağıdı birden tutuşup parladığında çok uzaklardan olan biteni izlemekteydim artık. Umduğumdan bile kolay olmuştu.

Önce açık renkli, yoğun bir duman yükseldi. Ardından alevler çıtırdayarak tüm çiti adeta yuttu. Kısa sürede yangın fark edildi. Kadınlar çığlık atıyor, çocuklar sevinçli mi hüzünlü mü belli olmayan sesler çıkarıyor. Köpekler bile şaşkınlıkla bakışıp bir oraya bir buraya koşturuyordu. Dere yatağında eşinen tavuklar çoktan oldukları yeri terk etmişlerdi. Çeşmesinin önündeki havuzdan kovasını dolduran yangını söndürmeye koşuyordu. Özellikle yetişkin adamlar ve gençler yangını söndürmek için gayretkeş sözlerle birbirlerine bağırarak sesleniyordu.

Yangını izleyen çocukların arasına karıştım. Yüreğim güm güm atıyordu. Çiti yakmayı başarmış ve yakalanmamıştım.

Oradaki çocukların gözlerine birileri dikkatle baksaydı eğer, benim gözümde belkide intikamını almış bir çocuğun hoyrat bakışlarını görecekti.

Ne zamandır planlıyordum bu çiti yakmayı. Bu düşüncemden kimseye bahsetmemiştim. Daha sonrada yıllarca bahsetmedim. Her şey tam istediğim gibi olmuştu.

Kezban Ablamın intikamını şimdilik almıştım.

O akşam evde hep çitin nasıl yandığı konuşuldu.

Kimse benden şüphelenmiyordu.

Ben iyi bir çocuktum.

O günün dışında.

Her şey beş – altı ay önce başlamıştı. Komşumuzun kızı Kezban Abla. Dünyalar güzeli, dost, abla, insan… Bir kış sabahında onların evinden gelen çığlıklarla uyandık. Kezban abla ölmek istemişti. Kostik denilen kuvvetli ve öldürücü bir sıvı içmişti. İçildikten sonra insanın boğazını ve midesini kullanılamaz hale getiren bir sıvıdır bu. Ölmeyenler ve bu sıvıyı içtikten sonra yaşamaya devam edenler bir daha konuşamaz ve yemek yiyemez.

Bizimkiler bu intihardan, eskiden aramızda su sızmayan eski komşularımızı suçluyordu. Onlar bizi herhangi bir şeyle suçluyorlar mıydı bilmiyorum. Ama komşuluğumuz, dostluğumuz bir anda bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde bitmişti.

 Ne olursa olsun bir genç kızı intihara sürükleyen ne olabilirdi? Daha on sekiz yaşındaydı. Ailesinin baskısı mı, sevmediği biriyle evlendirilmek istemesi mi, başka bilinmez sebepler mi? Ne olduğu benim için önemli değildi. Kaldırıldığı hastaneden gelecek cevabı bekliyorduk.

Evinde ne pişerse bize de getirirdi. Bişi’yi çok severdim, neredeyse her hafta bize özellikle de bana pişirir getirirdi. Sıcakken çayla atıştırırdık.

Annemin hasta olduğu günlerde evi siler süpürür, bulaşıkları yıkar, yemek yapardı. Bizim başımızı okşar, takılır, şakalar yapar, herkesi güldürürdü. İnsan inanamıyor, böyle bir insan nasıl hayata küser.

 Bizimle oyunlar oynardı. Bazen beş taş oynardık, bazen saklambaç… Bize gelincik çiçeğinden gelin yapmayı,  hasır otundan ip örmeyi öğretirdi. Vakit ne güzel geçerdi onunlayken. Mutluyduk, en çok da o…

Son günlerde daha az uğrar olmuştu bize. Yüzü daha az gülüyordu. Daha az konuşuyor, daha çok düşünüyordu. Annemle daha sessiz ve uzun süre konuşuyorlardı. Derken o acı haber duyuldu. Neden?  İnsan inanamıyor, böyle bir insan nasıl ölmek ister?

Geceleri uykuya dalmadan çocukça dualar ederdim. Onun geri dönmesini istiyordum. Her şeyden çok istiyordum varlığını, sesini, nefesini, gülmesini…. Konuşmasa da olurdu. Varlığı yeterdi.

Okuldan geldiğim bir gün ablası Ayşe’nin bize geldiğini evin merdivenlerinde oturarak annemle ağlaştıklarını hatırlıyorum. Herkes için çok zor günlerdi.

Babam bir süre sonra ziyaret için İzmir’e hastaneye gitti. Kezban Abla konuşamıyormuş. Sadece yazarak derdini anlata biliyormuş. “Bugün olsa yine içerdim” diye yazmış kağıda. O böyle konuşmazdı oysa. O böyle ölmek istemezdi.

            …

Bir ay kadar sonrasıydı.

Bir Cuma günüydü. Kezban Ablanın cenazesi gelecek dediler. İnanmak istemedim. Yalan olmalıydı. Tüm köy halkı yalan söylüyordu. O ölemezdi.

Tam okul çıkışıydı. Okul duvarının hemen yanında olan cenaze evi çok kalabalıktı. Okuldan çıkan tüm çocuklar cenaze evinin bahçesindeydi. Ben bir kenarda öylece çömelmiş bekliyordum. Konuşulan söylentinin yalan olduğuna inanmak istercesine bekliyordum.

Biraz sonra bir ambülans sesi duyuldu. Bir süre sonra ambülansın acı sesine ağıtlar, ağlamalar karıştı. Erkekler bir sedyeyi içeriye taşımaktaydılar. Sedyenin ucundan bir ayak. Çıplak kalmış bir ayak sadece. O yalan doğruymuş meğer.

 O anı hiç unutamam. Kezban Ablanın sağ ayağı canlı gibiydi. Hafif yana açık, beyaz bir ayak…Hiç aklımdan çıkmaz. Bir küflü bir çivi gibi hala aklımdadır. Ve hala acıtır.

Ertesi gün cenaze alayı mezarlığa giderken annemle beraber zeytin toplamak için Gökburun’daydık. Yüksekçe bir tepeden tüm köy yolu görünüyordu. O gün sabahtan yağmur yağmış sonrasında Gökkuşağı çıkmıştı.  Mavi gökyüzünde yağmur bulutları dağılıyor, yerini beyaz, güzel bulutlara bırakıyordu. Hafif bir esinti dağ başında yüzümüzü ve saçlarımızı okşuyor, yeni çıkmaya başlayan taze çiçeklerin zayıf bedenlerini hep aynı yöne eğiyordu.

Peş peşe sıralanmış traktörler konvoy halinde mezarlığa doğru ilerliyordu. 18 yaşında bir genç kız kara toprağa gidiyordu. Annem yeşil çimenlere oturmuş hem ağlıyor, hem de başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını siliyor, hıçkırıkları duyuluyordu.

Görmüyordu ama bende ağlıyordum. Kimse beni görmüyordu zaten, ufak tefek bir çocuktum. Ve ben dua ediyordum, bir çocuğun duasıyla, özlemiyle, tuzlu göz yaşlarıyla o dağ başından gökyüzüne dualar gönderiyordum.

“O bir melekti Allah’ım. Sen canına kıymayı hoş görmezsin. O bize hep iyi insan olmamızı söylerdi. Kimseye kötü davranmazdı. Onu cennetine al Allah’ım. Ben onun kadar iyi bir insan tanımadım. Onu cennetine alır mısın? O bir melekti Allah’ım…”

Şimdi anlıyor musunuz?

Ben kötü bir çocuk değilim.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum