Ali Canip Yöntem ile Hece Üzerine Konuşma

31 Ekim 2014 0 yorum Millî Edebiyat Dönemi 317 Görüntüleme

Çınaraltı Dergisi 1944’te alevlenen “Hece mi Aruz mu” tartışmalarını sayfalarına taşımış, Millî Edebiyat Hareketinin 3 önemli isminden biri olan Ali Canip Yöntemle bir mülakat yapmıştı. Dönemin bu tartışmalarından bir kesit sunan bu yazıyı yayımlıyoruz:

 

 

TÜRK EDEBİYAT TARİHİ PROFESÖRÜ ALİ CANİB YÖNTEM’ LE KONUŞTUK

— Aruz vezni mi hece vezni mi, bugünkü dilin millî ve tabii vezni midir?

—  Dilimizin bugünkü vaziyetine göre hecenin en tabiî veznimiz olduğu­na bir şüphe eden mi var? Ben bunu tasavvur bile edemiyorum. Çünkü bir dil için tabiî vezin demek o dilin bütün kelimelerini ifade edebilen vezin demektir. Aruz vezni meselâ ana vatanımız Anadolu’yu hiç bir kalıbına sığdıramaz. Yine meselâ Karadeniz de aruz ile ifade edilemez. Eskiler «Anadolu» diyemeyince onun yerine «merzübum-ı Rum» gibi bir deyim kullanırlardı. Karadeniz’e kar­şı da «Bahr-i siyah» ile işin içinden çıkıverirlerdi. Bunu bugünün zevki hangi şaire yaptırır. Türk şairi, meselâ «anlayamamak», «gülmemek» mastarlarını ve bunların çekimlerini aruza sığdıramayacağı için dilinden kovacak mıdır?

—  Vezinler dilin kendi bünyesinden doğan kalıplar mıdır, yoksa sanatkârların icat ve yarattığı ölçüler midir?

—  Hiç bir vezin ferdin meydana getirdiği bir şey değildir. Arap aruzu için eskiler «İmam Halil’in icadıdır» derlerdi. Hayır Arap aruzu Arap dili kadar es­kidir, ve o dilin ahenginden doğmuştur. Eski Türk edebiyatında kullanılan aruz vezinleri, Acemlerin Araplardan alarak kendi dillerinin icabına göre şekillerini değiştirdikleri vezin kalıplarından ibarettir. Acemler Arap vezinlerini değiştire­rek benimsedikleri halde biz neden Acem kalıplarını oldukları gibi almışız? Çünkü bu veznin kendi dilimizin bünyesine göre başkalaştırılmasına imkân yoktu da ondan.

—  Aruz vezni halkın selikasına (güzel söyleme ve yazmadaki kabiliyet) ve dilin bünyesine kadar inmiş midir?

 

— Bunun imkânı olmadığını bundan evvelki sorunuza verdiğim cevapta anlattım. Yalnız buraya şunu kaydetmeliyiz ki, meselenin esası açıklıkla anlaşılsın: Biz Müslüman olunca yeni bir mânevî dünyaya girmiş olduk. Bu mânevî dünyanın birçok müesseseleıi bizim hayatımıza tabiî olarak tesir etti. Meselâ bu yeni dünyanın iki kültür kaynağı olan Arap ve Fars dillerinden bize birçok kelimeler girmiş oldu. Dil, bir sosyal müessese olduğu için yeni sosyal hayatı­mıza göre bu kelime girişleri de zarurîdir. Bu kelimelerle beraber aruz da Türk şiirinde kendini gösterdi. Yalnız Divan edebiyatında değil, halk şiirinde de aruz kullanılmıştır. En büyük halk şairimiz Yunus Emre’nin bir kısım manzu­meleri aruzladır. Bunu yirmi yıl önce Nuruosmaniye Kitap Sarayı’nda tetkik ettiğim pek eski bir yazma mecmuayla ilk defa kesin surette anladım. Halk ede­biyatımıza ait semailer umumiyetle aruzun dört mefâîlün’lü vezniyle meydana gelir. Halk şiirinde aruz vezni vardır. Yalnız tabirinizle ilgili olarak «halkın seli­kasına ve dilin bünyesine» uyamadığı için çok kusurlu çok imalelidir (vezne uydurmak için kelimeyi uzun söyleme).

 

Cevdet Paşa «İnsanda ölçülü söz söylemek ve dinlemek için tabiî bir me­yil  vardır» demiştir. Merhum bu hükmünde haklıdır. Ben, hiç aruz bil­meyen – birçok ümmice adamların, hatta, çocukların aruz vezniyle yazılmış man­zumeleri ölçülü olarak okuduklarına dikkat etmişimdir. Bunun aksi de akla ge­lebilir: Tahsil görmüş, hatta şiire merak etmiş adamlar da vardır ki bir tek mısraı bile vezinli söyleyemezler. Muallim Naci bu gibiler için: «İ’vicac-ı tabiat ashabı» diyor. (Tabiatın eğri büğrü sahipleri).

Özet olarak: Aruzu halk şairleri bile kullanmıştır. Ümmî adamlar ve ço­cuklar bile aruzla yazılmış manzumeleri vezinli olarak okuyabiliyorlar. Fakat aruz halis Türkçe kelimelerden birçoğunu havsalasına (anlayış, kavrama kabi­liyeti) alamıyor. Artık böyle bir vezne dilin bünyesine kadar inmiştir diyebilir miyiz?

Türkçe nazımda hem aruz hem hece vezni kullanabilir miyiz? Böyle ayrı ayrı iki vezin sistemi kullanan başka edebiyatlar var mıdır?

— Şimdiye kadar Türkçe nazımda hem aruz, hem hece vezni kullandığımız meydanda. Fakat mesele ve davamız bu noktada değildir. Şimdiden sonra aru­zu kullanabilir miyiz? İşte bence bu mümkün değildir. Çünkü geleceğin, hatta bugünün şairi, kendi öz dilinin şu veya bu kelimesi aruza uymayınca onu feda ederek yerine Arapça veya Farsçadan kelime ve deyim koyamayız. Türkçenin bugünkü estetiği buna engeldir. Karadeniz yerine Bahr i siyah, Anadolu yerine- merzübum-ı Rum diyecek şair aıtık çıkmayacaktır.

Aruz vezni Türkçe fiil kiplerinin birçoğunu ve birçok kelimeleri ala­mıyor. Buna rağmen bu vezni kullanabilir miyiz?

— Bu sorunun cevabı yııkarıki maddelerde verilmiştir.

Uzun sesli harfleri silinip azalan Tiirkçemizde bu vezni her zaman için konmaya imkân var mıdır?

— Farsça ve Arapça kelimelerin lüzumsuzları atıldığına göre uzun sesli -harfleri değil- hecelerin azaldığına şüphe yoktur. Her halde sizin de kastınız bu olsa gerektir. Yoksa meselâ «ela göz» hiç bir zaman «ala göz» olmayacaktır. «Kestaneye» de «kestene» demiyeceğiz. Güzel Türkçemize mahsus tatlı «med» (Bir sesli harfin a, ı veya u’nun sesini uzatarak okuma) kalacaktır. Ancak bu tatlı med aruzun devamına sebep olamayacağı gibi, hece vezninin de tek veznimiz olmasına mâni değildir. Hece vezni uzun kısa her heceyi ifade edebilir. Orhan Seyfı’nin, Yusuf Ziya’nın, Faruk Nafiz’in, hatta Rıza Tevfik’in bu vezinle yazıl­mış şiirlerini okuyabilirsiniz.

Hece vezni zevkimizi gidermiyor nıu? Aruz vezni hecenin bu noksanını mı gideriyor? Yoksa siirvivan halinde mi devam ediyor?

— Evet, tamamen sürvivan halinde devam ediyor.

 

Son zamanlarda aruzla yazılan şiirlerin çoğalmasının sebebi ne olabilir?

— Bu sorunuza cevap vermek için edebiyatımızın çok uzak olmayan bir geçmişini size hatırlatmak isterim: Tanzımatı müteakip yeni Avrupai edebiya­tımız kendini göstermeye başladı. Şinasi. Kemal, Ethem Pertev Paşa filân der­ken Hâmit ortaya çıktı. Bütün bunlara rağmen Divan edebiyatı devam ediyor­du. O zamanlar, kime sorulsa üstad Hersekli idi, Avni Bey’di, hatta Kâzım Pa­şa idi. Gitgide ve bilhassa Recaizade’nin himmetiyle yeni edebiyat ve Hâ­mit takdir edilmeye başlandı. Yıllar geçti. Hersekli gibi, Kâzım Paşa gibi eski edebiyatın otoritelerine bile kaleminin kudretini tasdik ettiren Muallim Naci, Şâm-ı Gariban gibi, Kuzu gibi ancak yeni Avrupai edebiyat zihniyet ve zev­kiyle yazılabilecek güzel manzumeler ortaya koydu. Fransız şairlerinden şiirler tercüme etti. Fakat bir gün baktık ki zamanın gençliği bir gazel modasına dal­mış bulundu. Tercüman-ı Hakikat’in edebi kısmı «Gark-ı Nur» nazireleriyle doldu. Yeni edebiyat mensuplarında bir telâş :

— Aman irtica var…

Hayır telâşa hacet yok. Bu bir geçici hevesti. Nitekim zavallı Mehmet Ce­lâl bile :

Gâhî tegazzülü seviyor tab’ım ey Celâl

 Gerçi demem zamana tegazzül zamanıdır.

Tegazzül: Gazel söyleme. Güzelliğini şiir veya nesirle belirterek bir kadını övme.

Tab’ım : Yaradılışım.

Demiş ve bu hevesin mahiyetini bilgisiyle değil, intuition’uyla (Keşif, içe doğma) anlatmıştı, işte son zamanlarda çoğaldığını haber verdiğiniz aruz şiir­leri, daha evvelki gazel modası gibi geçici bir hevesten başka bir şey ifade ede­mez. Siz işin esasına bakın: Anadolu ile Karadeniz aruza giremiyor.

                                                                  Konuşan: Zafer Arıkbağ

                                                        Çınaraltı dergisi, 26 Şubat 1944 Sayı: 127

Alıntılanan Eser: H. Fethi Gözler, Örnekli ve Uygulamalı Hece Vezni ve Hecenin Beş Şairi, İnkılap ve Aka Yay. İst. 1980, s. 129

 

 

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum