Hikâyelerin Sultanı: Emine Cancı

23 Şubat 2011 0 yorum Söyleşi 397 Görüntüleme

       Kasım Ayında bu sayfada “İlkokul Mezunu Hikâye Yazarı” başlığıyla bir haber vermiştik ( Haber için  tıklayınız.) Hikaye anne Emine Cancı ile 15 Kasım 2010 tarihinde yaptığımız röportaj ve değerlendirmemiz ile “Mavi Bisiklet” adlı çocuk hikâyesi aşağıdadır:

              HİKAYELERİN SULTANI

                Ne zamandır memleketimin yerel gazetesini okumuyordum. Bayram için geldiğim Bafra’da neler olup bittiğini anlamak için önümde duran gazeteyi karıştırırken ara sayfalarda gözüme şöyle bir başlık ilişti: “Hikaye Anne”.  Haberin içeriğini okumaya başladığımda ilkokul mezunu bir kadının hikaye yazdığını ve bir yayınevinin de bu hikayelerden birini bastığını öğrendim. Haberin altında ise kadının 4 çocuğu ile çekilmiş bir fotoğrafı ve elinde basılan kitabı yer alıyordu. Haber nedense beni çok etkilemişti. Zamanımın da müsait olduğunu düşünerek bu kadını bulmak için gazetenin idare merkezine gittim. Orada haberi gösterdim ve bu haberi yapan kişinin bu kadının adresini bilip bilmediğini sordum. Bana haberi yapan arkadaşlarının orada olmadığını ancak kadının evinin gazete idare merkezinin arka taraflarında yer alan bir fırının yakınlarında olduğunu söylediler. Kısa bir arayıştan sonra kadının evinin bulunduğu çıkmaz sokağa ulaştım.

 

           Sokağın başında top oynayan iki üç çocuk vardı. Onlara Emine Cancı’nın evini sorduğumda çocuklar meşhur olmuş birinin evini göstermekten duyulan gururu yaşarcasına “ha o abla mı, bilmez miyiz onu, işte şurada, gel abi götürelim seni” dediler. Şimdi tam olarak hatırlayamadığım iki yada üç katlı bir binanın giriş katının penceresinden bir kadın sokağı seyrediyordu. Çocukların curcunasını işitince biz tarafa doğru bakmaya başladı. Sokakta yürüyen curcunanın kendisi için geldiğini anlamış olmalı ki toparlandı.

            Çocuklar benden önce davrandılar: “Emine Abla, bu abi seni arıyor” Emine Hanım, bir kez daha saçını başını düzeltti ve “buyurun” dedi. Kadına ne amaçla geldiğimi anlattıktan sonra kadın daha önceden kendisiyle bu konularda yapılmış olan birkaç röportajın da etkisiyle gayet sakin ve kendinden emin tavırlarla davetimi kabul etti. Apartmanın duvarına dayalı vaziyette duran kanepeye oturduk ve kendisiyle kısa bir söyleşi yaptık.

İlkokul mezunu birine göre konuşması gayet güzel, telaffuzu oldukça düzgündü Emine Cancı’nın. Altı çocuğu ile birlikte yaşayan Emine Cancı eşinden boşanmış. Maddi sıkıntılar içinde olsa da çocuklarının maddi ve manevi desteğiyle ayakta durmaya çalıştığını ifade ediyor. Hikâyelerini yazarken de en büyük destekçisi yine çocukları olmuş. Hikâye yazarak gündeme gelmeniz çevrenizde nasıl karşılandı diye sorduğumda komşularından destek ve tebrik görememekle birlikte birkaç yakın arkadaşının kendisine destek olduklarını belirtti.

Emine Cancı’nın televizyona çıkması büyük oğlunun Samsun’un yerel kanalı AKS TV’yi aramasıyla gerçekleşmiş. TRT’den da kendisiyle görüşüldüğünü ancak, bu görüşmenin henüz yayınlanmadığını belirtti Cancı.

Hikaye yazma geçmişinin beş yıl önceye dayandığını belirten Cancı, özellikle beş yıldır çok kitap okuduğunu, okuduğu kitaplardan en çok da Kemalettin Tuğcu’nun hikâyelerinden etkilendiğini anlatan çiçeği burnunda yazar, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını çok beğendiğini söyledi.

Emine Hanımın evinde bilgisayarı ya da yazı makinesi yok. Zaten olsa da kullanacak durumu yok, çünkü bunları kullanmayı bilmediğini , eserlerini el yazısıyla çizgili bir deftere yazdığını söylüyor. Elinde tuttuğu defterlerin birinde şiirleri diğerinde de hikâyeleri yazılı. Yazısı da düzgün ve okunaklı olan Cancı, yazım kurallarına da bildiği kadarıyla uymaya çalışmış. Yazdığı hikâyeleri yayınevine defter olarak yolladığını, onların da gönderdiği hikâyeleri beğendiklerini ve basmaya değer gördüklerini anlattı.

Yazdığı hikâyelerin olaylarını ve kahramanlarını genelde gerçek hayattan seçtiğini belirten Emine Hanım, duygusal biri olduğu için hikâyelerinde de duygularıyla hareket ettiğini ifade etti. Mavi Bisiklet hikâyesindeki Emre ve Fırat karakterlerinin gerçek hayatta oğlunun arkadaşları olduklarını belirten Cancı, gerçek hayattan seçtiği bu kahramanların hayat hikayelerini de araştırdığını söylüyor. Bazen çocukların hayat hikâyelerini olduğu gibi anlattığını bazen de kurguyla birleştirerek hikâyeleştirdiğini belirtiyor.

Cancının şu an yayımlanmış tek kitabı olan “Batık Hazine” dört ayrı hikayeden oluşuyor. Bunlar: “Batık Hazine, İnci Kolyeli Kız, Mutsuz Balık, Yaşlı Kadın ve Üç oğlu.” Yedi yaş ve üzeri çocuklar için uygun olan bu kitap Akvaryum Yayınları’nın “Mavi Bulut” serisi arsından çıktı. Yayınlanmayı bekleyen yirmi dört, yirmi beş civarına hikâyesinin olduğunu belirten Cancı, bu hikayeleri de en kısa sürede bastıracağını söylüyor.

Yazarın, örnek olması amacıyla aşağıya Mavi Bisiklet adlı hikâyesini alıyoruz:

         MAVİ BİSİKLET

Mavi bisikleti hiç unutmadım. Babası arkadaşıma almıştı. O, Emre’nin bisikletiydi. Ama ne olur bir kerecik beni de bindirseydi. Oysa ben her şeyimi onunla paylaşırdım.  Bir defasında en çok sevdiğim saatimi Emre’ye ödünç (orjinali takmalığına)vermiştim. Uğurlu, hatıra kalemimi vermiştim. O da bana kırıp geri vermişti. Yine de arkadaşım diye bir şey söylemedim. Yediklerimizi bile bölüşürdük.

                Bir keresinde komşunun camını da Emre kırmış, ben suçu üstüme almıştım. Emre için yaptığım onca fedakârlıktan sonra onun benden bisikletini esirgemesi beni hem üzmüş, hem de düşündürmüştü.

               

O gün annem beni ekmek almak için bakkala göndermişti. Arkamdan biri bisiklet zili çalıyordu. Bu, Emre’nin bisikletinin ziliydi. Emre:

– Anıl, Anıl sana diyorum duymuyor musun?

Emre’ye cevap vermeyecektim, hatta onunla konuşmamaya karalıydım. Emre:

– Yarın Murat’ın doğum günü varmış, gider miyiz Anıl? dedi.

Artık sabrım taşmıştı:

  Ben seninle hiçbir yere gelmem, ayrıca sana dargınım. O bisikletini de al, buradan defol şimdi, dedim. Emre:

– Aman be! Konuşmazsan konuşma. Ama ben biliyorum niye böyle yaptığını, bisikletimi kıskanıyorsun. Benim bundan sonra Anıl isminde bir arkadaşım yok, bunu o, aptal kafana sok.

Emre’nin söyledikleri beni iyice kızdırmıştı:

– Bana aptal mı dedin? Aptal olan sensin. Hem bencilsin hem de görgüsüzün tekisin. Benim de Emre diye bir arkadaşım yok.  Emre ile en son aramızda bu konuşmalar geçmişti. Yollarımız ayrılmıştı hem de mavi bisiklet yüzünden.

Çok düşünmüştüm. Doğru mu yapmıştım, doğruydu tabi yaptığım. Emre beni bisikletine değişmişti. Bunu kendisi istemişti. Aklıma tek gelen şey ona tuzak kurmaktı. (orjinali plan hazırlamaktı) Mavi bisikleti kaçıracaktım. Kafama koymuştum. Annem beni teyzeme göndermişti. Emre’yi uzaktan görmüştüm. Bir kenara çekilip onu izlemeye koyuldum. Mavi bisikletiyle Genç marketin önünde durmuştu. Mavi bisikleti kilitlemeye hiç gerek duymadı ve marketten içeri girdi. İşi acele olmalıydı. Benim için de tam sırasıydı. Fırsat bu fırsat deyip mavi bisikletin yanına süzülüverdim. Kalbim çok hızlı atıyordu. Artık mavi bisikletin direksiyonu parmaklarımın arasındaydı. Kıvrak bir hareketle üstüne binip, pedalını çevirmeye başladım. Bir kuş kadar özgür olduğumu hissettim. O an, mavi bisikletin büyüsüne kapılmıştım. Bilmediğim yerlere farkına varmadan sürüklemişti beni mavi bisiklet. Ben onu değil, o beni sürüyordu sanki. Hiç durmadan sürdüm sürdüm.

Şehrin içinden bir hayli uzaklaşmıştım. Burası bizim kasabanın uzağındaki Çağlayan Tepesi’ydi. Yaptığım kötü bir şeydi belki de, ama bana o an öyle gelmemişti. Çok mutlu olmuştum bunu yapmaktan. Hem geriye dönüp “Emre arkadaşım senden özür dilerim, bisikletini alıp biraz gezdim de” öyle mi diyecektim? Emre bu cezayı çoktan hak etmişti. Mavi bisiklet güneşin parlak ışıkları altında çok güzel görünüyordu. Ama artık ona veda etme zamanı gelmişti. Onu çağlayan Tepesi’nden aşağı bırakıverdim. Artık mavi bisikletin parçaları kalmıştı. Ellerimi silkeleyip:

– İşte bu iş bu kadar! Vermedin de ne oldu Emreciğim. Bak mavi bisikletin kaza geçirdi. Allah korusun ya üstünde sevgili arkadaşım olsaydı, dedim.

Dönüşte teyzeme uğramam gerekiyordu. Teyzemin evine sonunda varmıştım. Teyzem kapıyı açmıştı:

-Hoş geldin Anılcığım. Bu halin ne, çok yorgun görünüyorsun.

– Hoş bulduk teyze. Senden bir şey isteyebilir miyim? Sana beni sorarlarsa bütün gün buradaydım olur mu teyze? Böyle söyler misin? Ne olur teyze kırma beni.

Teyzem:

– Peki peki , söylerim dedi.

– Benim eve dönmem lazım teyze. Annem seni cumartesi günü bize bekliyor. Hadi bana hoşça kal. Teyzem beni çok severdi. Ne desem yapardı. Hatalarımı örterdi hep.Adımı teyzem koymuştu. Bazen hafta sonlarımı teyzemde geçirirdim. Teyzem anneme hiç benzemezdi. Annemse hep peşin hüküm verir bana kızardı.

Nihayet eve varmıştım. Annem:

-Anıl oğlum nerede kaldın?

– Nerede olacağım anne, teyzeme gönderdin ya.

– Tamam tamam, bir koşu ekmek al da gel, yemekler hazır.

– Peki anne, hemen alıp gelirim.

Tam sokak kapısını açmıştım ki, karşımda iki tane polis duruyordu. Polisler:

– Anıl çetin sen misin?

– Evet benim.

Polislerin yanında Emre vardı. Beni şikayet etmişti. Emre:

– Polis amca, dedi, parmağıyla gösterip. İşte bu Anıl, benim bisikletimi kaçıran çocuk.

– Ne kaçırması Emre, bisikletini görmedim ben, dedim. Emre:

– Sen çaldın sen. Zaten bisikletimde gözün vardı, kıskanıyordun. Sonunda da çaldın işte, diyordu. Polisler:

– Arkadaşın senden şikayetçi Anıl, bizimle karakola geleceksin, dediler.

– Valla billa ben almadım polis amca, ben bugün teyzemdeydim.

Annem de kapıya çıkmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Emre:

– Nermin teyze, Anıl bisikletimi çaldı. Nerede bisikletim söylesin. Babam bana çok kızacak, dedi. Annem:

– Anıl böyle bir şey yapmaz Emre, siz arkadaşsınız. İnsan arkadaşını bilmeden suçlar mı? Dedi. Emre polislere:

– Polis amcam, Anıl’dan şikayetçiyim. Bisikletimi alan odur. Götürün onu karakola sabaha kadar kalsın da aklı başına gelsin dedi.

Polisler beni götürüyorlardı. Annem de mani olamamıştı. Bu işin buralara kadar gidebileceğini doğrusu yaparken düşünmemiştim. Oyun gibi gelmişti bana yaptığım şey.

Ertesi sabah beni mahkemeye götürüyorlardı. Emre, Murat, annem teyzem ve birkaç tanıdık daha vardı mahkeme salonunda. Dikkatimi ilk çeken şey Emre olmuştu. Yüzü çizikler morluklar içerisindeydi. Bir şiddete maruz kaldığı anlaşılıyordu ama ne olmuştu, tam olarak bilemiyordum. Küçük yaşımda nezarette kalmış, hakim karşısına çıkarılmıştım. Hakim sordu:

– Adın ne?

– Anıl Çetin, efendim.

– Kaç yaşındasın.

-13 yaşındayım, efendim.

– Arkadaşının bisikletini çalmakla suçlanıyorsun. Böyle bir şeyi yaptın mı?

– Hayır efendim, bisikleti ben almadım. Ben o gün akşama kadar teyzemle beraberdim.

Teyzem söz alıp konuşmaya başladı:

– Yeğenim bütün gün benimle beraberdi. O, böyle ir şey yapacak bir çocuk değildir. Hakim, teyzeme inanmıştı. Beni salmışlardı ve işlediğim suça teyzemi de ortak etmiştim. Mahkeme bitmişti fakat bu sefer benim içimde mahkeme kuruluyordu. Teyzem:

-Anıl arkadaşının bisikleti bulunmuş. Biri alıp uçurumdan atmış. Yazık, zavallı Emre bisiklet yüzünden babasından onca dayak yemiş, dedi.

Bu yaptığım şey bana pişmanlık getirmişti. Emre benim yüzümden yemişti o dayağı. Ama olan olmuştu, artık geriye dönülemezdi. Teyzeme mavi bisikleti aldığımı, sonra da onu tepeden aşağı attığımı anlatmıştım. Teyzem:

– Senin bir şeyler yaptığını anlamıştım o gün Anıl; ama sen benim yeğenimsin. Yaptığın şey iyi de olsa kötü de olsa seni savunurum.

Teyzeme çok pişman olduğumu söyledim. Eğer Emre’nin beni affedeceğini, yine eskisi gibi arkadaş olacağımızı bilsem ondan özür dilerdim, dedim.

Emre’nin yüzü bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Kendi kendime bir karar aldı. Uzaklara gidecektim. Aydın’daki küçük teyzeme telefon açtım, gelmek istediğimi söyledim. Kararımı annem ve babama açtım. Onlar da, uzaklaşmamın doğru olacağını söylediler. Eşyalarımı toplamıştım. Teyzem beni otogara götürüyordu. Aydın otobüsüne binmiştim. Teyzeme son kez el sallıyorken, otobüs otogardan hareket ediyordu. Bir anlık da olsa gözlerimi kapadım ve yaşadıklarımı unutmak istiyordum. Kulaklarımda mavi bisikletin ve Emre’nin sesi vardı. Gittikçe mavi bisikleti daha duyuluyor, hiç kesilmiyordu. Bu bir hayal olamazdı. Gözlerimi açıp otobüsün camından baktığımda gözlerime inanamamıştım: mavi bisiklet sapasağlam oradaydı ve üstündeki de ona haksızlık ettiğim arkadaşım Emre’ydi. Evet, evet gördüğüm hayal değildi. Mavi bisikletin tıpatıp aynısıydı gördüğüm. Mavi bisikletin zilini durmaksızın çalıyordu Emre. Sonunda vızlayıp, hareket etmekte olan otobüsün önüne geçmişti Emre. Otobüs ani bir firenle durabildi. Arkadaşım benim için ezilme pahasına otobüsün önüne geçmişti. Şoför çok kızmıştı Emre’ye:

– Deli misin sen evladım, otobüsün altında kalacaktın, dedi. Teyzem de oradaydı, şoförü sakinleştirmeye çalışıyordu teyzem. O heyecanla ben de otobüsten fırladım. Teyzem:

– Şoför bey sizi yolunuzdan alıkoyduğum için özür diliyorum, ama bu çocuğu almam gerekiyor, dedi.

Emre :

– Anıl hadi atla bisiklete diyordu.

– Ama Emre, bu mavi bisikletin aynısı. Ben onu, dedim. Emre:

– Evet Anıl, sen onu tepeden aşağı attın değil mi?

Yüzümü bir suçlu gibi eğmiştim. Emre:

– Bak Anıl üzülme. Bir şey olmamış işte mavi bisiklete. Sapasağlam karşında. Hadi bin Anıl, bakıp durmasana. Bu bisiklet ikimizin artık. Ama ne olur, bir daha sakın tepeden atma olmaz mı, hurdaya bile almıyorlar, diyordu.

– Emre, beni affedebilecek misin? Dedim. Emre:

 – Unuttum bile hepsini. Hem ben de suçluydum. Seni bisikletime bindirmeyen bendim. Hepsi geride kaldı Anıl. Unutalım gitsin, dedi ve birbirimize sarıldık.

Mavi bisikleti eve kadar ben sürdüm ve ondan sonra da doya doya mavi bisiklete bindim.

Biliyor musunuz, Emre de ben de askerliğimizi bitirip geldik ama çocukluğumuzu bitiremedik. Mavi bisiklete hâlâ biniyoruz.

                                                                                  EMİNE CANCI

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum