Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hikâyeciliği

14 Mayıs 2015 0 yorum Millî Edebiyat Dönemi 487 Görüntüleme

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU’NUN HİKÂYECİLİĞİ

     Ahmed Midhat Efendi ile başlayan Avrupai tarz Türk hi­kâyeciliği Halid Ziya Uşaklıgil tecrübesini yaşadıktan ve di­ğer Edebiyat-ı Cedide yazarlarının gayretleriyle konu ve işleniş biçimi bakımlarından zenginleştikten sonra, 1908 de gerçekleşen II. Meşrutiyet’i takiben İstanbul hudutları dışına çıkar. Bu. hikâyeciliğimizin konu, mekân ve şahıs kadrosu bakımından zenginleşmesine zemin hazırlar.

 

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hikâye alanındaki eserlerini, hikâyeciliğimizin Anadolu’ya açılması hare­keti içinde düşünmek yerinde olur.

        Hikâye yazmaya Edebiyat-ı Cedîde’ye has edebi zevk ve anlayışla başlayan Yakup Kadri, Fransız hikâyecisi Mau­passant’ı okuduktan sonra, yakın arkadaşı Refik Halid Ka­ray ile birlikte Maupassant tarzında hikâye yazmaya koyulur. Guy de Maupassant’ın hikâyelerindeki mekân- insan ilişkisi, hikâye tekniği ve konular, sözü edilen bu iki genç Türk hikâyecisini İstanbul dışına çıkmaya teşvik ve davet eder.

 

Bu satırlardan anlaşılacağı üzere Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hikâyeciliğini iki dönemde incelemek gere­kir. Birinci dönemi, Edebiyat-ı Cedide zevkini, yeni şartlar içerisinde devam ettiren hikâyelere ayırmak yerinde olur. Bu hikâyeler 1914 te Bir Serencâm adlı kitapta bir araya getirilmiştir. Yakup Kadri’nin ferdiyetçi olduğu döneme ait bu hikâyelerde sosyal baskı-fert çatışması asıl unsur ola­rak karşımıza çıkar. Yazar, o topluma ferdi fantezileri ara­cılığıyla bakmakta, kitaplardan öğrendiklerini gözlemle­rinden yararlanarak hikâye alanına uygulamaya çalışmak­tadır. Yani bu hikâyelerin dünyasında kitap hayattan da­ha önce yer almaktadır. Yazar henüz yaşanılan hayatı, bütün canlılığıyla gözlemleyecek olgunluğa ulaşmamıştır. Onun bu dönemdeki sanat anlayışı, ferdî ızdırapları ve ai­levî problemleri Edebiyat-ı Cedide zevkiyle işlemeye uygun­dur. Yalnız Bir Serencâm ve Bir Ölünün Mektupları değil, Şapka ve Baskın gibi realist tavırlı hikâyeleri bile, az önce sözü edilen sosyal baskı-fert çatışmasından hareketle fer­dî hürriyeti savunmak üzere düzenlenmiştir denilebilir.

 

Yakup Kadri, hikâyeciliğinin ikinci döneminde yazdığı hikâyeleri Rahmet (1922) ve Milli Savaş Hikâyeleri (1947) adlı eserlerinde bir araya getirmiştir. Türk toplumunun ya­şadığı siyasî ve sosyal hâdiselerin tesiri, edebi zevk ve bil­gisinin gelişmesi Yakup Kadri’nin kanaat değiştirmesine sebep olur. Yazar, dikkatini kendi ”ben” i dışına, toplumun problemlerine yöneltir. Zira Türk toplumu çok önemli bir değişikliği çeşitli boyutlarıyla yaşamakta, bu sebeple de devrin aydını İstanbul dışında yaşayan insan kitlesiyle il­gilenmek zorundadır. Balkan Savaşı. Birinci Dünya Sava­şı, Millî Mücadele Hareketi gibi büyük hâdiseler, o dönemdeki aydınımızın dikkatini büyük şehirler dışına yö­neltmiştir. Ayrıca Yakup Kadri, çocukluk yıllarından itibâren Anadolu’da sürdürülen hayatı çeşitli yönleriyle bildiği gibi; Birinci dünya Savaşı’nın sonuçlarını ve Milli Mücade­le Hareketi’nin hazırlanışını yakından müşâhede etme fır­satını bulmuş, insanımızın yaşadığı ıztırabı ve aydınımızın çelişkisini nefsinde tatmış, yakınlarında görmüş biridir. Ya­ni yaşanılan hayat, edebi kanaatin değişmesine sebep ol­muştur. Böyle bir yazar için Maupassant’ın hikâyeleri ihmâl edi­lemeyecek model durumundadır: İçgüdülerin tazyiki ile şe­killenen korku dolu, iğrenç ve kendi düzenine terkedilmiş taşra hayatının çeşitli görünüşlerini anlatan Muapassant’ın kötümser dikkati, o dönem Anadolu’sunda gözlemlen­miş hayat tablolarına uygun düşmektedir, bunun için Yakup Kadri ve Refik Halid’in Muapassant’ı dikkatle oku­malarını yalnızca edebi bir moda ile yani realist ve natüralist edebiyata uyma endişesiyle izâh etmek haksızlık olur. Çünkü hayatın, özellikle de taşra hayatının “kusurlu ve elemli taraflarına bakış” aksaklıklar üzerinde dikkatlerin yoğunlaşması, içgüdelerin şekillendirdiği hayat tabloları Maupassant’ın hikâyelerinde esas unsur durumundadır. Bunları toplumumuzda gözlemek imkânı bulan Yakup Kadri, Maupassant tarzını benimser.

 

   Maupassant’ın Normandiya köylülerine ve taşra haya­tına bakış tarzı Anadolu coğrafyası ve insanına tatbik edi­lir. Anlatma esasına bağlı edebî eserlerde mekân-insan ilişkisi, eserin mâhiyetini belirleyen önemli faktörlerdendir. Yakup Kadri, bu bakımdan da Maupassant’dan çok şey öğ­renmiş olmalı. Zira her iki yazarda da insan, mekânın ay­rılmaz bir parçası; olay, çevrenin tabiî bir sonucu durumundadır. Ancak Yakup Kadri, Anadolu insanını mi­safirperverlik, memleket sevgisi, kahramanlık gibi duygu­larıyla hikâyelerine yerleştirmeye gayret ettiği görülmektedir. Bu gayretler beşerî olanı her yönü ve bü­tün çıplaklığıyla hikâyelere yerleştirme arzusuyla birlikte düşünülmeli.

 

   Yakup Kadri’nin hikâyelerindeki psikopat tipleri, zamanı yalnızca hâl olarak yaşayan geçmişi unutmuş insanları Maupassant’da da görmekteyiz.

 

  Yakup Kadri’nin hikâye kahramanları arasında “dışla­rı dağınık fakat içleri yekpâre, haşin ve sert mizâçlı, âdet ve örflerine, inançlarına taassupla sadık tipler de vardır. Bu tiplerde en fazla dikkati çeken taraf, fizik portrelerini sile­rek onlara hayatiyet verecek kadar kuvvetli bir psikolojik hüviyet taşımalarıdır. Bu yüzdendir ki Yakup Kadri’nin hi­kâyelerindeki tipleri daha ziyâde mizâç ve karakteri ile ha­tırlarız. Tiplerin iç hayatları ekseriya kısa adımlarla ilerleyen münakaşalı bir yürüyüş hâlinde gelişir. Tereddüt­ler, bedbinliğe kayışlar, pişmanlıklar, yeis ve inkisarlar, bekleyişler, örf ve âdetler önünde bezginlikler, cinsi buh­ranlar, korkular, utanmalar, yokluk içinde iken bile alabil­diğine gösterilen ve bu yüzden insanı ağlatan misafirperverlikler, sakatlıklara rağmen sabır ve tevekkül, bu manevî yürüyüş esnasında uğranan menzillerdir.’” Bütün bu tiplere hem Maupassant’ın eserlerinde, hem de Anadolu’da rastlamak mümkündür. Denilebilir ki Yakup Kadri’nin hikâyelerindeki tipler, hem okuduğu kitaplardan hem de yazarın şahsi gözlemlerinden kaynaklanmaktadır.

 

   Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hikâyeleri yalnız ko­nu ve tip bakımından değil, yapı bakımından da Maupassant’ın hikâyelerini hatırlatır: Her iki yazarda da hikâye, seçilmiş bir konu ve konuyu dikkatlere sunmada rol oyna­yan bir tip etrafında vücut bulur. Bu konu veya tip, haya­tın akışı içinde ön safa çıkartılır. Mekân ve hayatın diğer unsurları arka planda kalır. Okuyucu olayın gelişmesini dü­ğüm noktasına kadar takip eder. Çok defa beklenmedik ama trajik bir sonuçla hikâye biter. Zaman zaman hikâye­den bir ders çıkarma yoluna da gidilir. Bu tarz hikâyeye Maupassant-vâri hikâye adı verilmektedir. Yakup Kadri, 1908 sonrası Anadolu insanının problemlerini, Maupas­sant-vâri hikâye tekniğiyle işleyen yazarlardan biridir.

 

    Onun bu tekniği kullanması, şahsî gözlemlerden yararlanmadığı anlamına gelmez. Yakup Kadri, ya gördüğü veya dinlediği olayları hikâyeleştirmiştir. Ancak onun hikâyelerinin modeli Batı’da, özellikle de Fransa’da bulunabilir. Zaten O, Avrupai Türk Edebiyatı içinde ele alınan bir yazardır.

 

   Yakup Kadri’nin hikâye sahasında çok yararlandığı bir başka Fransız yazarı A. Daudet’tir. Mekân-insan ilişkisi ve hikâye kurma tekniğinde Maupassant’ı örnek alan yazarımız anlatma tekniği bakımından zaman zaman Daudet’yi hatırlatır. Maupassant, olayın akışı içinde kahramanlarına müdahale etmez. Oysa Yakup Kadri “hikâyelerindeki tiplerle kendisi arasında sempati kurması, ihsaslar ardında duygu aramaya meyilli oluşu ile de Daudet’ye yakındır.” Niyazi Akı’nın da belirttiği gibi Yakup Kadri, Hikâyelerinde “realiteden ziyâde, realiteden alınacak duygular ve bunlara bağlı fikirler peşindedir”. Bu da yazarımızın gözlemlediği malzemeyi bir tarafa bırakarak “kahramanlarıyla kendi arasında hissi ve fikrî bir bağ” kurmasına zemin hazırlar.

 

  Daudet’de olduğu gibi Yakup Kadri’de de şahıs tasvirleri ve ruhî tahliller, anlatılan olayı ilgilendiren en karakteristik yönleriyle ve kısaca verilmek istenmiştir.

 

   Bu teknik özelliklerle Balkan, Birinci Dünya Savaşı Milli Mücadele dönemi Türkiyesini çeşitli yönleriyle hikâyelerinde işleyen Yakup Kadri, hikâye sahasında “memleket edebiyatı”nın ortaya çıkmasına hizmet etmiş, Türkçenin yaşanılan hayatı ve bu hayata ait çeşitli sahneleri ifâde kabiliyeti kazanmasına yardımcı olmuştur.

 

          İlk dönemdeki hikâyelerinde görülen edebiyat-ı Cedide’nin dil zevki yerini zamanla Milli Edebiyat akımı ve “Yeni Lisan”cıların dil anlayışınabırakmıştır, onun mensur şiir sahasında kaleme aldığı eserlerde kullandığı dili, zaman zaman hikâyelerinde ruh tahliline ayrılan satırlarda denediği de görülür. Ancakhikâyelerinin konusu ve kahramanları dili ve üslûbu tayin eder. Bu dil ve üslûp da Milli Edebiyat akımını savunanların düşüncelerine uygundur.

 

Böylece Yakup Kadri, Türk hikâyeciliğinin gelişmesine olduğu kadar bu yazılarıyla Türkçenin kendi imkânları içinde gelişmesine de yardım etmiş yazarlarımızdandır.

(Doç. Dr. Şerif Aktaş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kültür ve Turizm. Bak. Yay. 1987, s. 57)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum