Geçenlerde okuduğum bir yazıda şöyle deniyordu: “ Son 20 yıldır insanlık giderek artan bir geometrik oranda “ makinelerden öğreniyor.” Makineler de günden güne yapay zeka ile insanların öğrenme şekillerine kendilerini nasıl uyarladıkları ve daha etkin nasıl öğrendiklerini “ öğreniyor” bu karşılıklı simbiyotik süreç, yeterince veri ile en sonunda düşünebilen bir yapay zeka ve doğrudan makinelerden öğrenen bir organizma olarak insan ile sonuçlanacak. Bunu bilim kurgu filan sanmayın taş çatlasa 10 sene. Hadi kısa keseyim eski iki makalem (biri çeviri) ile meslektaşlarıma sesleneyim.”.
Biraz kem kümlü, biraz süslü püslü biraz akademik hava atmalı ve biraz da anlaşılmaz gibi görünen bu cümlelerin özünde ileride- müellife göre 10 yıl içinde- okullara ihtiyaç olmayacak ve onların yapacağı işi teknoloji halledecek deniyor.
İçimi büyük bir huzursuzluk kapladı. Kendimi işe yaramayan biri olarak hissettim. Derin bir boşluk hissi. Düşünün yedi yaşımdan beri ben okula gidiyorum diyerek evden çıkıyorum. Pek çok meslektaşım da böyle çıkıyordur. Bizim camiada işe gidiyorum diyerek çıkan var mıdır bilemiyorum. Ayrıca dedikleri şey gerçekleşirse ben işsiz kalacaktım. Hadi işi bir kenara bırakalım. Zira rızkı veren Hüda’dır ve rızkı kesilenin yeri dar-i bekâdır. Devletin ne öğretmene ne okula ne de örgün eğitime ihtiyacı olacaktı.
Sonra düşündüm. Acaba dedikleri doğru olabilir mi? Gelin bir an için doğru olduğunu düşünelim. On yıl içinde okullar, öğretmen ve öğrenciler, teneffüs, ders programı, okul bahçesi, oyunlar, arkadaşlar, kantin vs. vs. okul kültürünü sağlayan her şey yok olacak. Bunun yanında insanoğlunun, en güzel günlerini geçirdiği okullar ve okul yılları kalmayacaktı. On yıl sonraki öğrenciler belki evde eğitim alacaklardı.
Olabilecek iş mi? Bana kalırsa bu iş, sosyal bir varlık olan insanın sosyalleşmesine ve doğasına aykırı bir gelişme. Zira okullar eğitimden fazlasını veriyor. Çocuğu topluma ve geleceğe hazırlıyor. Her çocuk aslında günlük hayatta karşılaştığımız ve farklı farklı özellikleri olan insanların yaşça küçüğünü okul ortamında görerek bir nevi hayata hazırlanıyor. Yaşadığı çevreyi tanıyor. Arkadaşlarından, öğretmenlerinden bilinçli veya bilinçsiz çok şey öğreniyor. Yani farkında olmadan insan tiplerini de tanıyor. Eğer teknoloji olursa bunları kimlerden ve nasıl öğrenecek? Hâsılı eğitim için teknolojinin bu cephesi faydadan ziyade zarar vereceğe benziyor.
Dünyada insanoğlunun en çok tartıştığı konulardan biri: Teknoloji bize huzur, mutluluk, güven ve refah sağlıyor mu? İnsanlar bunu fark etti ve sorguluyor. Sanayi Devrimi’nden beri dünya hızla teknolojinin esiri oldu. Geçen iki yüz küsur yıl içinde insanoğlu iki büyük savaş geçirdi. Bu savaşlarda amaç: Teknolojik üstünlükle dünyayı sömürmekti. İnsanoğlu atom bombası üretti. İki şehri yerle bir etti. Yani, teknolojinin bir yanı silah üretiyor, yanlış bilgi üretiyor, insanları birbirine kırdırıyor. Sonra da teknoloji eşittir medeniyet deniyor. Medeni olmak öldürmek ve sadece benmerkezci olmak mı?
Şimdi bütün bu sorgulamaları toparlayacak olursak teknoloji insanları bencil, benmerkezci ve asosyal hale getirdi. Okulların yerini yapay zekaya sahip makineler alırsa iş daha da karmaşık olacak. Ama unutmamalı ki insanoğlu robot değil. İnsanoğlunun duyguları var.
Söyler misiniz bana? Hangi makine; öğretmenin öğrenciyi samimi bir şekilde takdir etmesinin, ona gülümsemesinin, onun başını okşamasının, hâsılı ona değer vermesinin, öğretmen öğrenci arasında samimi ve kalbi bir bağ kurulmasının verdiği güven ile insanî ortamın önüne geçebilir mi?
Bahçede arkadaşlarla oyun oynamanın, sınıf ortamında öğrenmenin, arkadaşlarla yer kavgası yapmanın, karda veya yağmurda sınıfın camından dışarısını seyrederek hayallere dalmanın, rekabet içinde olduğun arkadaştan yüksek not almanın verdiği mutluluğu vs. vs. bir makine nasıl sağlayabilir?
Bir öğretmen olarak benim hayatım nasıl olurdu? diye düşününce aklıma şunlar geliyor: En iyi bildiğim iş yok. Öğrencilerim yok. Nefes aldığımı hissettiğim, öğrencilerle beraber güldüğüm, üzüldüğüm, eğlendiğim, bir şeyler öğrendiğim okulum yok. Hayatımı bağladığım gayem, fikirlerimi yaşatacak nesillere ulaşma imkânım yok. En önemlisi de öğrencilerim, hayat kaynaklarım, yaşama sevinçlerim yok. Yani bundan sonra beni arayacak, halimi hatırımı soracak, hocam şu üniversiteyi kazandım, hocam liseden mezun oluyorum, okul birincisiyim, mezuniyetime gelir misiniz, diyecek öğrencilerim bir daha olmayacak. Yıllar sonra hocam sizi unutmak mümkün mü diyecek bir öğrenci yetiştiremeyeceğim, her tatile çıktığımda hocam bizim buralar da çok güzel bize de buyrun gelin, diyen öğrencilerim, bayram sabahı arayan bir öğrencim olmayacak. Yeni aldığım kitapları görmek ve ilk alan olmak için teneffüs zili ile beraber kütüphaneye koşan, kütüphaneyi kendi evi gibi benimsemiş, kitapları kardeşi gibi gören öğrenciler yetiştiremeyeceğim. Biriktirdiği parayı bana getirip: “Hocam bununla bana kitap alır mısınız? diyen o sevimli ve masum 6. sınıf öğrencisi gibi bir öğrenci ile bir daha belki hiç karşılaşamayacağım. Benimle fikirlerini ve okuduğu kitapları paylaşan, bir yetişkin gibi konuşabilen öğrencilerden, ileride Türkçe Öğretmeni olacağım diyen çocuklardan mahrum kalacağım. En önemlisi Yunus Emre’nin:
“Ben gelmedim dava için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmağa geldim.” mısralarında dediği gibi artık gönüller yapamayacak ve bir gönle giremeyeceğim.
Ben ihtimal vermiyorum ama on sene içinde bütün bunlardan ülke ve insanlık olarak mahrum kalacaksak her şey tarumar olmadan tadını doya doya çıkaralım. Bütün meslektaşlarıma verimli bir yıl diliyorum.

Leave feedback about this