Yeni bir eğitim-öğretim yılı daha başlıyor. Hepimizin üzerine yeni bir güneş doğuyor. Şahsi tecrübelerimden biliyorum ki öğrencilerin hepsi okulu özledi. Başarılı olanı da olmayanı da… Zira tatilde sıkıldılar, yapacak bir şey de kalmadı. Neler yapmak istedilerse çoğunu yaptılar, diğerleri için ise aşamadıkları engeller çıktı. Ve sonra… Hepsi arkadaşlarını da özledin, eylül girince okulların açılmasını iple çektiler.
Sevgili Çocuklar,
Son gece heyecanla yatıp sabah en güzel şekilde tarandınız, giyindiniz kuşandınız ve okulunuzdasınız. İçinizde bir heyecan. Sınıflar değişti mi, okulun hangi sınıfındayım, kimler boy attı, dersimize kimler girecek gibi sorular da zihninizi meşgul ediyor ve okulu deli gibi özlediniz… Çünkü okul sadece eğitim-öğretim yuvası değildir. Okul eğlence, arkadaşlık, sosyal ve kültürel faaliyet, idare, düzen, insan ilişkileri, ideal insan olma gibi pek çok şeyi açıktan veya gizliden öğrendiğimiz yerdir.
Galiba insanoğlunun en büyük keşkeleri okul dönemine ait oluyor. Keşke daha çok çalışsaydım, keşke eğlenmeye zaman harcasaydım, keşke şu arkadaşımı kırmasaydım, keşke öğretmenlerimin uyarılarına kulak verseydim gibi. Maalesef bu keşkeler en önemli keşkelerdir… Dünya ahretin tarlasıdır, denir. Ne ekerseniz onu biçersiniz. Okul da bu dünyanın tarlasıdır, denilebilir. Çünkü siz okul tarlasına ne ekerseniz ileride onu biçeceksizin. Biçeceğiniz şey, geleceğinize ve ahretinize de katkı sağlayacak muazzam bir ürün olabilir.
İsteyin veya istemeyin okula gelmek zorundasınız çünkü zorunlu, ister sevin ister sevmeyin öğretmenlerinizle bir yıl geçireceksiniz, fizikî yapı bakımından okulunuzu sevin veya sevmeyin, ceza almamak için gelmeniz gerekiyor. O halde iyi düşünmeli, güzele yönelmeli ki güzellikler olsun.
Şu da bir gerçektir ki okul iyi insan olmayı öğretir. Okulun ne temelinde ne de harcında hırsız, gaspçı, hilekâr, sahtekâr, katil, vatanını ve milletini sevmeyen, kimliksiz ve kişiliksiz insan yetiştirmek vardır. Peki bu tipler nasıl yetişiyor? Bu sorunun cevabını okul dışında aramak gerekiyor. Okul iyiyi, doğruyu ve güzeli öğretir. İyi olmayı, doğru olmayı, güzel insan olmayı aşılar. Az veya çok herkes bu okyanustan kabına bir şeyler doldurur. Kabın ağırlığı ve hacmi de sizlerin elinde, çünkü “talep etmeyene” verilmez. Talep etmeyen sadece gördüğü, düşündüğü ve hayal ettiği ile yetinir.
XXX
Okul hayatı ömrümüzün geri kalanında da bizim arkamızı bırakmayan ve hep özlemle andığımız bir dönem olarak kalır. Bir sanatçı şarkısında “İnsan yaşlansa da unutamıyor/ Hiç unutulur mu okul yılları.” diyor. Hakikaten unutulmuyor. İnsan hayatında bir hoş sada olarak kalıyor. Derste anlatılan bir konu, hikâye, okunan bir metin, çözülen bir soru, yapılan bir espri, komik bir olay; bahçedeki oyunlarınız, büyüdükçe garipsediğiniz pek çok davranışınız, öğretmenleriniz sözleri veya size karşı tutumları, okuduğunuz kitaplar, sınıfınızdaki yeriniz, sıra arkadaşlarınız, okul numaranız vs. hiç unutulmuyor. Şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki beyin de unutmuyor. Bilim gösterdi ki insan bunasa da beyin bilgileri geçmişe doğru siliyor. Yani en eski anılarınızı en son unutuyorsunuz.
Bu unutmamaya ve özlemle yad etmeye bir misal daha verecek olursak bugün sizlerin, dün bizlerin ve anne-babalarımızın zevkle izlediği yarın sizlerin çocuklarının da zevkle izleyeceği –izleyebileceği demiyorum, lütfen dikkat edin- yani birkaç kuşağı aynı anda televizyon karşısına kilitleyebilen Rıfat ILGAZ’ın en önemli eseri Hababam Sınıfı’nın seri halinde çekilmiş bütün filmleri verilebilir.
Nedir o filmleri kalıcı kılan şeyler: Rahmetli Âdile Naşit (Hafize Ana) ve Kemal Sunal(İnek Şaban)’ın yahut Münir Özkul (Kel Mahmut), Tarık Akan (Damat Ferit) , Şener Şen(Badi Ekrem), Halit Akçatepe(Düdük Necmi), Ayşen Guruda gibi bugün Türk Sineması için birer zirve teşkil eden sanatçıların oyunculukları mı; yazar ve senaristin metni iyi oluşturması mı; rahmetli Ethem Eğilmez’in yönetmenlik dehası mı; seyircinin kendinden bir şey bulması ve geçmişine- kendi çocukluğuna- gitmesi mi?
Yukarıda söylediğimiz üç sorunun da önemi yadırganmamakla birlikte son soru daha ağır basmaktadır. Ancak şunu da unutmayalım yeni versiyonu eskisi gibi tutmadı. Çünkü Yeşilçam’ın samimiyeti yoktu. Yeşilçam Türk ve Dünya Sinema Tarihi’nde çok farklı bir noktadadır. Maalesef kadrini bilmiyoruz. Neyse mevzua geri dönelim.
O filmlerde hepimiz eğitim-öğretim hayatımıza dair bir şeyler buluyoruz. Sıcak ve samimi bir sınıf ortamı. Haylaz öğrenciler. Kopya faaliyetleri. Çünkü herkes- ben dahil- hayatında bir defa bile olsa kopya çekmiştir. Okuldan kaçmalar. Arkadaşlarla eğlenmeler. Lakaplar. Herkesin bir lakabı vardır. Öğretmenler ve onların davranışları, idareciler. Oyunlar. Yemekler. Hele yatılı okuyanlar için malzeme daha da arttırılabilir vs. Bütün bunlar bizleri o anda bir köşemizden yakalayıp ekranın karşısına çivileyiveriyor. Kendimizi; Düdük Necimi’nin birkaç hinliğinden, İnek Şaban’ın saflığından, Kel Mahmut’un işi bilen idareci oluşundan, Hafize Ana’nın şefkatinden, “Abi siz neden hep buradasınız.” diyen çocuğun gülüşünden, Kül Yutmaz Hamdi’nin tavırlarından kurulu bir dünyanın samimiyeti içerisinde buluveriyoruz. Bu dünya bizi çocukluğumuza sürüklüyor. İster istemez o film sahneleri izlenirken bizler de kendi eğitim-öğretim hayatımıza dair en az bir anıyı çevremizdekilerle paylaşıveriyoruz.
Hülasa okul hayatı bahçe kapısından içeri adım atar atmaz karşınıza çıkan farklı ve önemli bir dünyadır. O kapıdan içeriye adımını atan her insan mutlaka birkaç çuval dolusu kıymetli ve hiç unutamayacağı anıyla ayrılmış demektir. Eğitim-öğretim hayatı bitip de bir işi, eşi ve çocukları olduğu zaman- şayet bizler gibi öğretmen olmamışsa -o kapıdan içeri girer girmez bir çuvalın aniden açıldığını fark edecektir. Yıllarca görüşmediği bir arkadaşıyla kaderin cilvesi sonucu tekrar karşılaştığında bütün samimiyeti ve gülümsemesiyle yine o çuvallardan birinin açıldığını anlayacaktır. İşte böyle…
Sevgili Çocuklar,
Haydi şimdi buyurun yeni sınıflarınıza. Ama dikkat edin her birinizin oturduğu sırada doldurulmayı bekleyen kocaman bir çuval da sizleri bekliyor olacaktır.

Leave feedback about this