Klasik şair ne söyler? Yahut bütün hepsi aynı şeyleri mi anlatıp durmuştur. Âşık, maşuk ve ağyar üçgeninin içini hepsi aynı hisleri terennüm ederek mi doldurdu? Bu edebiyata cepheli gruplar için sorular şöyle cevaplanır: Evet, ümmet edebiyatı şairi aynı şeyi söyler durur. Hepsinde sevgili Leyla, Şirin ile mukayese edilir… Kendisi de Mecnun, Ferhat… Vuslat mı? Hak getire. Bir türlü kavuşamama, hasret, acıdan zevk alma, avarelik, olmayacak hayaller… İncecik bel, hokka kadar ağız, yılan saçlar, kılıç, ok vs. olan kirpikler, servi boy, fitneci bakış, gamze… Acımasız, gaddar sevgili… Hisler mi? Ne hissi olacak canım. Adam ezile büzüle bir beyit yazıyor ama sevgili yok ki ortada… Sonra neye bakar, neyi görür? Anlattığının dünyada hiçbir karşılığı yoktur vs. vs. Sayısız hezeyan…
Vaziyet hiç de böyle değildir. Çünkü hakiki manada şair olup şiirini önemseyenlerin hepsinde bugünkü gibi dün de bir şahsiyet özelliği bulunur. Çoğu kendinden evvelkileri okumuştur, bilir ve tanır. Ezberinde de beyitler vardır. Bu işin sırrı budur. Evvel gelen ahbabın rahlesi önünde durmadan olmaz. Baki ve Zati münasebetini hatırlayınız. Baki, şiirlerini Zati’ye gösterir. Şeyh Galib’in Mesnevî’yi kaç defa okuduğunu düşününüz. Evvelkileri tetkik etmek şaire hem şiir dünyasını öğretir hem de yazılanları tetkik ettikçe yeni ifade şekilleri bulacak yolları gösterir. Bir de her şairin şahsiyeti vardır ki okuduklarıyla beraber şiirini hamurlar. Nâbî’deki hikemî tavır şahsiyetiyle alakalı değil midir? Bakınız Ali Nihat Tarlan ne diyor: “Büyük sanatkâr, eserine ruhunu verir, ne kadar anonim bir âlemde dolaşsa kendi benliğini muhakkak bir taraftan bariz bir şekilde gösterir.”[1]
Esasında iddia sahibi her şair nev-rah (Yeni yol) açma, bikr-i mana, bikr-i mazmun bulma arzusu içindedir. Divanlarda bu tavır açıkça görülür. Her şair fahriye yaparken rakiplerinden üstün olduğunu göstermek ister. Fuzuli’nin Farsça Divan’ının mukaddimesinde bir mazmun için çok geceler sabaha kadar uyanıklık zehrini tattığını yazmıyor mu? Behiştî’nin bikr-i hayal peşinde koştuğunu gösteren bir beyit:
Meyl itmesüñ Behiştî gören ihtiyârsuz
Bikr-i hayâle giydürelüm bir güzel libâs
G 212/5[2]
(Behiştî, gören seçmeden meyletmesin, taze(yeni) hayale bir güzel elbise giydirelim.)
İşte bu bikr-i hayal yeni ifade bulma arzusudur. Behiştî’nin bu beyti klasik şiir telakkisini de yansıtır: Hayale bir güzel elbise giydirmek. Bir kelimesinin kullanım inceliğine bir bakar mısınız? Mine Mengi “Hayal Üzerine” isimli yazısında hayalin mazmunun temelini teşkil ettiğini belirtir: “ … ister estetik normların bağlayıcılığı, isterse taklit ya da gelenekteki tanzir yoluyla olsun, divan şiirindeki hayal kalıplaşmalarının bir kısmı doğal olarak zaman içinde sürekli kullanım sonucu simge ya da kalıp mazmuna dönüşecektir. Başka bir deyişle hayalin kullanım yaygınlığı kazanmış biçimi kalıp mazmun, simge olarak şiirdeki yerini alacaktır.”[3]
Bu güne kadar okuduğum divanlardan hareketle rahatça söyleyebilirim ki şairlerin büyük çoğunluğunda şahsiyet ile beraber mesleklerinin de etkisi hâkimdir. Şairin, hayal dünyasını yaptığı iş ve onunla alakalı kelime dağarcığı farklı tedailerle beraber birtakım mecazlara doğru sürüklüyor. Bu noktada Behiştî’de de mesleğinin izlerini görmek mümkün. Mesela savaşa dair unsurlara divanında az tesadüf ediliyor. Zira o ilim erbabı, vaiz, imam ve mutasavvıf. Fakat Hayali Bey ve Üsküplü İshak Çelebi’de savaş aletleri çok daha fazla. İshak Çelebi’nin babası kılıç ustası ve kendisine kılıççızade de deniyor. İkisinin de divanında redifi kılıç (tiğ, şemşîr) olan bir kasidesi de var. (İleride bu kasidelere temas edeceğim.).
Behiştî’nin Dîvân’ını okurken ondaki hikemî tarz dikkatimi epey çekti. Bunu onun yıllarca ders vermesi ve vaizliği ile irtibatlandırmak istiyorum. Emine Yeniterzi’nin neşrettiği Heşt Bihişt mesnevisi de nasihat-name özelliği taşıyor. Nasihat tarzındaki şiirlerinde daha rahat bir tavır sergilediği kanaati içindeyim. Böyle bir gazelini bu yazıda irdelemek istiyorum. Fakat gazele bakarken klasik şerh metodundan hareket etmek istemiyorum.
ʿÂlemi kavs-ı kaza itse senüñ nahcîrüñ
Gırre olma ki nişânında turursuñ tîrüñ
Âlemi kaza yayı senin avlağın etse (de) kibirlenme ki okun hedefinde durursun.
Şair ilk beyte eski devlet teşkilatına göre dünyada beşer olan insanın olabileceği en yüksek makama işaretle başlıyor. Zira şair kader sana dünyayı bir avlak yapsa da diyor. Ayrıca kavs yani yayın Türklerdeki hâkimiyet alametlerinden olduğunu da hatırlamak icap ediyor. Şair hükümdara cihanı kendi av sahan olarak görsen bile kibre kapılma zira sen de bir okun hedefi durumundasın, diyor. Av hayvanının hayatı avcının okunun isabetine bağlıdır. Yani avcı bir açıdan av hayvanın kaderi üzerinde etkilidir. Hükümdar da tebaasının üzerinde söz sahibidir. İşte ona da bir ikaz bulunuluyor. Bu noktada “Mağrur olma hünkârım, senden büyük Allah var.” ikazını hatırlamak yerinde olacaktır. Bu beyitte hükümdar dahi olsan sonunda ecel seni bulacaktır, deniyor. Bir türküde geçen şu iki mısraı da hatırlarsak şairin ok ile neyi kast ettiği de daha âşikar olur:
“Gül yüzlü cananı elden aldırdım
Ecel oku değdi gülüme benim”
Hamiş: (Hani, bu edebiyat halktan çok uzaktı.)
Ey bu dünyânuñ esîri ne virür mâlı saña
Habs içinde tutalum zerdenimiş zencîrüñ
Ey bu dünyanın esiri, (dünyanın) malı sana ne verir? Hapishane içinde zincirini altından imal edilmiş sayalım.
Şair ilk beyitte insanın dünyevî olarak en büyük mevkiine yer verirken ikinci beyitte bizi bir anda en kötü mevkilerden biriyle karşı karşıya getiriyor: Mahpusluk. Şair dünya hayatına esir olan yani kendini dünyaya kaptırmış kişileri hapishanedeki insanlara eş tutuyor. Esir ve hapiste olan hür değildir. Dünya hayatına meyli olanların en büyük arzusu servet biriktirmektir. Bunu karşılayan kelime de altındır. Şair mahkûmların zincir ile bağlanmasından yararlanıyor. Fakat altın hapiste hiçbir işe yaramaz. Velev ki zincirin altından olsun. Yani burada dünya malına tamah etmemelisin, deniyor.
Hıdmetin ʿizzet olur mîvesi ey Tanrı kulı
Nev-cevânlıkda duʿâsın alagör bir pîrüñ
Ey Tanrı kulu, hizmetin meyvesi izzet olur, gençlikte bir ihtiyarın (veya tarikat şeyhinin) duasını alıver.
Bu beyit ile şair ilme bizi sevk ediyor. Burada akla “Halka hizmet etmek Hakka hizmet etmektir.” sözünü hatırlamak gerekiyor. Şair bize kulluğumuzu ve aczimizi de hatırlatarak yaptığımız hizmetin mükâfatının izzettir. İzzet ise saygınlık, güçlü olma, galibiyet sağlama manasına gelir. Ayrıca kelimenin dini terminolojide de karşılığı vardır. (Bkz: DİA, İzzet maddesi) Böylece şair izzet sahibi olmanın yollarından birinin gençlikte bir pîrin duasını almaktan geçtiğini söyler. Burada pir kelimesi üzerinde durmak gerekir. Kelimenin yaşlının yanında şeyh anlamı da vardır. Yani şair tasavvufî eğitime işaret ediyor. Ayrıca ihtiyarlardan hayır dua almak da çok önemlidir.
Âh-ı dil-sûzile eşk olmayıcak şâhid-i ʿadl
Daʿvî-i ʿışkı gider maʿnîsi yok tezvîrüñ
Adaletin sevgilisi/tanığı (kelime tevriyeli), gönlü yakan ah ile gözyaşı dökmek olmayınca aşk davasını bırak, (çünkü) yalan dolanın bir manası yok.
Şair burada aşk kavramına temas ediyor. Zira tasavvufta veya başka bir işte olsun önemli olan aşk ile yapmaktır. Aşk, her şeyin başıdır. Tasavvufa meyledene sen hiç âşık oldun mu diye sorarlar, olumsuz cevap alırlarsa onu kabul etmezlermiş. Gönlü yakan ah ile ağlamayınca hakikate ulaştığın anlaşılmaz. Bu yüzden aşk davasını bırak, bu yolda yalan dolanın izi yok diyor. Gönül, tecelligâhtır. İçinde süveyda vardır. Süveyda ise ilahi aşkın tecelli ettiği yerdir. Eskiler gönülden çıkan ahların kaynağını buraya bağlarlar. İşte böyle bir tecellinin idrakinde olan kişi gönlünü yakan ah ile gözyaşı dökerek vuslatı arzular. Yani “aşk imiş her ne var âlemde”
Nefsüñi kendi hevâsına Behiştî komayup
Terbiyet it ki şikârın alasın ol şîrüñ
G 262[4]
Behiştî nefsini kendi arzusuna (dünyaya meyline) koymayıp terbiye it ki o nefis aslanın avın alasın.
Şair bu beyitle kendine dönüyor. Bu beyit ilk beyitteki avlak ve av, avcı ile de irtibatlı okunabilir. Şair bu kez en büyük yırtıcılardan birini kullanıyor: Aslan (şîr). Aslan ormanlar kralıdır, vücudu veya zihni yöneten de nefstir, denilebilir. Nefs burada insanı dünya hayatına yönlendiren unsurdur. Tasavvufta bu nefs haline nef-i emmare (insanı kötülüğe sevk eden nefs) denir. Nefs-i emmera, hiç doymayan, devamlı daha fazlasını isteyendir. Hevâ, dünyevî isteklerdir. Şair kendine nefsini bu durumda bırakmayıp terbiye etmesi gerektiğini salık veriyor. Nefs ile mücadele cihat-ı ekber yani büyük cihat olarak adlandırılır. Bunu yaptığı takdirde nefis aslanının avını alabilecektir. Almak kelimesine Hacer Arslan tarafından yapılan doktora tezinde kapmak manası verilmiştir.[5] Zannımca buradaki almak avı yırtıcının elinden kapmak suretiyle kurtarmak anlamında olmalıdır. (Azrail’in elinden zor aldık, cümlesini düşünerek bu çıkarımda bulunuyorum.) Burada aslan ile mücadelenin en çetin kısmına değiniliyor. Zira vahşi hayvanlar, av paylaşımı hususunda hiç de iyi değiller. Aslanın avını almakla artık nefsi terbiye etmek karşılanıyor. Zira nefs bir aslan gibi vahşi, acımasız, güçlü ve yırtıcı olabiliyor. Nefs-i emmare eline düşen kişi heva aslanının avı olmuştur. İşte bu av durumundaki nesf kurtarılmalıdır. Yolu terbiyedir. Efendim nefis terbiyesi de en çetin iştir. Mükâfatı ise nefs-i sâfiyye ile neticelenen nefis terbiyesi yollarında ilerlemektir. Yani şair: Önce kendine bir bak, kendi nefsini terbiye ile meşgul ol, diyor.
[1] Ali Nihat Tarlan, “Divan Edebiyatında Sanat Telakkisi”, Edebiyat Meseleleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1981, s.45.
[2] Yaşar Aydemir, Behiştî Dîvânı, MEB Yayınları, Ankara, 2000, 344.
[3] Mine Mengi, “Hayale Dair”, Divan Şiirinin Arka Bahçesi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2010, s.38-39.
[4] Aydemir, age, s.371-372.
[5] Hacer Arslan, Behiştî Divanı’nın Bağlamlı Dizin ve İşlevsel Sözlüğü, Kırıkkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Kırıkkale, 2023, s.136.

Leave feedback about this