‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’dan Sonra

14 Mayıs 2017 0 yorum Denemeler-Makaleler 359 Görüntüleme

gulvediken

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’dan Sonra

Yazmak istedim. Oturduğu evin, nöbet odamla arasının hemen hemen otuz metre olduğu sana, uzuun zaman sonra ilk defâ bu çeşit bir hisle yazmak istedim.

Evvelâ, şu başlığa takılarak, bu satırların bir eleştiri, tanıtım yâhud tahlil içerdiğini zannetme. Bu akla o sıklet ağır geleceğinden, hem de ilgi alanım olmadığından –eğer olsaydı acemiliğime aldırmadan ve rezil olacağımı düşünmeden, ergen kalemimle bu alana sivilceli bir mühür bırakırdım. Zîrâ bu ‘’câhil cesâretimiz’’ Ömer Lütfi Mete’den, ‘’gözü karalığımız’’ da Enver Paşa’dan üzerimize mirastır, şerefle taşıyoruz- işi ehline bırakıp- sana açılmaya >çiçek gibi> devâm edebilirim. Vaktiyle Tezer Özlü ablayı okuduğum zaman da böylesi bir yazı yazmak girişimim olmuş, fakat yazıya uygun bir muhatap ortada görülmediğinden, askıya almak durumunda kalmıştım. Lâkin hâlâ ilk günkü gibi temiz ve pırıl pırıl parlıyor. Demek ki, o da bu zamânı bekliyormuş, ‘’senden ötürü…’’

Şimdi vakit gecedir ve saat 03.20’dir. Elbette ben şu satırları yazarken işteyim, ama sen beni yine de ‘’haftanın yedi günü gece saat 11’lere kadar mesâi zırvasıyla bedenlerini makinalara zimmetlenen işçilerin çalıştıkları fabrikaları tecrübe etmeden; gece dendi mi yanına bir de –hayâtı- eklemesini yaparak eli bilgisayarda, dili burnunda, aklı barda, pavyonda olan, kesesi babadan, kestânesi obadan çağlayan, ciks kol düğmeli, şekil fulârlı ve sinekkaydı kravatlı beylerin, ‘’aşkım sen Bellona istemiştin ama bu istediğin model İstikbâl’deymiş, ben de onu aldım. İlk fırsatta değiştiririz’’ diyeli yılları geçirdikleri ve kâh aldatılmalarla, kâh yalnızlıklarla, kâh göz yaşlarıyla ıslanan ve bu kadar yükün altında boynu bükülmüş ve yüzü sararmış yataklarına yattıklarında, -yaşasın işçi haklarını görmezden gelen ve emeklerimizi piç eden patronlara rağmen, gece uykusu! Bu, bizim gibilerin yegâne çakır keyfidir.’’ diyenlerden bilme. Her ne kadar kravatlı olsam da… (Zâten bugün, işe geç kalmak telâşesiyle unutmuşum. Yâni bu da demek oluyor ki, nasıl sarhoşlar yalan söylemez, ben de bugün bütün dayatmaların, zorbalıkların, sömürülerin, samimiyetsizlerin, beyciklerin, hanımcıkların, efendimciklerin boynuma doladığı o yılanımsı bağdan kurtulup, bir başka, ama gözlerinde çiçeklerin açtığı, sesinde kuşların ötüştüğü, bakışlarının yüreğimi gıdıkladığı bir bağa, kendi isteğimle el pençe durmaktayım, kabul buyur…)

Ne yazık ki, sen bu mektubu hemen elde edemeyeceksin. İnşallah, çabuk olur niyazında bulunmak, görünen köyün kılavuz istemediği duraklarda pek rahatlatıcı hissettirmiyor, fakat Allah kerimdir! “Ümit en sonra terk olunan şeydir” andıyla nârına da nûruna da eyvallah diyorum. Seni her gün 23.30 sularında geldiğin iş yerinden eve geçerken bir tebessümle selâmlamak yetmiyor artık bana. “Ulan, o Allahsızlar sana hiç mi tâtil vermiyorlar?” demek istiyorum. Gözlerinden saçarak beni efsunladığın o ışığa hele hiç sözüm yok. Artık, “gözlerle günah işlemek zevkinin” tatlı ve heyecanlı hazzından, “bütün ömre mukâbil” oluşundan sebep, bu duyguda “ebedî özleyişin vuslatının ve aşka tapmanın” sesini duymak istiyorum.

Gel gelelim her şey istenildiği için olmuyor. Olması gerektiği için oluyor… Ama bâzı yanlışlar da var ki, acaba diyorum; “kaderin üstünde kader yok da, tütün mü var?” Habire bizi efkâra sevkediyor çünkü. Şöyle ki; tıpkı, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabında geçen “Kürt Böreği” kelimesinin aslında “Küt Böreği” olması gibi. Yanlışın popülaritesinin yüksek olması durumunda dahi yanlış olduğunu unutmamalıyız. Peki bizim popüler yanlışımız nedir? Hemen söylüyorum; ekmek teknen olan yerdeki insanlara yanlış gözle bakma. Lâf falan atma! Evinden işine, işinden evine git… Allah’tan bâzı yanlışların doğruya çevrilme potansiyeli, sağ omuzda açılan defterdeki artılarla paralel ilerliyor. Yoksa, alimallah, -tamâmiyle refleksten (detayını inşallah sana “sevdiğin” olarak anlatacağım bunun)- sen o gün vermiş olduğum selâmı kabul edip, iâde-i tebessümde bulunmasaydın ne olurdu? Ne olacak, baban her gün benim için yıkadığı çaydanlığı, îtinâyla kafama geçirirdi herhâlde. Tabiî benim şu an için, senin benden yüz çevirmen yâhud tarafımdan üzülmen durumlarından başka bir korkum yok. Seni şimdiye kadar kırıp, üzmedim; gerçi bunların olabilmesi –olmasın ama olabilmesi ihtimâli- için birbirimizle böyle çay kaşığı kadar bir muhabbeti tatlandırmamız gerekiyor. İşin en garip yanı ne biliyor musun? Adını, yaşını, boyunu, kilonu, burcunu, sevdiğin renkleri, sevmediğin renkleri, ayakkabı numaranı, yemek seçip seçmediğini, yemek yapıp yapmadığını, nerede okuyor ya da okumuş olduğunu, hayâllerini, hüsranlarını, sevinçlerini, kayıplarını, hasretlerini, annenin adını, ağabeyin olduğunu düşündüğüm şahsın adını, memleketiniz Gümüşhâne’ye –bunu babandan öğrenmiştim- hiç gidip gitmediğini, kız çocuk mu ya da erkek mi sevdiğini, adının anlamını, kitap okuyup okumadığını, Neşet Ertaş /Âşık Veysel dinleyip dinlemediğini, şiir sevip sevmediğini bilmiyor olmama rağmen; sana kaynayan kanım, sana ısınan canım, seni görünce ışıklanan kara gözüm, alarm veren elim, ayağım ve bütün hâlet-i rûhiyem coşkuyla dolup kanatlanıyor. İşte mektubumun sonuna geliyorum. Ne sana kendimi anlatabildim, şayet böyle bir gâyem olmadı, ne de sana duyduğum hissiyatı kaleme dökebildim, ki tek emelim buydu… Ve şimdi, şu beyaz sayfa biterken, gündüzün perdesi geceye çekilirken, yazıya başladığımdan beri kedi gibi aklımı cırmalayan bu soruyla başbaşa kalıyorum:
“Bana karşı ne hissediyor?…’’~

2017
Karaaslan ~

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum