
Yeni Neslin Soylu İdealistlerine;
Tarih boyunca lider çıkarmak, kahraman yetiştirmek gibi problem yaşamayan Türk-İslam medeniyeti, belki de son dönemlerde kahraman yetiştirmek konusunda olmasa da lider çıkartmak hususunda oldukça kısır bir zaman yaşamaktadır. Fırsat verildiğinde veya gerektiğinde kahramanlık gösterecek, Anadolulun kahverengi topraklarında dünyaya gelmiş, bay-bayan kardeşlerimiz, büyüklerimiz mevcuttur, buna şüphe yok. Fakat son dönemlerde lider çıkartma konusunda aynı şeyleri zikretmek biraz zor bir hal alıyor. Herkesin dilinde bulunan “lider yok, aksiyon adamı yok” gibi söylemlere hepimiz az çok şahit olmaktayız. Bu sözlerin neticesinde, siyasi hayatın içinde uzun yıllardır emek sarf eden, farklı yollarda kendi mücadelesine devam eden, adı gibi güçlü ve millet-devlet-ülkü üçgeninde sorumluluk hissedip durmadan yürüyen, gerektiğinde bir münevver edayla, gerektiğinden halktan bir tavırla hayatını idame ettiren kıymetli bir insandan ve bu kıymetlinin duruşunun hareketinden, haddimiz olmadan bahsedeceğiz. Şahsi görüşlerim ve lisanı halimdir. Kişisel bir aidiyyet ve hissiyatımdır.
Mayasında, dünyaya nizam getiren bir kültür bulunan bu aziz milletin evlatlarının, son dönemlerde kabuğuna çekilip, bir kurtarıcı beklemesi, kurtuluşu kendisinde görmeyip uyuşukluk göstermesi, medeniyetimizin en büyük hastalıklarından biri olmuştur. Bu hastalığın getirisi ise, hastalığa alışıp onunla yaşamak gibi bir hal alması durumun en korkutan yönüdür. Bunun yanında yine “Doğu’da bir Müslümanın ayağına diken batsa, Batıdaki Müslümanın onun acısını yüreğinde duyması gerekir” düsturundan iyice uzaklaşıp, dertlenmeyen, sorun etmeyen bir gençliğin zuhur etmesi, medeniyetimizin karşılaştığı sorunlardandır. Geleceğin teminatı olan gençlerin bu dertsizliğe düşmesi, uyuşukluk göstermesi; gelecekte meslek kaygısı, para kaygısı gibi unsurların ön planda olup, onlara “Kendine gel, sen bu değilsin. Sen Seyit Onbaşının kuvvetine, Ömer Halis Demir’in yüreğine, Sultan Alparslan’ın ordusunda yiğitlere su taşıyan alplerin fedakarlığına, Selahaddin’le Kudüs fethinden sonra sokakta çocuklarla ilgilenen komutanların mütevazılığına sahip bir kültürün içinden geliyorsun” demeyen, demekle kalmayıp onlara yol göstermeyen oluşumların yokluğundan kaynaklanmaktadır.
Ülkemizin genç ve aksiyona hazır olan nüfusu, güç kuvvet ve enerjilerini ancak statlarda bağıra çağıra, küfürler ederek harcamakta. Ya da futbol taraftarı gibi fanatik seviyede partizanlık yaparak siyasi konuşmaların değil siyasi kavga ve döğüşlerin içinde harcamakta. Yahut bir ünlü sanatçının konserinde en ön saflarda ezilme pahasına kendini yerlerden yerlere atarak harcamakta. İşte milli kültür ve medeniyetin taşıyıcılığını yapmak gibi sorumluluk hissetmeyen oluşumlar meydanı ve sahayı; futbol, zevk, eğlence gibi unsurlara bıraktığından bu son kaçınılmaz bir hal almaktadır.
İşte geleceğimizin temel taşı olan gençlerimizin bu denli kendilerinden geçerek eğlencelere dalması, şuursuzca karşısındakini anlamak için değil onu sözlerini alt etmek için dinlemesi, gücünü ve enerjisini bu medeniyetin ilerlemesi için değil de kendi anını ve yaşantısını daha iyi şekilde sürdürmeyi amaç, ideal edinmesi, medeniyet-Kültür-Millet kaygısı olmayan kurumların yokluğundan veya azlığından kaynaklanmaktadır.
İşte tam da burada karşımıza bir duruş ve bu duruşun getirdiği bir hareket çıkıyor.
“Yavuz AĞIRALİOĞLU ve Elif Hareketi”
Uzun yıllardır kendi çapımızda okumalarımız, araştırmalarımız ışığında, biz ve bizim gibi genç kesimin yaptığı dost sohbetlerinde, büyüklerimizin verdiği konferanslarda, izlediğimiz haberlerde bir boşluğun içinde olmanın karmaşasını ve ümitsizliğini yaşıyorduk. Ta ki Yavuz Ağıralioğlu ve onun duruşunun simgesi Elif Hareketini tanıyana kadar. Gençliğin içinde bir yanardağ gibi patlamayı bekleyen, heyecan, dava inancı, bu devlet-millet için ağaç dikmek kadar basit bir şeyler yapmak için işaret bekleyen ve mücadele aşkı doruklarda olanlar için kollarını açmış bekleyen bir oluşumun varlığı huzur ve kıpırtılar vermekte. Bunu yapılan konferanslarda da görüyoruz.
İsminden de anlaşılacağı gibi “Elif Hareketi”, bir duruşun simgesi. Bu duruş omuzlara ağır yükler yükleyen, sorumluluk veren, dertlendiren bir duruş. Bu duruş her türlü güzelliğe, nefsini ve menfaatleri bir kenara bırakıp kucak açan, her türlü kötülüğün, fenalığında karşına dikilip bir adım geri gelmeden, “ben bu yanlışın karşısındayım diyerek” ileri atılan bir duruş.
Bismillah diyerek yola çıkılan,
Bu topraklarda yaşamanın vebalini omuzlamayı kabul eden,
Tarihimizin “Yaşatmak için ölmeyi göze alırız” düsturuyla adımlarını atmayı amaç edinen,
Tarihimizin “Sizin hayatı sevdiğiniz kadar, biz ölmeyi seviyoruz” inancıyla yürüyen,
Celalettin Harzemşah’a “Sürekli mağlup oluyorsun, neden hala Moğollarla savaşıyorsun” diye sorduklarında, “Benim derdim galip gelmek değil. Benim derdim bu cinayet ordusunun karşına dikilip mücadele etmektir, galip olan Allah’tır.” Diye cevap vermişti. İşte yine aynı şekilde şan Allah’a aittir, bizim derdimiz mücadele edip, yanlışın karşısına dikilmektir diyen,
Adaleti tesis edip, liyakati istihdam etmenin gerekliğini anlatan,
“Onlar gibi düşünmüyoruz” diyenlerin bile saygıyla gösterdiği insanların bulunduğu,
Bu topraklarda dil, din, ırk gözetmeksizin devletinin ve milletinin bekası için çalışanları kucaklayan, görev veren,
Daha çok oku, daha az uyu, çok çalış prensibine sahip,
Bir duruş.
Öyle bir duruş ki;
Bugün siyaset ve siyasetçiler hasat psikolojisinde, bize tohum psikolojisinde olanlar lazım diyen,
Abd-Rusya gibi emperyalist devletlerin gelip Ortadoğu’da ve dünyada “ben dünyada barışı sağlıyorum” diyerek onlara göre meşru bize göre gayrimeşru olan bu durumu, bizim medeniyetimiz güçlü olduğu dönemde yapmıştı. Yine aynı şekilde bunu bizim medeniyetimiz yapmalı görüşünde olan,
Bin yıldır haça çarpan hilalin adıdır Türk diyen,
Bilmenin öneminden bahseden,
Ömrünün en verimli dönemini bu millet için harcayacak fedakârlığa sahip olanların olacağı,
Kimseden bir şey beklemeden fedakârlığı kendisi yapacak olan,
Hangi işi yapıyorsa yapsın, hakkıyla yapıp, adaleti tesis ederek bu kulvarda mücadele eden,
Politik kavga ve siyasi çekişmelerden daha önemli şeyler olduğunu söyleyen,
Okuyan, araştıran bir neslin yetişmesini amaç edinen,
Yoksulluğu bitirmenin yolunu adalet değil de hayır yapmak olarak görülmesine karşı olan,
Bir duruş.
Yani vebali ağır olan bir duruş. Fedakârlık isteyen bir duruş. Canı yananın acısını hisseden bir duruş. Hastanedeki personellerin hastaları kendi yakını gibi ilgilendiği, polislerin her ezileni kendi yakını gibi koruduğu, öğretmenin her çocuğu kendi evladı gibi yetiştirdiği bir duruş.
Kedi gibi fareyi tutarken aslan, kaplanla savaşınca fareye dönenlere karşı, Namussuzca kazanç sağlayanlara karşı, Kibirle başkalarını hor görenlere karşı, Sofrasında aç olanlara ayıracak lokması olmayanlara karşı, Kelimenin çok, anlamın az olmasına, Gevezenin çok, konuşanın az olmasına, Yürüyenin çok, ilerleyenin az olmasına, Yananın çok, pişenin az olmasına karşı bir duruş.
Dünyayı tamir edip, ahireti tahrip edilmesine, Kerametin taçta değil başta olduğunun anlaşılmamasına karşı olan bir duruş.
Davasız Müslümana,
Dertsiz mümine,
Kuran’sız hayata,
Karşı bir duruş.
Yani Özetle;
Yeniden cemre gibi düşmek toprağa…
Yeniden haram etmek gece gündüz uykuyu.
Yunus Emre gibi atsız pusatsız
Yeniden fethetmek Anadolu’yu.
Köylerde, kentlerde, dağ başlarında
Destanlar kadar sıcak, bayraklar kadar aziz..
Anamızın sütü kadar helâl ve temiz…
Yeniden güzel Türkçemiz!…
Yeniden aydınlık, yeniden huzur…
Ki ne çalıda bez, ne falcı tası…
Ne Frenk safsatası tükenmez…
Ne Hazret-i Ali ile Muaviye kavgası.
Yeniden bar tutmak omuz omuza,
Başlarımız dimdik, yüzlerimiz ak…
Bir yörük kilimi dokurcasına
Yeniden ruhumuzu nakış nakış dokumak!
Yeniden inanmak O’na huzurla
“Şahdamarımızdan da yakın” bilmek.
Bir Hun türküsüyle, Selçuklu yüreğiyle
Yeniden Türklüğe eğilmek!
Yeniden cemre gibi düşmek toprağa…
Yeniden haram etmek gece gündüz uykuyu.
Yunus Emre gibi atsız pusatsız
Yeniden fethetmek Anadolu’yu.(1)
(1) Yavuz Bülent Bakiler
Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.
SİYONİZMİN GÖLGESİNDE HAÇ İLE HİLALİN MÜCADELESİ Tarih Hilal ve Haç'ın mücadelesi üzerine inşa edilmiştir demek çok mu iddialı olur bilmiyorum lakin tarih, Hilal ve Haç'ın mücadelesine çokça şahit olmuştur. Hıristiyan Avrupa, İslam'ın nurunu söndürmek amacıyla, pek çok “Haçlı Seferi” düzenlemiştir. Bu hususta başarılı olmaları esasen, mümkün değildir. Zira Allah'u Teâlâ: "Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır." (saf/8) ayetiyle başarılı olamayacaklarını bildirmektedir. Yine tarih; fertler, ideolojik akımlar, milletler ve hatta inançlar arasında, namertle merdin mücadelesine çokça şahit olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. En çok da namertçe muameleye Türk Milleti ve Müslümanlar uğramıştır, üzülerek müşehade ediyoruz ki aynı muamele hala devam etmektedir. Namertçe muamelelerine ve planlarına şahit olduklarımız da Yahudilerdir. 8. Asırdan itibaren planlar yapan Yahudiler, yine aynı asırdan bu yana yaptıkları planlara “Mesih Planı kapsamında Hırıstiyanları da dahil etmişlerdir. Yahudiler; kendilerinin tahrif ettikleri Tevrat’a dayanarak: Hz. Adem (as) cennette gezerken, Hz. Havva validemizle HAŞA iblisin -Yahudiler iblise nur-u ziya derler- münasebette bulunduğuna ve bu münasebetten Kabil’in Dünya’ya geldiğine ve kendilerinin de Kabil’in zürriyeti olduklarını iddia ederler ve böyle olduğuna inanırlar. İblis’in torunu olduklarına, İblis nasıl ki Hz. Adem’e (as) secde etmeyerek, kendisinin dumansız ateşten yaratıldığını Hz. Adem’in (as) topraktan yaratıldığını bu nedenle kendisinin daha üstün olgunu iddia ederek Allah’ın (cc) emrine uymayarak, Allah’a (cc) isyan etmişse; Siyonist Yahudiler de diğer tüm canlı ve cansız varlıkların, kendilerine hizmet etmeleri için yaratıldığına ve kendilerinin seçkin ırk olduklarına inanarak Allah’a (cc) isyan etmektedirler. Muharref Tevrat'ta, Fırat ve Nil arasındaki toprakların kendilerine vaat edildiğine inandıkları için, bu toprakları elde etmek istiyorlar. Zaten her Siyonist’in amacı da bu vaadin gerçekleşmesini sağlamak yani, Arz-ı Mevud'a kavuşmaktır. Bu toprakların kendilerine ait olduğunu iddia ederek, şuan bu toprakların işgal edildiğine inanmaktadırlar. İslâm'a ve Müslümanlara yapılan saldırıların özünde; Arz-ı Mevud arzusu yatmaktadır. Arz-ı Mevud’un üç aşaması vardır: ilk aşaması, Filistin topraklarında İsrail devleti kurmaktır ki 1948 yılında İsrail Devleti kurulmuş ve ilk aşama tamamlanmıştır. İkinci aşaması, Kudüs’ü kurulan İsrail Devletinin başkenti olarak ilan etmektir ki o da 1967 yılında Arap İsrail Savaşı sonrasında, Kudüs İsrail Devletinin başkenti olarak ilan edilmiş ve ikinci aşama da tamamlanmıştır. Üçüncü ve son aşaması, Süleyman (as) Mabedini inşa etmektir. Süleyman Mabedini inşa edebilmeleri için; Mescid-i Aksa’yı yıkmaları gerekmektedir. Konunun çok tafsilatlı olması hasebiyle, bu kadarlık bir özetle yetinelim. Arz-ı Mevud (Vadedilmiş Topraklar) için hahamların kehaneti olan bir Mesih planını, bugün için bilmeyen kalmamıştır. Büyük bir oyun oynanmaktadır. Evanjelist Hristiyanlar misyonerleri vasıtasıyla bu plana destek vermektedirler. Hz.İsa’nın (a.s.) gelmesi için Muharref Tevrat'ta (Hahamlarca değiştirilmiş) zikredilen üç şartın gerçekleşmesi inancı, Hristiyanların da bu plana destek vermesine neden teşkil etmektedir. Bu planın gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel; İslâm ve Müslümanlar olarak görülmektedir. Bu nedenle: İslâm âlemini yumuşak lokma haline getirebilmek için ciddi çalışmalar yapılmaktadır. İşte Evanjelist misyonerlerin yapmaya çalıştığı şey, Müslümanları bu planın önündeki engel olmaktan çıkarmaktır. Yani Müslümanları dünyevileştirmek, Allah (cc) ve Rasûlü'nün (sav) manevi çizgisinden, şu veya bu şekilde uzaklaştırmaktır. Dünya Siyonizm Teşkilatı ile Dünya Kiliseler Birliği için hedef, İSLÂM ve MÜSLÜMANLAR olduğunda; her iki teşkilat hemen süt kardeşliği rolüne soyunurlar. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Tarihten, tahminen iki yüz sene önce Siyonizm Teşkilâtının hazırladığı 22 maddelik bir broşürde, İslâm’ın ve Müslümanların hadimi ve hamisi olan Osmanlı Devleti’ni yıkma planlarının maddeleri bakın şöyle sıralanmaktadır: 1. Genç nesiller ahlâk dışı yollara teşvik edilmeli, 2. Aile hayatını yıkmalı, 3. Sanatı ve edebiyatı müstehcen hâle sokmalı, 4. İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm edilmeli, 5. Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmete layık kimseler hakkında rezilâne vak’alar uydurulmalı, 6. Sınırsız bir lüks, baş döndürücü modalar icat edilmeli, çılgınca harcamaya teşvik edilmeli, 7. Kalabalıkların vakitleri eğlenceler ve oyunlarla oyalanmalı, herkes düşünmekten alıkonulmalı, 8. Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar yaratılmalı, 9. Umumi bir hoşnutsuzluk yaratarak içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlıklar sokulmalı, 10. Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarına kin ve itimatsızlıklar sokmalı, 11. Servet sahipleri ile işçilerin arası bozulmalı, grev ve sabotajlar tertip edilmeli, 12. Yüksek tabakaların manevi kuvveti kırılmalı, 13. Sanayiinin ziraatı ezmesine imkân vermeli, böylece köylü ortadan kaldırmalı, 14. Saçma nazariyeler ortaya atarak halk tatbiki zor fikirlerle dolambaçlı yollara sevk edilmeli. Milli Eğitimi, sonuç alınamayacak milliyetsiz eğitime dönüştürmeli. Osmanlıyı yalnız ve bi-çare duruma sokmalı ve devamlı surette batı hayranlığı aşılanmalı. 15. Hayat pahalılığı körüklenmeli, ücretler arttırılmalı, 16. Beynelminel meseleler ihdas edilerek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpilmeli, 17. Milletlerin mukadderatı, tahsil ve terbiyeden mahrum kimselerin eline tevdi edilmeli, 18. Bütün hükümet şekilleri değiştirilmeli, devlete ait birçok sırlar ifşa edilmeli, 19. Meşru hükümet tarzlarından mutlak bir istibdada gidilmeli, 20. Siyasi ve iktisadi buhranlar yaratılarak servetler mahvedilmeli, 21. Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara ve enflasyonlara yol açılmalı, altını mahdut ellerde tutup sermayeler felç edilmeli, 22. Hükümetlerin ölümü hazırlanmalı. İnsaniyet; elem, ıstırap ve yoksulluk içine atılmalıdır. Osmanlı Devleti yıkıldığında İslâm’ın ve Müslümanların sahipsiz ve başsız kalacağını bildikleri için, bütün planlarını Osmanlı Devleti’ni yıkmak üzerine yapmışlardır. Şimdi bu maddelerin ne kadarı gerçekleşti ne kadarı gerçekleşmedi onun da mütalaasını sizlere bırakıyorum… Bu maddelerle dün Osmanlı Devleti nasıl yıkıldıysa bugünde; tek, hür ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti aynı şekilde yıkılmak istenmektedir. Onlara göre, mesele Osmanlı veya Türkiye Cumhuriyeti değildir. Asıl mesele İslâm’dır. Selçuklular ve Osmanlılar İslâm’ın sancaktarlığını yaptıkları için Dünya Siyonizm Teşkilatı ile Dünya Kiliseler Birliği tarafından düşman ilan edilip yıkılmaları sağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Müslüman ülkeler içerisinde İslâm’ın sancaktarlığını yapmaya namzet, tek ülkedir. Türkiye son yıllarda izlediği dış politika ile İslâm’ın sancaktarlığına yürümektedir. Türkiye Cumhuriyeti Dünya Müslümanlarının lideri olarak görülmeye başlanmış ve Dünya Müslümanlarının ümitleri yeniden filizlenmiştir. Zira gönül coğrafyamızın halkları nazarında, “yiğit düştüğü yerden kalkar” anlayışıyla sancak bu topraklarda düştü ve bu topraklardan kalkacaktır. Bu durum; Siyonist Yahudileri ve Hıristiyanları korkutmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti onların nazariyelerinde mutlaka durdurulmalı ve yok edilmelidir. Yukarıdaki maddeleri göz önüne alarak, ona göre birlik ve beraberlik içerisinde: Dinimize, Devletimize, Milletimize, Kültürümüze ve Bağımsızlığımıza istenilen düzeyde sahip çıkabilmek için Manevi ve Maddi alanlarda, ciddi ve samimi olarak, Allah (cc) rızası için çalışmalıyız. Hem de çok ama çok çalışmalıyız.