ŞAHİN

6 Mayıs 2017 1 yorum Öykü 546 Görüntüleme

sahin

Tozu dumana katarak aynı tarafa doğru koşan çocuklar varsa, orada mutlaka görülecek, merak edilecek bir şey vardır. O âna kadar az görülen bir şeye rastlama ihtimali yüksektir. İçimdeki merak duygusuna yenilerek elimdeki işi bir kenara bırakıp peşlerine düşüverdim.

Köyün kurumuş dere yatağının hemen yanında geniş yapraklarıyla güzel gölge veren yaşlı bir çınar ağacı vardır. Oraya ulaştığımda ağacın altı sanki bir panayır yerine dönmüştü. Sesli sesli konuşmalar, bağırmalar, heyecanla yükselen sesler… Artık merakım son noktaya ulaşmış orada ne olup bittiğini öğrenmek için nefes nefese kalabalığa doğru seğirtmiştim.

Belki yirmi otuz çocuk, sayıları onlar kadar olmasa da yetişkinler bazen ileri bazen geri koşturarak, bazen sıçrayarak ve büyük bir heyecanla bir şeye bakıyor ve bundan mutlu görünüyorlardı. Kısacık boyumla arkadan sıçrayarak baksam da ne olup bittiğini ilk anda pek göremedim. Sadece arada sırada bu hengâmenin orta yerinden kalkan bir toz ve her an artan çılgınca kalabalığın bağırtıları, tezahüratı…

En sonunda kalabalığın arasında bulduğum bir aralıktan başımı uzatınca öğrenebildim ne olup bittiğini. Köyden tanıdığım avcılığı ile meşhur biri vardı eğlencenin başında. Vurup yaraladığı şahinin ayağına bir ip bağlamış, tuttuğu ipi bazen çekip bazen de serbest bırakıyordu. Serbest bıraktığı anlarda zavallı hayvan etrafında kendisini kışkırtan bazı çocuklara saldırıyor ;belki de tam yakalayacağı anda avcı ipi geri çekiyor, şahinin hamlesi boşa gidiyor ve herkes eğleniyordu. Yorulan hayvan arada soluklanıyordu. Bunu ağzının geniş geniş açılmasından göğüs kafesinin inip kalkmasından anlıyordum. Dinlenmek için hareketsiz kaldığı bu anlarda avcı ipi bazen sert bir şekilde çekerek kuşu tekrar harekete geçirmeye çalışıyordu

Avcılar için en büyük övünç kaynağı vurduğu hayvanları sergilemek, onu diğer insanlara göstermektir.  Daha önce bu şekilde avcıların vurduğu yaralı domuz, tilki, sansar gördüğüm de olmuştu. Ancak bu kadar zavallı, vahşi bir hayvan hiç görmemiştim.

Güzeldi. Gri, siyah ve sarı tüyleri vardı. O keskin bakışlı çakmak çakmak gözleri; yırtmak, parçalamak için yaratılıp şekillendirilmiş gagası ve pençeleri… Toza toprağa bulanmış şu haldeyken bile ihtişamlı, güzel ve ne kadar da alımlıydı. Kor gibi alev alev bakışlar, uyumlu ve güzel renkler…

Yaşamını sürdürebilmek için hiçbir insana saldırmadığından eminim. Birkaç fare, böcek, kertenkele, balık, belki daha küçük kuşlar dışında insandan alacağı hiçbir rızkı olmayan gökyüzünün özgür ruhlu canlısı işte karşımda prangalı bir mahkûm gibi sergileniyordu.

Kanadından vurulmuştu. Bunu bir kanadındaki kan izlerinden anlayabiliyordum. O kanadı diğer kanadına göre daha aşağıdaydı ve ucu da toprağa değiyordu. Belki öldürücü bir yara değildi, belki tedavi edilse iyileşecekti. Ama ipleri bir insanın elinde olduktan sonra başına ne geleceğini kim bilebilirdi ki.

Belki de saldırdığı ilk ve son insan ben oldum. Artık ip mi koptu, avcının dalgınlığına mı geldi, ipi fazla mı gevşetti orası belirsiz. Bir anda kanatlarını açarak son bir hamle ile üzerime atladı. Belki de gücünün bana yeteceğini düşünerek beni seçmişti. Geriye dönüp kaçmaya bile fırsat bulamadan kısa pantolonumun açıkta bıraktığı baldırımda gagasını hissettim.

Eğlence bu şekilde kanlı bir şekilde bitmiş oldu. Zavallı şahin beni korumak isteyen birinin tekmesiyle önce yerden yükseldi ve düştüğü yerde çırpınmaya başladı. Bu onu son görüşümdü.

Ben ise kucakta karga tulumba eve taşındım. Zaten işi -her zaman olduğu gibi- başından aşkın olan annem telaşla eve doluşan bir düzine kadar insanı görünce yüreği ağzına gelerek fenalık geçirdi. Durumumun o kadar ciddi olmadığını anladığında ise söylene söylene ağladı, yaramı silip bağladı, azarladı.

Bu tatsız kazayı biraz azar ve bir hafta kadar topallama ile atlattım. Zavallı şahine ne olduğunu bilmiyorum. Ama buralarda yaralanmış bir hayvanın tedavi edilip tekrar ait olduğu doğaya salındığını çok az gördüm. Muhtemelen son aldığı tekmeden sonra bu dünyadan ayrılmış olmalıydı.

Ayrılırken biri baldırımda diğeri yüreğimde iki iz bırakıp da gitti. Baldırımdaki küçük bir çizgi gibi duran yarasının yanında yüreğimdeki yarası çok daha derindir.

Pırıl pırıl yıldızlar, parlak güneş, kızıldan maviye, griden beyaza dönen bulutlar, kıpkızıl ufuklar, kayan yıldızlar, tutulan ay ve güneş, rengârenk gökkuşağı… Gökyüzü ne kadar da süslüdür aslında. Onun güzelliklerinden biri de cıvıl cıvıl kuşlardır.

Ama sığırcıklar, hacı leylekler, şahinler artık ne kadar az çarpıyorlar gözüme. Bir güzelliğini daha kaybeden gökyüzü onlar olmadığı zaman ne kadar da boş aslında.

Küsüp gittiler mi acaba bize. Evet, öyle olmalı. Ama geri gelecekler, buna inanıyorum. Gökyüzü yine onlarla şenlenecek o zaman.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

1 yorum

  1. ali Tutkun Mayıs 06, at 18:54

    Güzel hikaye... Hayvanları daha çok konu etmeliyiz hikayelerimize. Belki daha fazla farkındalığa sebep olur.

    Reply

Yorum Yapabilirsiniz