Sitâre’nin Hikayesi 2

23 Şubat 2017 0 yorum Genel , Öykü 870 Görüntüleme

Artık kendine görev edinmiş gibi her gün geçiyordu o okulun önünden,
Yolunu uzatmış olması zor gelmiyor aksine daha bir keyif veriyordu
Attığı her adımda huzura ereceği hissine kapılıyordu
Öyle kuvvetli bir his ki, alıkoyamıyor her an o’nu görme gereği duyuyordu.
Fırsatını bulmuş ve genç kızla konuştuğu olmuştu bir kaç kere
Onunla konuşurken herşeyi unutuyor, başka alemlere dalıyordu;

Seninle konuşurken Sitâre
Aklıma yıldızlar dökülüyor
Bir çaresiz Zühre oluyorsun
Babil caddelerinde
Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
Gökyüzü salkım salkım
Zigguratlar tıklım tıklım…

Güzel şeylere bakarak yazmak ne kadar kolaydı onun için, yazılarında ayrı bir heyecan duymaya başlamıştı.
Öyle ki başladığı şiirin ardı arkası gelmiyor, devamlı yazma isteği duyuyordu.
Yine aklının bir köşesine o’nu alarak yazmaya başladı,
Önce büyük harflerle başlık olarak SİTÂRE’yi işledi kağıda, devam etti;

Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım…

Bir ara duraksadı, kalp atışı hızlanmıştı.
Sitâre’nin gözleri, gözlerinin önüne gelmişti
Bir masal içinde gibi hissediyordu kendini
Şiirler geçti zihninden sonra şâirler…

Gözlerine baktığım zaman Sitâre
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı, Antere’yi, A’şa’yı.

Masalın içinde diyar diyar savruluyor, yolunu kaybetmiş aşık gibi dolaşıyordu koca dünyayı.

En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitâre
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var…

Kendini buluyor genç bir kızının hazin öyküsünde
Mahşeri bir kalabalığın içinden o’na sesleniyor, çığlığı bu kalabalığın gürültüleri arasında süzülüp dağılıyordu;

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum…

Hayal miydi yoksa gerçek mi yaşadığı şeyler?
Yanıtsız binlerce soru ve çaresizliğin ortasında bir adam.
Adını koyamadığı bir duygu yiyip bitiriyordu o’nu
Çok nadir görüyor, gördüğü zamanlarda her hali aklının bir köşesinde yer ediyordu;

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun
Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
Biliyorum içinde bir sızı var
Bıçak ağzı gibi bir sızı var
Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan…

Her halini, hareketini kendine göre yoruyor, her birine başka anlamlar yüklüyordu.
Son zamanlarda genç kızda ki durgunluğu sezmişti,
Acaba sebebi neydi?
Onun derdi ile dertleniyor, neşesi ile neşe buluyordu.

Akşam üzeri olmuştu kafasını kaldırdı okula yaklaşmıştı, saatine baktı ve adımlarını hızlandırdı
Amacı okul çıkışına yetişmekti.
Kapıya geldiğinde
Öğrenciler dağılmış son kalan bir kaç tanesininde de çıkmak üzere olduğunu gördü
Onların arasında mı acaba? Diye dikkatlice baktı ama yoktu.
Geri döneceği sırada, nurdan bir ışık gibi parlayan suretiyle Sitâre’yi gördü kapıda
Elleri tutmaz, dili söylemez oldu
Dünya bir dolu çöldü gözlerinde,
O, bu çöllerde kayıp mecnun;

Kuzeyden güneye
Güneyden kuzeye
Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde
Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
Hiç aldırmadan benim esmer sevdama
Geviş getiriyorlar ufka bakarak.

Bir adım attı ileri doğru ve durdu şimdi tutunacak bir dal, uzatılacak bir el arıyordu
O an uzaklara çok uzaklara gitmek, saklanmak istedi
Milyonlarca duyguyu aynı anda yaşıyor, içinden çıkılmaz bir hale giriyordu.
Sinesinde onarılmaz yaralar, kılıç, ok, silah yarası değildi bunlar
Asla çaresi olmayan devasız yaralardı
Kendi açmıştı ve her geçen gün daha da kanıyordu.

Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum 
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum 
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif 
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum…

Aylar birbirini kovalamış zaman su gibi akıp geçmişti
Bir sonbahar gecesi odasında o eski yağ lambası yanıyor, kendisi lambanın loş ışığında çalışıyordu. Dudağından istemsizce şu sözler döküldü,
Sanki kendi söylemiyor başka biri kulağına fısıldıyor gibiydi;

Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî…

Çok eski bir gerçektir bu,
Aşktan ah çekme anlamına gelen ‘Ah Minel Aşk’, sevip de kavuşamayanların hikâyesini anlatır.

Şeyh Gâlib’in dizelerinden aklında kalmış bir kısımdı bunlar,
İstemsizce tekrarlaması ilgisini bu esere çekmeye yetmişti.
Okurken çok fazla dikkatini çekmemiş olması şuan rahatsızlık veriyordu.

Toparlandı, kafası dağılmıştı daha fazla devam etmemeye karar verdi.
Üzerinde ki ağırlığı kaldıramayacağını anladı ve yatmaya niyetlendi,
Yanan ışığa uzanıp eliyle söndürdü.

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum,
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum.

Anlatamıyordu da fakât gözlerinde ki ışığı görmüştü bir kere…

– Devam edecek.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

Nazmi Sancar Yıldırım

Hiç birşey değil, bir garip divâne desinler...

İlginizi Çekebilir

ENKAZ

234 Görüntüleme

0 yorum