MEHMET AKİF ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

27 Aralık 2016 0 yorum Denemeler-Makaleler 1077 Görüntüleme

 

Biz millet olarak sanatçılarımıza, düşünürlerimize hatta devlet adamlarımıza karşı hakikaten bir vefasızlık ve kadirbilmezlik örneği sergileyen ender milletlerdeniz.

Bu sözlerin yazarı aslında Türk sevdalısıdır. Ancak bu hâl içinde olmam bazı gerçekleri dile getirmeme engel değildir. Mehmet Akif Ersoy, maddi ve manevi varlığını milletine vakfetmiş değerli şair ve düşünce adamımızdır. İstiklâl Marşı şairimizin değerini sağlığında bilmediğimiz gibi ölümünden sonra da birçok asılsız tartışmayla ruhunu yaralamış, hatırasına saygısızlık etmiştik.

 

Bazılarımız onu ısrarla kendi düşüncemizin yörüngesine oturtmakta ısrar ediyor, bazılarımızsa onun aidiyetine atıfta bulunarak Türk olamayışından şikâyet ediyor, bazılarımız da Akif’in sahip olduğu ve savunduğu düşüncelerden hareketle onu gerici olmakla itham ediyorduk. Herkese göre bir Akif ama hepsinden önemlisi hepsinden muzdarip bir Akif. Çünkü M. Akif’in, gerek Akif’i yüceltmek için söylenen sözlere ihtiyacı olmadığı gibi onun şanına kendisini millet nazarında değersizleştirmeye yönelik sözlerden de hiçbir alel gelmez. Ne demişti Hürriyet Kasidesi’nde Namık Kemal” Cevher yere düşmekle sakıt olmaz kadr ü kıymetten” Akif’in kendi etrafında dönen tartışmalardan inanın kazanacağı ya da kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Ancak yeni nesillere onu tanıtmak, millî şairimizin vatanı ve milleti için kalbinin nasıl çarptığını anlatmak gerekmektedir. Milletimiz için yaptığı diğer hizmetler göz ardı edilse bile en azından millî marşımızın şairi olması tek başına bu saygıyı hak etmesine sebeptir.

Benim bu yazımda asıl üzerinde durmak istediğim mesele, Akif’in canından çok sevdiği vatanını bırakıp Mısır’da gönüllü sürgün olarak yaşamak zorunda kalmasıdır. Memleketin en sıkıntılı dönemlerinde Mustafa Kemal’in başlattığı Millî Mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geçen Akif, millî mücadelede belki de en önemli görevlerden birini icra etmişti. İstanbul Hükûmetinin din adına, padişah adına yaptığı propagandalarla milletin düşmana olan direncini kırmak ve Anadolu hareketine olan güvenini sarsmak için şiddetle çalıştığı bir dönemde Akif, gerek Ankara’da gerekse Anadolu’nun diğer bölgelerinde milletin zafere olan inancını pekiştirmiş ve düşmana karşı Mustafa Kemal’in yanında birlik olunması istemiştir. Yazdığı şiirler ve çıkardığı dergilerde (özellikle Sebilürreşad) milletin moralini canlı tutmaya çalışmış yer yer camilerde verdiği vaazlarda da bunu başarmıştır. Memleketin en karanlık günlerinde kaleme aldığı milli marşımızda kendisi zafere olan inancını hiç yitirmediğini milletin de ye’se (ümitsizliğe) düşmemesi gerektiğini vurgulamıştır:

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın

Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.

Akif’in, şiirlerinde ve düşüncelerinde öne çıkan iki teme vardır: ye’se düşmemek ve azim. Bu iki temaya kurtuluş için sıkı sıkıya bağlanmak gerektiğini her fırsatta dile getiren Akif, Safahat’ın Yedinci Kitabında “Yeis Yok” şiirini söyledikten sonra hemen ardından “Azimden Sonra Tevekkül” şiirini söyler[1].

Lakin, hani bir nefhası yok sende ümidin!

“ölmüş” mü dedin? Âh onu öldürmeli miydin?

Onsuz yürürüm dersen, emin ol ki yürünmez.

Yıllarca bakınsan bir ufak lem’a görünmez.

Mehmet Akif, daha birçok yerde ye’se düşmenin bize yakışmayacağına işaret eder. Mehmet Akif’in mısralarında sıkıca sarıldığı bir diğer erdem de “azim”dir. “Ye’is Yok” şiirinin ardından “Azimden Sonra Tevekkül” adlı şiirinde karanlıklardan kurtulmak için bütün inananları gayrete çağırır:

“…

-Allah’a dayandım! Diye sen çıkma yataktan…

Mana-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdân!

Ecdâdını zannetme asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahid

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid.

Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atalet”

Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meş’al-i tevhidi sönerdi

Kur’an duramaz, nezd-i İlahi’ye dönerdi.

“Dünya koşuyor” söz mü, beraber koşacaktın

Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın.

Mademki uyandın o medîd uykularından

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa kımıldan.

…”

Yukarıdaki alıntı yaptığımız şiirde de görüldüğü üzre tevekkülü yanlış yorumlayıp yatanlara çatan Akif, milleti gayrete gelmeye, azme davet etmektedir[2]. Şairin aynı temayı belki de daha da ateşin bir mizaçla kaleme aldığı şiiri Safahat’ın Hakkın Sesleri bölümünde yer alan “Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak” başlığı ile kaleme aldığı meşhur şiiridir. Bu şiirde Akif, geleceği karanlık görerek çalışmayı bırakanlara öfke kusmakta, milleti kendi tabiriyle “davranmaya” çağırmaktadır:

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

İstiklâl şairimiz memleketin kurtulmasında üzerine düşen vazifeyi sonuna kadar yapmış, 1923’te İstanbul’a dönmüştür. Ancak Akif için asıl sıkıntılı günler bundan sonra başlayacaktır. Memleketin kurtuluşunun ardından Cumhuriyet ilan edilmiş, Anadolu yeni bir kimliğe bürünmüştü. Akif’in cumhuriyete bakışı nasıldı, cumhuriyetin getirdiği yeni değerleri benimseyebilmiş miydi? Bu soruların cevabını verebilmek pek de mümkün görünmüyor. Ama arkadaşlarının naklettiklerine bakarsak Akif’in cumhuriyet rejimiyle ilgili bir sorunu yoktu. Mehmet Akif’in arkadaşlarından Şefik Kolaylı, 31 Aralık 1950’de Ankara’da Akif için düzenlenen bir toplantıda söz almış ve şunları söylemiştir:

Bir cumartesi günü idi. Yanında Fazlı Yegül de vardı. Yarın Mısır’a gideceğini ve arz-ı vedâa geldiğini söyledi. Çocuklarının tahsil ve terbiye çağı olduğunu, şimdi Mısır’a gitmekle çocuklarının tahsilinin sekteye uğraması muhtemel bulunduğunu ileri sürerek kararından vazgeçmesinde ısrar ettik. Âkif, büyük bir hüzün ve te’essür içinde dedi ki: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muâmele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.”

Şefik Kolaylı bu hatırayı anlatırken çok büyük bir heyecan ve te’essür içindeydi. Sanki o günü aynen yaşıyordu. İlave etti:

— Arkadaşlar, Âkif’e yobaz dediler, softa dediler, şapka giymemek için Mısır’a gitti dediler. Hayır arkadaşlar, hayır. Âkif, cumhuriyete inanmıştır. Âkif bu vatanın selametini ve bu memleketin yükselmesini herkesten çok istemiştir. Âkif, vatan sevgisini aile sevgisinin üstünde tutmuştur. Bir vatan haini gibi arkasında polis hafiyesi gezdirilmesine ve adım adım takip edilmesine tahammül edemediği için öz vatanını terk edip Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.”[3]

Şefik Kolaylı’nın yukarıdaki hatırayı nakletmesinden de anlıyoruz ki, Mehmet Akif cumhuriyetle sorunu olan bir aydın değildi. Belki kafasında düşündüğü gibi bir yönetim ve düzen oluşmamıştı ancak buna karşı da herhengi bir muhalif tavır sergileme gibi bir durumun içinde de olmamıştı. Hal böyleyken Akif, neden bir suçlu gibi takip ettirilmiş ve Mısır’a gitmesine sebep olunmuştu. Yine Akif’e reva görülen bu muameleden Atatürk’ün haberi var mıydı? Gerçekten bu soruların cevabını çok merak ediyorum.

Akif ister milliyetçi olsun ister İslamcı, bu milletin gönlünde ebedî yerini bulmuştur. Ancak, onu modern dünyanın karşısında bir softa olarak takdim etmek, öyle algılanması için çalışmak her şeyden önce millî marşımıza saygısızlıktır. Onun düşünceleri bugün için bazı çevrelerce kabul görmeyebilir. Ancak, her düşünce biraz da ileri sürüldüğü zamanın şartlarına göre değerlendirilmelidir. Akif, bazı ilerici zevatın dillendirdiği gibi körü körüne dine bağlı bir şair değildir. O taassuba da aşırı Batı taklitçiliğine de karşıydı. Bunu bir makalesinde şöyle ifade ediyordu:

“Eski eski olduğu için atılmaz, fenâ olursa atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz; iyi olursa alınır.[4]

Şu bir gerçek ki Akif, dindar bir insandı. İslam’a ve Kur’an’a sıkı sıkıya bağlıydı. Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntıların tek sebebinin bu dini iyi anlayıp, dine göre yaşamamaktan ileri geldiğini düşünürdü. Ancak Mehmet Akif, böyle düşünüyor ve inanıyor olsa bile Cumhuriyete açıktan cephe almamış yahut yazı ve şiirlerinde cumhuriyeti eleştiren düşünceler ileri sürmemiştir. Sırf onu dünyayı İslam çevresinde algılıyor ve sanatının merkezine dini koyuyor diye eleştirmek hatta hakarete varan ifadelerle saldırmak, ona yapılmış en büyük haksızlıktır. Hele daha yaşadığı yıllarda söylenmiş bazı sözler var ki buraya almadan geçemeyeceğim:

Osman Yüksel Serdengeçti, 31 Aralık 1967 tarihli Yeni İstanbul gazetesinde Hasan Basri Çantay’dan naklen şunları yazar: Çanakkale zaferinin yıldönümüdür. Zamanın meşhur şairi kürsüye geliyor, “maalesef” diyor, “Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına layık bir Türk şairi tarafından şiir yazılamadı. Çanakkale destanını yazan maalesef bir Türk değildir. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız.” diyor ve istemeye istemeye Akif’in şiirini okuyor. Merhum, bu hadiseyi duyuyor ve çok, pek çok müteessir oluyor; o kadar ki koskoca adam bir çocuk gibi ağlıyor. Çanakkale şehitlerinden onu ayırmak… “Sen Türk değilsin!” demek… Tahkir etmek… Akif’in en hassas teline dokunmak… Tam o sırada da gençliğinin kısm-ı âzamını (büyük kısmını) hamamda geçirmiş bir yazar CHP’nin resmi gazetesinde bir başmakale yazmış. Akif’e “Hadi git artık, sen kumda oyna!” demiş. Akif bunu da okuyor… ve artık Türkiye’de duramıyor.[5]

Mehmet Akif’in Arnavut asıllı oluşundan dolayı ona saldırmak, hatta Çanakkale şehitleri için yazılan, bugün dahi bu konuda yazılmış en iyi şiir olma hüviyetini koruyan “Çanakkale Şehitlerine” şiirini ona yakıştıramamak nasıl bir anlayışın ürünüdür. İstiklâl Marşı’nı, Çanakkale şehitlerine şiirini Akif’in yazması aslında belli çevrelerin içinde derin bir yara bırakmıştır. Zira onlar Akif gibi dini motif ve çizgileriyle tanınan, İslamcı bir şairin mısralarının milletimizin sembolü haline gelmesinden rahatsızlık duymuşlardır. Bu belki çekememekten, belki de yakıştıramamaktan kaynaklanıyor. Şu durumda bunun pek önemi yok. Ancak Akif, bu tavırların hiçbirini hak etmemiştir. O dosdoğru ve kendini, sanatını milletine adamış bir insandır. Akif’i böyle bilmeli ve bütün tartışmaların ve sınıflamaların, yakıştırmaların dışında tutmayı başarmalıyız. O her şeyden önce İstiklâl şairimizdir.

12/03/2012


[1] Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Haz. M. Ertuğrul Düzdağ), Gonca yay. İst. 1987

[2] a.g.e s.429

[3] Fahri Kutluay, “Aydınlatılan iki Mühim Sır, Sebilürreşad dergisi, c. 4, no.99, s. 374, Nisan 1951

[4] Eşref Edip, Mehmet Akif, Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları (haz. Fahrettin Gün), Beyan yay. İst. 2010, s. 293

[5] Dücane Cündioğlu, Âkif’e Dair, Kaknüs Yay. İst. 2005, s. 13

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum