KENDİ İNSANIMIZA DA GÜVENEMEYCEZ Mİ GAYRI?

17 Şubat 2014 0 yorum Yaşar VURAL bilgi@edebice.net 391 Görüntüleme

Bir kargo reklamında yaşlı teyzeye söyletilen bu söz, bizde bir zamanlar var olan “güven” duygusunu öyle etkili anlatıyor ki… Tanımadığı birine torunu için hediye veren teyzeye yanındakiler “Tanımıyon, etmiyon gı” deyince tonton ninemiz :“Kendi insanımıza da güvenemeyecek miyiz gayrı?” diyerek adeta içimizdeki yakınlığımızı dışa vuruverdi. Müziği ve kurgusuyla güzel hazırlanmış bir reklam kuşkusuz. Ama reklam da olsa bugün toplumdaki birbirine yabancılaşma olgusunu çok çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Aslında reklam “yakınlığa, güvene” vurgu yapsa da bende ne kadar “yabancılaştığımızı” çağrıştırıyor.

 

“Kendi insanımız” kavramı küçük ölçekli de düşünülebilir, geniş kapsamlı da. Bazen köyünüzün insanıdır, “kendi insanımız.” Bazen gurbette aynı ilin ya da ilçenindir. Yurt dışında da aynı ülkenin… bulunduğumuz yere göre anlamlar yükleyebiliriz bu kavrama. Fakat, hangi çapta ya da ölçekte kullanırsak kullanalım “kendi insanımız” olmaktan çıkardık insanımızı. Kendimizi merkeze alalı beri, bencilliğimizi büyüteli, kendi insanımızdaki “birliktelik ruhu”nu, kardeşlik bilincini küçülttük, hatta yitirdik. “kendi insanımız” tamlamasındaki “insanımız” sözcüğünü etkisizleştirip “kendi”mizi ön plana çıkarma gayreti içine girdik.

Kendi insanımız kavramında genellikle fiili bir yakınlıktan ziyade gönüllerde kurulan bir yakınlık kast edilirdi. Aynı coğrafyayı, aynı dili, aynı dini veyahut aynı göğü paylaşmanın getirdiği bir yakınlık, bir bağdı bu. Kardeş doğmadan kardeş olabilmenin sırrı da bu yakınlıkta gizliydi. Dili, dini, ırkı ne olursa olsun kardeşlik hukukunu tesis eden, gönüllere yerleştiren bir gizli dil, yazılı olmayan bir yazı vardı. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”in hem evlerde asılı hem de dimağlarda kazılı bir ikazı vardı. Dicle’nin kenarında yas tutan için Kızılırmak boyunca ağıt vardı, sızı vardı. Düğünlerde, deneklerde halaylar, horonlar vardı; ekmeğimizi bölüştüğümüz sofralarda kiminin çorbası kiminin tuzu vardı. Nesebine, mezhebine bakmadan memleket için kiminin parası kiminin duası vardı.

Kendi insanımıza bir şeyler oldu. En yakınımızdaki bile artık bize uzakken, ülkemizin farklı bölgelerinin insanları arasındaki anayasada tanımlı yapay “vatandaşlık” bağından başka zannederim artık bir bağ kalmadı. İnsanları birbirine kenetleyen akrabalık bağından bile güçlü olan gönül bağlarını çoktan koparmışız. Bitlis’in beş minaresini, Mardin Kalesi’nde dökülen liraları, Urfa’nın etrafındaki dumanlı dağları, Ordu’nun derelerini, Tombalacık Halime’yi, Kesik Çayırı ve daha binlerce türküyü söyleye söyleye yüzlerce yılda oluşturduğumuz “kardeşlik” bağını ne yazık ki, siyasi çekişmelerin, iç hesaplaşmaları çirkin diline kurban vermek üzereyiz. Ayrı dillerde konuşsak da aynı dilden konuşmayı başarabiliyorken, şimdi aynı dili konuşsak da aynı dilden konuşmaktan çok uzağız. Yüzleri örtülü vicdanları kararmış, neye inandıklarını bile bilmeyen bir sürü zavallı bölücü naralar atarak, sağı solu yakıyor, yıkıyor, milletin dişinden tırnağından arttırarak aldığı evini, dükkanını, kamyonunu, arabasını ateşe veriyor. Gece yüzlüler gece olunca,  gece gibi iniyorlar sokaklara, caddelere. Otobüsleri taşa tutuyor, otobüsün içinde kim var kim yok demeden yakıyorlar, yıkıyorlar. Yaşlı genç, çoluk çocuk, ayırmadan kinlerini kusuyorlar ellerindeki ateş saçan şişelerle. Demokrasinin kendilerine vermediği yakıp yıkma hakkını demokratik bir hakmış gibi kullanarak, her tarafta terör estirerek “barıştan, kardeşlikten” dem vuruyorlar sonra da.  Birliğime, düzenime balta indiren bu bölücülere “kendi insanımız” gözüyle bakabilmek elbette büyük bir meziyet ister. O, kadar engin gönüllü olmayı çok isterdim. Ama ne yazık ki, o görüntüleri izleyince bende uyana tek duygu “nefret” oluyor.

Ah teyzeciğim, sen o nur yüzünle “kendi insanımıza da güvenemeyecek miyiz gayrı?” diyorsun ya, inan yüreğim parçalanıyor. Kendi insanımızı artık nasıl tarif edeceğiz bilemedim. Kimi kendi insanımız sınıfına koyacağımıza da artık karar veremiyorum. Sonra şunu soruyorum: “Bunlar kendi insanımızsa eğer, bunca kötülüğü kendi insanlarına nasıl yaparlar?”

Kendi insanımıza güveneceğiz elbette. Güvenmeliyiz. Ama insanlara önce güven vermeliyiz. Çağımızın en çok ihtiyacı olan duygusu bence “güven” duygusudur. Birbirimize güvenmediğimiz için “söz”ün hükmünü hem yasal hem de toplumsal anlamda geçersiz kıldığımız için, senetlerin sepetlerin arkasına sığınır olduk. Söz ayağa düştü, göz yukarı çıktı. Göz tepeden bakınca her şeye kendine aşırı güven geldi ama kimseye güven vermedi. Hem ticari hem sosyal hayatta güven hep zedelendi. “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi yeğlerim” sözü güzel bir veciz söz olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmedi insanlara. Çıkar hesapları, menfaat ilişkileri, bencillik yok etti insanların birbirine olan güvenini. İnsanlara güvenmek değil güvenmemek öğüt verilir oldu ve dendi ki “ bu devirde babana bile güvenmeyeceksin!” Seni dünyaya getiren insana dahi güvenmemek üzerine geliştirilen ilişkilerin nihayetinde nasıl bir toplum oluşması beklenebilirdi ki! İşte sonuç ortada. Tuttuğunu koparan güçlü, gücünü gösteren üstün, parası olan saygın… Saygınlığın ve itibarın ölçüsü dürüstlük, erdemli olma, cesur ve cömert olma değil para ve güç oldu.

Teyzem soruyor: “Kendi insanımıza da güvenemeyecek miyiz gayrı?” O bu sorunun cevabını biliyor da, ya siz ne diyorsunuz, bu soruya: Kimler kendi insanımız ve kendi insanımız dediğinize güvenecek misiniz?

Yaşar Vural

17/02/2014

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum