GEÇMİŞTEN GELEN ÇOCUK

15 Aralık 2017 0 yorum Öykü 648 Görüntüleme

alone-666078_1920

Bir zamanlar kırmızı olan rengi artık soluk kirli pembe renge dönüşmüş olan eski yük kamyonu, egzozundan siyah dumanlar savurup son bir gayretle ileri atılarak uzaktaki ağaçlarının arasında görünmeye başlayan kasabaya doğru ilerliyordu. Kamyoncu sert ve bir haftalık sakallarını kaşıyıp bir eliyle direksiyonu diğer eliyle sürücü koltuğunun yanındaki koltukta duran kolileri tutmaya çalışırken başını çevirip kamyonun kasasındaki eşyaların üzerinde bulunan çocuğa kayıtsızca seslendi.

“Hey yy… Rahat mısın orada?”

“Ben iyiyim abi… Sen devam et.”

Güneşin yüzünü yeni göstermeye başladığı bu anda, soğuk bir sabah yeli kamyonun kasasındaki çocuğu üşüttü. Sonbaharın kendisini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde bu ova kasabasında sabah soğuğu işte böyle insanın içine işlerdi. Eylül artık bitmiş ekimin ilk günleri yaşanmaktaydı ve eski kamyon bazen toprak bazen bozuk asfalt olan yollarda ilerledikten sonra kasabanın neredeyse ilk evi denilebilecek, bahçesinde geniş ve yaşlı ceviz ağaçları bulunan bir evin önünde sert bir frenle durdu. Homurtuya benzeyen tuhaf bir ses çıkaran kamyon sarsıldı, arkada bulunan üşüyen çocuk da sarsıldı.

“İşte burası.”

“Burası değil mi?”

“Tabi burası… Kırk oldu belki bu evin önünden geçerim. Uzun zaman oldu Osman Dayı’yı görmeyeli. Ha geçenlerde Cuma’da gördüydüm gerçi. Neyse, selam söyle, kim diye sorarsa Kamyon Cemal de; o bilir.”

Sonra içten bir kahkaha attı Kamyon Cemal. Düşüncelere dalar gibi başını önüne eğdi bir anlığına. Sonra kamyonunu çalıştırdı. O homurtuya benzer ses yeniden duyuldu. Tam hareket edeceği esnada durdu, çocuğa döndü, belki de sadece laf olsun diye sordu:

“Osman Dayı senin neyin olur?”

Çocuk bir an tereddüt geçirdi. Bu sıradan soru adeta çocuğu sarsmıştı, ama yine de kısık bir sesle cevap verdi:

“Amcam”

Kamyoncu anlamamıştı.

“Neyin oluuur” diye bağırarak sorusunu tekrarladı.

Çocuk bu kez daha yüksek sesle cevap verdi.

“Amcam, amcam olur.”

Kamyon Cemal gözlerini kısarak çocuğa daha bir dikkatle baktı. Duyduğuna inanamamış gibiydi. Sonra:

“Dur bakalım… Yoksa sen… Sen Mustafa’nın oğlu musun?” diye sordu.

“Evet, Mustafa’nın oğluyum.”

Bu cevap birden kamyoncunun ilgisine çocuğa yöneltti.

“Allah Allah şu işe bak ya hu. Nerede o hayırsız baban?”

Çocuk kamyoncuya döndü, daha kısık bir sesle, belki de istemeden cevap verdi:

“Bir hafta önce rahmetli oldu.”

Kamyoncu bu cevapla birden tokat yemiş gibi sarsıldı. Elleri belki de farkında olmadan başına gitti.

“Vayy.. Mustafa’m vayy. Artis Mustafa, yakışıklı Mustafa…”

Kamyoncunun her halinden bu habere çok üzüldüğü belli oluyordu. Davranışları yapmacık değildi. Artık çocuğa yoldan aldığı birisi olarak bakmıyordu. Bakışlarında bir şefkat ve hüzün vardı şimdi. Bu hali çocuğun gözünden de kaçmamıştı.

“Tanır mıydınız babamı?”

“Tanımam mı be… Tanımam mı? Çocukluğumuz beraber geçti. En iyi arkadaşımdı, her şeyimdi, dostumdu. Demek öldü ha… Görüşemeden.”

Kamyoncu kamyonunu durdurdu. Belki de duyduğu haberin etkisinden olacak olduğu yerde kalmıştı. Kamyonun kapısını iki kez çarptıktan sonra kapattı, hava soğuktu, bahçe kapısının önündeydiler. Çocuk çantasından bir hırka çıkarıp sırtına geçirdi. Kamyoncu başı önde düşünceli bir şekilde çocuğa yaklaştı. “Annen Fatma…” diyecek oldu. Çocuk cümlesini bitirmeden cevap verdi.

“Birkaç yıl oldu onu da toprağa vereli…”

Kamyoncu bu cevapla bir kere daha yıkılmıştı sanki. Yere bakıyordu, düşünceli düşünceli sordu.

“Osman Dayı’nın yanına ziyarete geldin o zaman? Daha önce seni hiç görmedim buralarda, görsem tanırdım zaten”

Çocuk, bakışları yerde, sanki bir suçlu gibi konuştu:

“Mecburen geldim, başka gidecek yerim yok. Eğer kabul ederse amcamın yanında kalacağım bundan sonra. Anamın ailesinden kimseleri bilmem. Taa kaçıp evlendikleri günden beri küslerdi ailesiyle.”

Kamyoncu derin bir nefes aldı.

“Bilirim… Deden hiç affetmedi onları”

Çocuk ve kamyoncu bahçe kapısının önünde öylesine durmuş konuşmaya başlamışlardı. Çocuk hem şaşkındı hem de çekingendi. İlk defa geldiği bir yerde ilk defa göreceği bir insandan, amcasından şefkat bekleyecekti. Bu az rastlanır bir durumdu. Ya amcası onu istemezse, kapısından kovarsa ne yapacaktı? Bu babasının son isteğiydi. Amcasına gitmesini ve babasının yaşadığı her şeyi anlatmasını istemişti ondan. Babası hastalığının ağırlaştığı günlerde ona her şeyi anlatmıştı. Babasının vefatından sonra ise kirada oturdukları gecekondu mahallesindeki topu topu üç beş eşyayı satıp her şeyini şu valize doldurup buralara gelmişti. Kamyoncunun ilgisi ona biraz güven veriyordu, en azındın annesini ve babasını tanıyordu ve ona sıcak davranıyordu, bu da bir şeydi. Eve doğru baktı; ışıkları yanmıyordu. Uyuyorlardır herhalde diye düşündü.

“Evdedirler değil mi?”

“Evdedirler tabii. Nereye gidecekler”

“Işık yanmıyor da”

“Evdedirler.”

Çocuk çekingen bir ifadeyle baktı kamyoncuya, kamyoncu dostça gülümsedi.

“Bak sana ne anlatacağım. Çok şaşıracaksın… Bu kamyon var ya bu kamyon…”

“Eee…”

“Annenle babanı bu kamyonla ben kaçırmıştım”

“Gerçekten mi?”

“Hem de nasıl gerçek… Dinle anlatayım… Nasıl yağmur yağıyor… Sanırsın gök delinmiş… Aylardan ya aralık ya ocak… Aldık anneni gece yarısı… Herkesler uykuda… Ondan sonra bas gaza; get babam get… Arkamıza bile bakmadan çamurun içinden bata çıka onları taa Çukuryurt’a kadar götürdüm. Buradan üç dört saatlik yol… Hey gidi günler… Sabah ezanı okunurken onları İstanbul arabasına attım… Baban sıkı sıkıya tembih ettiydi aman kimseye söyleme diye… Arkalarından gidip bulmasınlar düşüncesiyle… Kimseye söylemedim. Nerden bilirdim, bu onu son görüşümmüş meğerse… Vay be… Demek öldü ha… İşte böyle evlat, yıllar sonra ilk defa sana söylüyorum. Sonra yaptığı işe şaşırmış gibi kendi kendine söylendi Kamyon Cemal: “Allah’ın işine bak yahu, ilk defa Mustafa’nın oğluna söylüyorum bunu.”

Çocuk da şaşırmıştı, kamyoncuya inanıp inanmamakta tereddüt eder gibiydi. Kamyoncu anladı çocuğun aklından geçenleri.

“Ulen essah söylüyorum… Yemin mi ettirecen bana, bu kamyondu onları götüren işte… Külüstür olduğuna bakma, hiç beni yolda bırakmadı… Tank gibidir maşallah”

“Sonra ne oldu?”

“Sonra sen olmuşsun ulen ne olacak başka.”

Çocuk:

“Burada ne oldu?”

“Burada ne olacak,  ortalık fena karıştı. Annenin babası Ziya Amca bakmadık delik bırakmadı, her yere adam saldı… Tilki deliğine varana kadar aradılar; yok, yok, yok!… Bulamadılar tabii. Benim rahmetli babam da Ziya Amca’nın yakın arkadaşıydı. Akşamları kahveden gelir, “tek başına yapamaz; mutlaka bi eşşeoğlu eşek yardım etmiştir onlara” deyip deyip söylenir; kendine dert ederdi. “Sana ne” derdim içimden babama, “kaçıp gitmişler işte; tasası sana mı düştü?” O zamanlar saygı vardı be oğlum, babanın yanında ne ayağını uzatabilirdin ne de lafının üstüne laf söyleyebilirdin. Neyse… Nerden bilsin aradığı eşşeoğlu eşeğin kendi oğlu olduğunu… İşte öyle çok sonraları İstanbul’dalarmış diye bir söylenti duyuldu. Askere giden Kara Mehmet’in oğlu görmüş lafta… O da saf bi oğlan kimse inanmadı benden gayrı… Benzetmişsindir deyip geçtiler; hepten unutuldu gitti… Bu Osman amcanı da çok sıkıştırdılar sen yerini bilirsin diye. Ne de olsa kardeşi… Adam toplayıp dövdüler; gık etmedi… Sonra hiç görmediler birbirlerini… Zaten kim gördü ki Mustafa’yı ondan sonra…”

“Hiç görmediler mi birbirlerini?”

“Burası küçük yer, Osman Amca iki gün ilçeye gitse haberimiz olur… Hiç sanmam taa İstanbul’a kadar gittiğini.”

“Belki babam buralara gelmiştir.”

“Belki, kim bilir”

“Hem anam hem babam çok özlerlerdi buraları.”

“Özlenmez mi?”

“Anamın birkaç fotoğrafı vardı, sandıktan çıkarırdı bazen; bakar bakar ağlar sonra yerine koyardı”

“Ne zor şey be!”

Bu sırada her ikisi de Osman Amca’nın evinin ışığının yandığını fark ettiler. Çocuk derin bir iç çekti. Kamyon Cemal bir eve bir çocuğa baktı. Çocuk:

“Cemal Amca, sen babamın dostuydun, senden bir şey istesem yapar mısın?”

“Olur, neymiş?”

“Osman amcamın yanına beraber gidelim.”

Kamyon Cemal ne diyebilirdi ki. Onun da geçmişinden gelen bu çocuğa el uzatmayacaktı da ne yapacaktı. Olur dercesine başını salladı. Bir süre hiç konuşmadan beklediler. Güneş kızıl ufukta yavaş yavaş yükselirken ilk adımı çocuk attı bahçe kapısına doğru. Kamyon Cemal düşünceli düşünceli yere bakmaktaydı. Az önce tanıştığı bir çocuğa geçmişinin gizli kalmış sırlarını anlatan bu hantal ve kaba görünüşlü ama sevgi dolu bir kalp taşıyan bu adam çocuğun valizini sırtladı. Çocuk ilk adımı attı bahçeye; onu kamyoncunun gölgesi izledi.  Adımları geri geri giden bu iki insanın zayıf adımları evin kapısının önünde kesildi. Sanki birilerini ürkütmek istemiyormuşçasına adımları yavaş, sessiz ve tedirgindi. Ne ile karşılaşacaklarını bilememenin verdiği bir haldi bu.

Çocuk küçük bir tereddütten sonra kapıya vurdu, sonra bir daha. İkincisi birincisinden daha güçlü ve kararlıydı. İçerden bir ses geldi ancak ne dendiğini anlamadılar. Ardından bir terlik şıpırtısı duyuldu ve çizgili pijamasıyla Osman Amca karşılarındaydı işte.

İlk önce Kamyon Cemal’i fark etti kocaman cüssesiyle, sonra çelimsiz zayıf çocuğu gördü.  Yüzünde henüz uyanmış bir insanın ifadesi ve biraz da şaşkınlık vardı. Çocuğu baştan aşağı süzdükten sonra tekrar kamyoncuya baktı.

“Hayırdır inşallah Cemal, sabah sabah… Kötü bir şey mi oldu?”

Kötü mü, yoksa iyi miydi bu? Kendisi karar verecekti öğrendiği zaman. Kamyoncu çocuğa baktı. Çocuk sarı, yıpranmış bir zarfı Osman Amca’ya uzattı. Kararsızlıkla mektubu alan Osman Amca zarfın üzerine baktı, isim yoktu. Mektubu açtı; okumaya başladı. Okudukça yüzü değişiyor; kah ağlamakla oluyor; bazen gülümsüyordu.

 

Osman abim.

            Bu mektubu sana getiren çocuk benim oğlum Ahmet’tir. Eğer bu mektubu aldıysan ve okuyorsan bil ki artık ben bu dünyada değilim. Oğlum artık sana emanet, senden başka şu fani âlemde kimsem yoktur. Sana bir yük daha yüklediğimi biliyorum, ama sen benim abim değil misin? Kardeşlik böyle günler için değil midir?

            Çok hatalar ettim, yanlış kararlar aldım. Evimden, barkımdan, sevdiğim insanlardan ayrı düştüm; hep özlemler içinde yaşadım.  Hayatım bir kaçak gibi gizlenerek geçti, ne gün gördüm ne rahat edebildim.

            Sevdiğim için bunlara katlandım. Şimdi benden sana kalan tek emanetim olan oğlumu, en çok özlediğim insana emanet ediyorum.

            Oğluma sahip çık, o iyi bir çocuktur; sana karşı gelmez, sözünden çıkmaz.

            Hakkını helal et…                                                                                                                                                                                KARDEŞİN MUSTAFA

 

Başını kaldırdı Osman Amca. Bakıştılar… Bakışlar birbiriyle çarpıştı. Göz göze geldiler. Birinde teslimiyet, birinde merak, birinde acı ve merhamet vardı. Osman Amca kollarını açtı, bir babanın oğlunu kucaklaması gibi çocuğu kucakladı.

Osman Amca bir kardeşi kaybetmenin hüznü ve bir evlada kavuşmanın hasretiyle sarıldı çocuğa. Çocuk, babasına sarılmış gibi hissetti o anda.

Kamyon Cemal gözyaşlarının görülmemesi için “hadi selametle” deyip kamyonuna koştu. Bir dostu kaybetmenin hüznüyle ayakları dolana dolana kamyonuna kendini zor attı.

 

***

Bir zamanlar rengi kırmızı olan eski kamyon kasabanın tozlu yollarından ilerlerken Kamyon Cemal bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da kaderin kendisine oynadığı bu garip cilveyi düşünüp düşünüp gülümsüyor; arada kendi kendine konuşuyordu.

“Gören deli diyecek yahu, hem gülüp hem ağlıyorum. Yaşlanmışız… Demek Mustafa öldü ha… Hey gidi zalım dünya!”

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum