GÜNDEN ÖTE

29 Mart 2017 0 yorum Genel 606 Görüntüleme

 

Muharrem DAYANÇ’a ithafen…

 

Günler, eksilen takvim yaprakları misali birbirini kovalarcasına okunulup bırakılıyordu bir kenara.Geç kalınmışlığından feyz alınıp erken varılan günler iyi bilirler ki, demini alan saatler aksayamaz yarına.Zaman diri biri gibi durur karşıda, geçmez.Sen onu ağırlamazsan,doldurmazsan içini, gününe gün ekleyerek eksilirsin! O günlerden biriydi.Durup soluklanırken dönüp baktım kendime.Nasıl uyanıyordum, hiç uyuyor muydum ya da? Dünümü günüme ekleyerek nasıl besliyordum yarınlarımı? Sustum.Yazarak konuşmak gibisine rastlamamıştım.Yine en iyi bildiğim şeyi yapacak,satırlarımı konuşturacaktım.Bugünü anlatacaktım onlara.Zamanın geçmesine karşılık,geçirecektim içimden tüm dize getirilemeyenlerin düze çıkmaz diz çöküşlerini…

Koşarak uzaklaştım kendimden.Duraksamadı adımlarım, hızlıca ilerledim.Çoğu kişiyi tanımıyordum selam satıp selam almadı çehrem. Kat merdivenlerini tırmanırken de geçiyordu aklımdan.Aşina olduğum bir ders fakat okula bir hafta geç başlamam sebebiyle ilk kez karşılaşılacak bir eğitimci.Sınıfa girdim, epey karşılaşılmıştı. Ön sıraların ağırladığı o kısa süreli arkadaş kurma çabalarına tank olduktan sonra kendime münasip bir yer buldum, oturdum.Sabırsız bekleyiş başlamıştı. Gelen hoca bana ne katacaktı? Şüphesiz çok şey… Kaldı ki, üniversiteye geliş amacım da bu bölümün bana çok şey katacağına inandığım için değil miydi? Bekleyişi sona erdiren bir suret belirdi.Uzun boylu,saçındaki her akın hakkını fazlasıyla vermiş gibi duran bir adam.Ders fiilen başlamıştı. Yoklamalar alındı, kısmen tanışıldı. Zaman sonra.. ‘’ Şiir okumak isteyen var mı? ‘’ diye soruldu sınıfa, yanıt alınamadı.İrkildim,konuşmalıydım.Beni susturmayan bir şeyler olmalıydı geçmiş yol haritamda. Bir ses daha : ‘ Yok mu kendi yazılarından ya da ben bu şiiri okumak istiyorum diyen ?’ İçim kıpır kıpırdı.Doğru yerdeydim.Buna bir kez daha inandım. Ama susmalıydım, doğru yerse de yanlış zamandı.Kendimi ifade edebilmek adına, doğru adreste zamanı ıskalamalıydım.Derken, Nazım Hikmet’ten bir şiirdir, okunmaya başladı.Çoğumuzun aşina olduğu ya da ısrarla benliğinden reddettiği bu isim, günümüze, görüşümüze kimine doğru kimine yanlış görünse de bana hep bir gerçeği hatırlatıyor: Kandığımıza inanıyoruz! Evet, altını aramıyoruz, söylenenleri söylenti olduğuna ihtimal vermeden araştırıp düşünmeden saf çatışmaların bulanık çamurları kesiliveriyoruz. Yanlış düşünüyorsak bile buna karşımızdakini de inandırmaya çalışıp, çabalıyor kendi fikrimiz olmaktan çıkarıyor ve her seferinde bencilliğimize susayıp, doğru bildiklerimizin doğurduğu yanlışlarla savunmamıza ket vuruyoruz. Ben bunları aklımın odalarından geçiredurayım, an geçmiyor, bir yorum geliyor : ‘’ Nazım Hikmet bizden biri olsaydı Atatürk onu da korurdu. Siz bana not vereceksiniz diye ben düşündüklerimden vazgeçmem. Bana sırf not vereceksiniz diye savunmamdan vazgeçersem, oduna da kömüre de oy veririm!’’ Oduna kömüre oy vermek…                   Nedendir bilmem, arkadaşımın savunmasından bu cümleyi çektim aldım birden.Nedeni kolay görünüyor esasında. Tam da birkaç satır önce değinmiştim buna.Söylediklerimizin ayakları yere basmıyor,dolduramıyoruz arkasını.Hocamın benimle aynı fikirde olduğunu sarfettiği cümlelerden anlamam uzun sürmüyor. ‘’ Oduna kömüre oy vereni değil, oduna kömüre muhtaç edenleri tartışacaksak, sabaha kadar konuşabiliriz seninle.’’ Ne yerinde bir cümleydi. Konuşulanların ardı arkası kesilmiyordu.Hocamızı aşağı çektiğini sanan bazı arkadaşlarımız tarafından, argo tabirle kendisine gaz verilen arkadaşım konuşuyor, boşa kürek sallıyordu.Kendisi çoktan boğulmuştu halbuki. Düşüncelerine saygı duyuyorum fakat söz konusu bir eğitimciyse, vaktini sana ayırıp, her çabana rağmen sana saygı duyuyor, seni dinliyorsa orada duracaksın arkadaşım! Fikirlerini dilediğince başkalarının yüzüne hüzün giydirmeye gayret etmedikçe savunabilirsin. Amma velakin sözünü meclisten içeri savurup, söylediğinin aksini duyduğunda duruma gayri münasip yaklaşırsan; yanlışsındır, yanılırsın. Söz meclisten içeri olunca, meclis susar mı ? Bir kişiyi aşağı çekmek için elinden geleni yaparsan, ‘vay be ne cesaret’ derler arkandan.Sonra ne mi olur? Susar karşındaki,ispata gerek duymaz. Murathan Mungan der ki: ‘’ Söyleyecek sözün çokluğu insanı dilsiz bırakır. Tıkanır kalırsınız.Haklılığın suskunluğu hiçbir şeye benzemez.’’           An sonra kısmi bir sessizlik çöküyor sınıfa.Yüzlerine bakıyorum da, neye uğradıklarını şaşırmış gibiler.Kimi hala bu bölüme rastgelen bir seçimle geldiğini ustalıkla yansıtıyor. Oysa ben bulunduğum yerden öylesine memnunum ki, hedeflerim doğrultusunda ilerlemek adına, gerçekleştirmek istediğim faaliyetler ve başarılı bir öğrenim hayatım için olanca gücümle çabalamalıyım.Ait olduğum bu bölümden sahip olacağım bir meslek edinirsem şayet, bunca yıldır edebiyata olan meftunluğuma müteşekkir olacağım.Bu kapıdan ekmek yiyemezsem yine yazacağım,kendimle konuşacağım.İyi, hoş, güzel hayaller de, hayata geçirebilmek için şimdi derse odaklanmalıyım.Bir buçuk saat boyunca hiç kalkmadan oturup, dersle ilgilenip aynı zamanda bu kadar düşünebilmek şaşırtıcı bulunabilir. Aynı anda iki işle uğraşılmaz derler fakat kişi tanır kendini.Dışarıdan bakmazsa kendine aynada gördüğü tebessüme selam veremez, çift suret bırakır geriye.Çok konuşuyorum, seneler evvel kabullenmiştim bunu. Yazıyor olmama bağlıyorum; yazmazsam içimi dışıma çıkaramam, tek bir suret kalır geriye, konuşamam… Derse odaklandım,yapmam gereken tek şeyin bu olduğuna inanarak. En azından şuan için. Yeni adıyla Modern Türk Edebiyatı’na küçük çapta bir giriş yaptık.Modern Türk Edebiyatı’nın tabir-i caizse eş anlamlılarından, bu döneme neden öyle isimler verildiğinden ve bu isimlerin neden yer edinemeyip başka kelimelerle adlandırıldığından konuştuk, tartıştık.Farklı arayışlar peşinde olup, düşüncelerini o kalıba sığdırmaya çalışan dönemin söz konusu durumla muhatap kesimlerinin edebiyatımızı böyle bir yaklaşımla ele alıp, düzenin hala oturtulmamış olmasından yakınıp farklı kulvarlarda görünse de aynı çatı altında ismen olmasa da ortak bir değere sahip olduğumuzu öğrendim. Öğrendikçe, hiçbir şey bilmediğimin ayrımına vardım.Lügatıma daha çok şey ekleyecek olmanı verdiği o müthiş tarifle yoluma devam ettim, dinledim.Dönemi; yer, zaman,insan ve kaynak olarak ele aldık.Diğer dönemlerde de bunun sağlamasını yaptık.Şahsım adına söyleyebilirim ki, daha kalıcı oldu, yöntem başarılıydı. Akabinde notlar tutuldu,ödevler verildi.Ders için alınması gereken kitaplardan söz ettik. Yeni Türk Edebiyatı’na giriş kitabının üçüncü, dördüncü,beşinci ünitelerinde işlenen konulardan sorumlu tutulduk. Ders bitmek üzereydi,öyle ki herkes kendi arasında konuşuyor, yerinden kalkmaya hazırlanıyordu.Üzerinde binlerce nefesin yürüdüğü mavi bir danstı ki, o dansta çoğu kişi birbirine eşlik edecek, emin adımlarla kaybolacaktı gözden.Öyle de oldu, sınıf suretlerden arınıyordu.Kalktım, hocamızın adını henüz bilmiyordum.Çareyi kendisini takip etmekte buldum.Odasına girdi,arkasından gittim.Kapıyı tıklayarak: ‘’Rahatsız etmiyorsam, gelebilir miyim?’’ dedim ve aldığım olumlu cevap karşısında içeri girip,oturdum.Hayatım boyunca, okumaktan ve yazmaktan bahsetmek dışında hiçbir şey beni bu denli heyecanlandıramadığının kanaatindeydim.Hemen söze atıldım, hocam tarafından da anlayışla karşılanmanın verdiği mutluluk beni derhal konuşmaya itti.Kendimi tanıtmakla koyuldum işe. Sonra yazmaya olan tutkunluğumdan bahsettim. O kadar heyecanlıydım ki, bu nasıl bir histi böyle.Her seferinde ilk heyecanın emanet gibi durması dilime hakim olamayışımın gerekçelerinden biriydi. Bir çırpıda anlattım, hızlıca sıraladım cümleleri.Affola!

Evet, yazıyordum; dokuz yıl olmuştu.Yazılarımı tek bir çatı altında toplamayı diledim.Bir hayaldi -di’li geçti.Bir hedef şimdi, bir amaç.Şairler ve yazalar kendilerini geliştirmek adına uyguladıkları bir yöntemi gündeme getirdim.Kendilerine bir kelime seçer, o kelime hakkındaki fikirlerini yazarlarmış.Lisedeyken Edebiyat Öğretmeni’mden duymuştum.Bu yöntemin bendeki son örneği ‘ vefa’ idi. Cümlemi sıraladıktan sonra hocamızın yüzündeki tebessüme şahit oldum, mutluydum. Bana adım gibi bildiğim bir şey söyledi : ‘’ Yazmayı bırakma, sen onu bırakmazsan o seni bırakmaz.’’ Bu sözü her duyduğumda, aklım Elif Şafak’ın ir yazısından alıntı yapar hemen : ‘’Saatler, haftalar,aylar, seneler boyu aşkla, muhabbetle, özenle,sabırla,sebatla,tutkuyla didinmek, iğneyle kuyu kazar gibi satır satır, sayfa sayfa çalışmak-çalışmak-çalışmak demektir.Bu işin %15’i kabiliyetse %85’i emektir.’’ Söyler misiniz şimdi, bunu harfiyen yaşayan bir insan yazmayı bırakabilir mi ? Haydi o bıraktı diyelim, gözü kurur mu o sayfaların? Ez-cümle : Yazmak yaşamak, yaşamak yazmak olmalı… Hocamın o sözüne karşılık içini doldurmak adına bana bir kelime vermesini istedim ki, lügatımda hayat bulsun.Anlaşıldım.Hocam hiç tereddütsüz, bana ‘bugün’ü yaz dedi. O an düşünmeye başlamıştım bile.Teşekkür ederek ayrıldım odadan.

Hızlı adımlarla fakülteden ayrılırken kendime sorduğum tek şey : Bugün bana ne katmıştı ? Düşündüm… Çığlık bozması bir sessizliğin dilinden düşer gibi, içer gibi yeminimi anlattı içim; kalıp bozması bir gerekçenin satırlara nasıl devrildiğini.Gerekçem, geçen her günün bugünü anlatmasaydı,uyandırmasıydı dünü, yarına toz kondurmamak adına susmasıydı saatlerin.Gerekçem, bugünü yazdırmaktı kaleme, dilini kanatmamaktı sayfaların, öteki güne kafa tutarak berikini küstürmekti kendine…

Kendi kendime böyle derde düşeli beri belki de kentime uzak bir yerde tüm bugünlerin o cam kenarındaki sol kötürüm hallerine, kim bilir belki de gecenin bu saatinde hiç üşenmeden benimle birlikte olan harflerimin sırayı bozmaz hallerine kimlik kadar gerekli bir cümle : Dün anladığımsa, bugün gelecek zamanların tekil adıdır!

Saygıdeğer Hocam, Prof. Dr. Muharrem DAYANÇ’a, bizlere – öğrencilerine- araladığı kapıyı bir kez dahi duvar etmediği için şükranlarımı sunuyor ve ekliyorum; açtığınız yolda, nice satırlarda kaleme kelam ettirmek dileğiyle. Minnet ve saygıyla…

08.10.2012

ESKİŞEHİR

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum