Onu Anlatıyorum – 4

22 Mart 2017 0 yorum Denemeler-Makaleler , Öykü 516 Görüntüleme

(Pastörizasyona ve Sterilizasyona Uğramış Meyve Suları Çir Hoşafı Kadar Tatlı Olmaz)

kayisi-hosafi

Geceden boğazına oturmuş olan yangın biçilmek üzere olan ekinin yanışını aratmayacak kadar acı veriyordu O’na. Öyle ki Karakaya’nın önündeki arkı dolduracak kadar terkos içse gene yangını sönmeyecekti. İlle de köyünün suyu olacaktı demek ki. Bu düşüncelerle seçim öncesi alelacele yapılmış kaldırımda ilerliyordu. Bedeni kaldırımda yürüyordu amma ruhu çoktan köye varmıştı.  Davarın – malın, kedinin – köpeğin ağzının değdiği bereketli su olacaktı…

Oğsarı’nın suyu durdukça biraz yosunlanırdı. Bu yüzden bidonda çok bekletilmezdi ama şebekeye bağlanan tek su bu olduğu için erişilmesi en kolay su buydu. Köyünde, uzak yakın pek çok yerde çeşmeler vardı ve bunlar ya yaptıranların adlarıyla ya da kuruldukları mevkilerin adlarıyla anılırlardı. O ise en çok Musluk denilen çeşmeyi severdi. Bu çeşme evine en yakın çeşme olmakla birlikte çayı en güzel çıkan çeşmeydi aynı zamanda. Eski okulun önünde kurulduğu zaman diğer çeşmelerden farklı olarak ucuna bir musluk bağlanmıştı ve buradaki su akara gitmezdi. Öyle ya okul medeniyet demekti, okulun önüne kurulan çeşme de medeni olacaktı… Zamanla köyün dışına çok katlı yeni okul binası yapıldı. Eski okul terk edildi ve zamanla viran kaldı. Musluk da terk edildi haliyle… Eski okulda dönem dönem mevsimlik sığır güden cingan aileler kalırdı ama onlardan da değil okula önem vermelerini beklemek kendi üst başlarına bile önem vermeleri beklenmezdi ki… Musluğun önce çeşmesi dağıldı; sonra musluğu söküldü. Daha sonra borusu kısaltıldı ve daha yukarı çekildi. Ucunda musluk olmayan ve artık bir çeşmeye benzemeyen Musluk yıllarca aktı durdu… Yerin bağrından çıkan bir boruyla suya muhtaç dudakları çatlamaktan kurtardı. Sayısız kurbağanın hayat alanı oldu. Günler geçti Musluk da soğuldu…  Boru dolusu akan suyu, dana örmesi kalınlığında akmaya başladı, daha sonra elektrik teli gibi akmaya başladı; en sonundaysa sırıma ipine döndü hali. Musluğun suyu kesildi kesilecek halde hep aktı, aktı, aktı… Acelesi olanlar ondan su doldurmaz oldular; zaten şebeke de döşenmişti köye. Salma sulama sistemiyle çalışan şebeke suyu epey iş görüyordu. Oğsarı kaynaktan fışkıran su pompayla köyün altına basılırdı. Oradan köyün en yüksek yeri olan Kabaktepe’ye basılan suyla gece sabaha kadar deppoy dolar; bekçinin sabah suyu salması ile deppoydan salınan su bitene kadar köylü suya kavuşur, bidonlarını doldururdu. Musluğun başınıysa O’nun gibi müptelalar beklerdi. Musluk soğulmuş muydu küsmüş müydü bilinmez; ancak bir elin parmaklarından daha az sayıdaki tiryakisinin hatrına yaşadığı iddia edilebilirdi. Evet, bozkırda suyun da tiryakisi olunuyordu işte.

Suyun tiryakisi, aslında Musluğun tiryakisi, boğazında yangınlarla kaldırımda yürümeye devam ediyordu. Sağ ayağını oynak döşenmiş bir taşa basınca taşın altına girmiş su üstüne sıçradı. Sudan kaçayım derken sol ayağını farkında olmadan daha oynak olan bir taşın ön kısmına basmıştı. Can havliyle öne çektiği sağ ayağı taşın havaya kalkmış olan arka kısmına takıldı. Ne olduğunu anlayamadan kendini yerde buldu. Ağlayacak gibiydi. Boğazındaki yanığı dindirmeyen bu şehir doğru düzgün yolda bile yürütmüyordu işte. Anca pis suyu gelir konardı üstüne. Oysa köyü öyle miydi? Değil çeşmelerini; köyündeki her taşın yerini bile bilirdi O. Hem köyde hiçbir taş çölme takmazdı adama. Çölme takması muhtemel görülen taşlar, zamanında ahaliyi düşünenlerce ya yerinden sökülmüş ya da zarar veremez hale getirilmişti köyde. Yerden kalkmak istemedi. Belki oturup ağlamak, Allah’a değil ama feleğe isyan etmek lazımdı şimdi. İsyan etse ne ki? Bu şehirde feleğe isyanı duyan olmasını bırak, insan ölse toprağa kömen olmazdı. Kalk, dedi kendine. Öyle ya, oturup kaldığın şu taş üstü, köyünde bağdaş kurup rahatça oturduğun öz toprağın değil!

Kalktı. Üstü başı umrunda değildi. Umrunda olan tek şey boğazındaki kuru tiken alevi gibi yanan alevdi. Yürüdüğü kaldırımın devamında bi pastane vardı. Normalde yaya geçidi olması gereken yerden karşıya geçerken geçiş üstünlüğünü kendinde gören bir arabanın üstüne gelmesi yüzünden şaha kalkmış at gibi geçti. Araba iyi sıyırmıştı. Kendini güvende göründe arkasına döndü okkalı bir küfür savurdu. Arabayı süren adam el frenini çekti, sert bi duruş yaptı. Kafasını camdan çıkarıp aynı nispette okkalı bir küfürle mukabele etti. Sonra badanaj ederek bastı gitti. Plakası da yabancı şerefsizin, diye düşündü. Buralı olsa neyseydi. Mesela O’nun köyünde yabancılar böyle hareketler asla yapamazdı. Gerçi O’nun köyünde kimse böyle hareketler yapmazdı ya…

Sinir hali dinmemiş halde pastanenin önüne geldi. Pastanenin önünde kaldırımın dükkana yakın kısmını işgal etmiş bi meyve suyu makinesi vardı. Üstüne düşen yağmur damlalarının toza bulanmasıyla desenlenmiş olan meyve suyu makinesinde bi kırmızı bi de sarı meyve suyu vardı. Bunlar, pancar moturu gibi bi sistemle yukarıdan aşağı dönüp duruyor; şelalemsi bir görüntü sergiliyordu. Makine temiz olsa belki biraz daha çekici olabilirdi bu görüntü. O esnada onun makineye baktığını gören bir delikanlı yanına yaklaştı. Bebenin kulağının önünde saçlarının uçurum gibi bittiği yerde sakalları yeni yeni çıkıyordu. Dudağının üstüyle sivri burnunun arasında ise incecik tüylerden oluşmuş bir siyahlık vardı. Beline ters yüzünü bağladığı önlüğün normal yüzünün daha kirli olduğu belli oluyordu. Bebeden bi bardak sarı meyve suyu istedi. Makinenin üstünde gördüğü 2 TL ibaresine uyarak, 2 lirayı bebenin avcuna bırakarak yoluna devam etti.

Aldığı kayısı suyu normal su bardağından biraz daha büyükçeydi. Dışı karton içi laylon gibi bir şey olan bu bardak dudağa yaslanınca hastanede doktorun boğaza soktuğu dondurma çıbığı kadar kötü bir tat veriyordu. Bi yudum çektiği kayısı suyunu sevmedi. Dibindeki sigara izmaritlerinden toprağı görünmeyen bir ağacın olduğu yöne boca etti kayısı suyunu. Karton ve laylon karışımı bardak elinde kalmıştı. Bardağın renkli yapısı dikkatini çekmişti. Biraz daha yüzüne yaklaştırıp okumaya başladı: KAY-SU, Konsantreden Üretilmiştir, Türk Gıda Kodeksi’ne Uygundur, Konsantre Hali Pastörizasyon ve Sterilizasyona Uğratılmıştır, Hiçbir Koruyucu Madde İçermemektedir, İçeriğe Eklenen Su İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkındaki Yönetmeliğe Uygundur, 250 ml…

Yanından geçmekte olan kağıt toplayıcısının turuncu ham made çuvalına elindeki KAY-SU bardağını fırlattı. Kirli önlüklü çocuk ona rengi griye dönmüş bir beyaz poşetten aldığı sarı bardakla vermişti kayısı suyunu. Demek ki vişne suyu alsa, o bebe makinenin yanındaki kırmızı bardaklardan biriyle verecekti. Acaba kırmızı bardakta da VİŞ-SU mu yazıyordu? VİŞ-SU, KAY-SU…

Kayısı suyu da neydi ki? Onun bildiği kayısı hoşafı vardı bi. En doğalı oydu. Ona da kayısı suyu ne denmezdi. Çir hoşafı denirdi. Yazın kayısılar olunca bağdan ya da bahçeden boya guvalarıyla ya da yağ tenekeleriyle toplanan kayısılar eve gelince reçellik veya çirlik olarak ayrılırdı. Şekerpareler daha tatlı olduğu için genelde reçellikti onlar. Kayısılar hamarat ellerle ikiye bölünürdü. Çekirdekleri de tatlıysa bebelere kırdırılır ya reçelin içine atılır ya da tatlıların üzerine serpilmek üzere saklanırdı. Tabii bebelerden kalırsa…

Reçellik sıfatına nail olamamış kayısılar da yine ikiye ayrılır ama hemen işleme alınmazdı. Kazın – gülünün, tavuğun – cücüğün ulaşamayacağı yüksek kaşlara, garaörtü damlara yahut kırmızı kiremitlere bi sofraltıyla serilirdi. Bunlar mevsimin sıcağından dolayı iki güne tamtakır olurdu. Önce buruşurlar sonra kararır iyice kururlardı. Kurusunu ağzına aldın mı lastik gibi sündürerek yerdin. O sene baharın don olmadıysa, dalları tolu vurmadıysa ya da dallar çiçeğe geç durup zerdeliler piç olmadıysa uşak kayısıya çire doyardı temelli. Zaten ne vardı ki O’nun köyünde? Cevizle kayısı işte. Birkaç çeşit daha olurdu ama en sağlam bunlardı.

Kaşa ya da dama serilen kayısıyı talaz vurursa al başına işi. Talaz ya alır yere çalardı karıların bütün emeğini ya da tozla toprakla doldururdu çirin içine. Ondan sonra uğraş dur. Toz yemiş çirle yapılan kayısı kışın bişince topraksı topraksı kokardı. Onun için çirin başını beklemek de lazımdı. Kuruyan deneler ters çevrilirdi. En sonunda iyice kuruyanlar kurtlanmasın diye özenle saklanırdı.

Gayrı kışın içecek olmadığında mı ya da bi cenazede mi nerde olursa suda kaynatılan çir özünü suya verir hoşaf olurdu işte. İmkan dahilinde şeker alılırsa atılırdı içine. Kaynayınca kendi kendine soğur. Buzdolabı varsa buzdolabına yoksa en soğuk odaya bırakılırdı. Yemek zamanı çiçek desenli çinkio taslarla sofraya konurdu. Önce kaşıkla sonra da dene bitince kafaya dikilerek içilirdi…

O, tozdan topraktan sıyrılıp eve geldiğinde sofraya bağdaşla çöker; bismillah çeker çekmez hoşaf tasının birini önüne alırdı. Denesine menesine bakmadan tası kafaya dikerdi. Taa ki anası tası elinden alana kadar. Anası ekmek yesin diye tası elinden almasa deneleri de yutardı ya neyse… Lıkır lıkır çektiği o birkaç koca yudum günün tüm yangınını alırdı buğazından.

İşte O, şimdi binbir umutlarla geldiği büyük şehirde köyündeyken kavuşamadığı birtakım imkanlarla yaşıyordu elbette. Köyünde kalsa bunların büyük çoğunluğu ile ömrü boyunca karşılaşmayacaktı. Yalnız O’nun köyden çıkmadan önce bilmediği bir şey vardı: Profesyonel ellerde konsantre edilmiş meyvelerden yapılan meyve suları boz güneşte kurumuş kara çir kadar serinletemez insanı…

 

Deli

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum