KİTAP KOKUSU

18 Şubat 2017 3 adet yorum Öykü 420 Görüntüleme

 

I.BÖLÜM

Ahmet Bey çalışma masasından kalktı. Sessiz adımlarla odasının bir duvarını boydan boya kaplayan kitaplığının önünde birkaç adım attı. Gözleri bir şey aramanın telaşından uzaktı. Dingin, mutlu gözlerle baktı kitaplığına. Sonra parmakları bir kitaba uzandı. Eski bir kitaptı bu. Muhtemelen sahaflar çarşısında bir sahaf rafına yakışacak kadar eski bir kitap. Üzerinde kabartma ile yazılmış bir isim: “On beş yaşında bir kaptan”. Bir bebeğin şefkatle saçlarını okşar gibi sayfalarını çevirdi. Sayfaları çevirdikçe çıkan hışır hışır yaprak sesini dinledi bir süre. Sarı renkli eski kitabın sayfalarını burnuna götürdü. Kokladı. Derinden, bir bahar günü erguvan mevsiminde tarih, bahar, insan ve deniz kokan İstanbul havasını içine çekermiş gibi içine çekti adeta kitabı.

Bir kitabı sadece kokusundan dolayı alabilirdi Ahmet Bey. Bunu yapmıştı da daha önce… Bazı kokular vardır ki içlerinde bir sihir taşırlar. Yağmurun sesinde ve yağmur sonrasındaki toprak kokusunda bu sihirden esintiler vardır. Anne kokusu bu gizemi barındırır. İşte kitap kokusunun çekiciliği bunlardan farklı değildir. Mehlika sultana âşık gençlerin onun izinden ve peşinden yollara düşmeleri gibi kitap tutkunları da bu gizemli kokunun ardından tatlı bir âleme, hayale, rüyaya dalar gibi yollara düşerler.

Ahmet Bey kitaplığının önünde uzun süredir görmediği ve şu an kavuştuğu eski bir dostuna bakar gibi baktı kitaplığına. “Allah biliyor ya, sizleri çok seviyorum” dedi içinden. Sonra yine sessiz adımlarla çalışma masasına oturdu. Okuduğu derginin açık duran sayfasındaki habere takılıp kalmıştı gözleri. İnsanlığın belki de en büyük icadı olan yazıdan ve yazının geçirdiği değişimden bahsediyordu okuduğu haber. Ve geleceğin insanının yazıyı dijital ekranlardan, e- kitaplardan okuyacağından bahsediyordu devamında. Ve haberin sonunda klasik, bildiğimiz kitapların tarihin tozlu raflarında yerini alacağından bahsediyordu. Dokunmatik ekranlarda parmak uçlarında akan yazılar geleceğin kitapları olacaktı habere göre.

“Ama kokuları olmayacak” dedi Ahmet bey içinden. Evet, o enfes kokuları olmayacak. Bir kitabın içerisine konulan kurumuş çiçeğin ortama kattığı romantizmi asla anlayamayacak geleceğin insanı. “Kitaplarını imzalayan, dostlarına ithaf eden yorgun yazarların kalem cızırtıları dokunmatik ekranlarda duyulmayacak. Evet, duyulmayacak. Yapraklarının kenarı yakılmış, sevgililerin kabaran yüreklerinden taşan coşkuyu anlayamayacak dokunmatik ekranların insanları. “Dostlarına esenlikler, mutluluklar, huzur ve barış” dileyen dostça yazılar hangi e-kitabın ilk sayfasına yazılacak?”

Geleceğin aydınlık, ışıltılı, bugünden hayal edilmesi zor günlerinde kitaplıklarda saf saf duran kitapların, kütüphanelerin, mürekkebin, kalemin olmaması ihtimali, hatta sadece bunun dile getirilmesi bile üzüyordu Ahmet beyi.

Sonra bakışları kitaplığının en üst rafında bulunan bir fotoğrafa takıldı. Adeta gözleri o fotoğrafı aramıştı. İlkokul yıllarında sınıf öğretmenleri olan Hasan beyle çekildikleri bir okul fotoğrafıydı bu. Düzenli iki sıra halindeki öğrencilerinin hemen yanı başındaydı Hasan Bey fotoğrafta. Babacan, çocukla çocuk, yetişkinle yetişkin olabilmeyi başaran iletişimi kuvvetli kendisini mesleğine adamış gerçek bir muallimdi. Ahmet Bey bu fotoğrafa her baktığında dalar gider, birçok erdemli davranışı kazanmasında yardımcı olan Hasan beyi anardı. Öğretmeninin ona kazandırdığı en önemli meziyetlerden birisi de kitap sevgisiydi. Sıcak bir günde okul karnelerinin dağıtıldığı ve çocukların şen, mutlu oldukları hele karnesi başarılarla dolu olanların ailelerine bir an önce karnelerini ulaştırmak istedikleri o gün yaşananlar geldi hatırına Ahmet beyin.

II. BÖLÜM

Karnelerini alan çocuklar okul çıkışında seyyar bir kitapçının kendilerini beklediğini gördüklerinde şaşırmışlardı haliyle. Bir kırtasiyenin bile çok uzak olduğu bu köy okulu çocukları için okuma ve tatil kitabı dolu bu eski minibüs gerçekten de hoş bir sürpriz olmuş, hatta sürprizden de öte bir hediye gibi sevindirmişti onları. Çocuklar ellerinden tuttukları velileri ile renkli kalemlerden defterlere, boyama kitaplarından rengârenk ve resimli okuma kitaplarına kadar her şeyin olduğu gezici kırtasiyenin etrafına üşüşmüşlerdi. Ahmet’te sevinmişti. Aceleyle evine koştu. Gözleri annesini aradı. Ancak annesi evde yoktu.  Çoğu Anadolu kadını gibi evde olmazdı bu saatlerde. Muhtemelen yine tarlada çalışmadaydı. Babası ise çoğu zaman yaptığı gibi eline av tüfeğini almış arkadaşlarıyla veya tek başına keklik ya da tavşan avına çıkmış olmalıydı. Ceplerini karıştırdı. Hiç harçlığı yoktu cebinde.

Etrafta dolaşan eşelenen, kaygısız tavuklara baktı sonra. Köye dondurmacı geldiğinde en küçük külahı iki yumurtaya verirdi dondurmacı amca. Ama bugün yumurtalarında bir faydası olmayacaktı. Çantasını, başarılarla dolu karnesini bir kenara bıraktı. Koşarak geri döndü.

Gezici kırtasiyenin başı arı kovanı gibiydi. Anneler babalar, dedeler, kardeşler bir karne hediyesi almak için toplanmışlardı başına. Üzgün üzgün baktı Ahmet, bir taşın üstüne oturdu. Olanları izlemeye başladı. Üzgündü, içinde bir şeyler kopuyordu. İşte arkadaşları önünden aldıkları kitaplarla mutlu bir şekilde geçip gidiyorlardı. O ise bir kenarda sadece izliyordu olup biteni.

Okul kitaplığında, evlerinde hatta arkadaşlarında bulunan bütün kitapları okumuştu. Eline çok fazla kitap geçmiyordu. Bu yüzden bazı kitapları defalarca, tekrar tekrar okuduğu olurdu. Teneffüslerde okulun etrafında dolaşa dolaşa, hafta sonlarında hayvanları otlatmaya gittiğinde, geceleri uykusu gelene kadar okurdu. Derslerde bile kendisini bazen bu tutkusundan alamaz, en arka sıraya geçer, sıranın altına koyduğu kitabını okumaya devam ederdi. Bu sırada öğretmeni onu fark etse bile bir şey demezdi. Bu yüzden öğretmenine çok minnettardı.

Gözleri öğretmenini aradı. Ortalıklarda görünmüyordu. “Herhalde gitmiştir” diye düşündü. Karneleri verdikten sonra gitmiş olmalıydı. Tekrar düşüncelere daldı.

O taşın üstünde öylesine oturup kalmıştı küçük Ahmet. Ne kadar süredir orada olduğunu bile bilmiyordu. Artık arkadaşları dağılmaya başlamıştı. Okul bahçesinde oyun oynayan birkaç çocuk kalmıştı. Gezici kırtasiyenin başında ise neredeyse hiç çocuk yoktu artık. Kırtasiye sahibi bugünkü hasılattan mutlu görünüyordu. Orada öylesine otururken vaktin nasıl geçtiğini bile anlamamıştı.

Onun düşüncelerinden uyandıran sırtına dokunan dostça bir dokunuş oldu.

“Ahmet, ne yapıyorsun burada?”

Öğretmenini sesinden tanımıştı. Öğretmenine döndü.

“Oturuyordum öğretmenim.”

Öğretmeni onun başını okşadı sonra bir kitap uzattı.

“Çok başarılı bir öğrencisin Ahmet, karnende çok başarılı, bu da benden sana bir karne hediyesi olsun” dedi öğretmeni.

Kitabı biraz utanarak ama mutlulukla aldı Ahmet. Teşekkür etti. Bir mucize gibiydi her şey, yüreğindeki dileği gerçekleşmişti işte. Az önce hayal kırıklığı içindeki çocuk şimdi mutluluktan uçuyordu.

Sonra kitabı çevirdi. Kitabın adı: “On beş yaşında bir Kaptan’dı.

 

III. BÖLÜM

Kitap vefaydı, hatırlamaydı.

Kendisine kitap sevgisini kazandıran, bu yönünü geliştiren öğretmenlerini hatırladı Ahmet bey. Özellikle ilkokul yıllarında üzerinde emeği olan Mustafa ve Hasan öğretmenlerini hatırladı.

Bugün onların yolunda, izinde gidiyordu kendisi de.

Görev yaptığı lisede okul kütüphanesinde sıkça vakit geçiriyor, gençlere, öğrencilerine bu sevgiyi kazandırmaya çalışıyordu. Bir emaneti sahibine vermenin heyecanı ile genç dimağlara kitap kokusunu, sevgisini, aşkını aşılamaya çalışıyordu.

Ona göre kitap geçmişten geleceğe mektuplardı.

Kitap bir defa tadı alındığında asla vazgeçilemeyen bir hazdı.

Kitap her şeydi. Vefaydı, hatırlamaydı, geçmişti ve gelecekti.

Sonra pencereye doğru yürü Ahmet Bey, pencerenin aşağısında oynayan çocukları gördü.    Bir çocuk kâğıttan yaptığı uçağı uçurmaya çalışıyordu. Önce havaya doğru atıyor sonra süzülerek yere inen uçağının peşinden koşuyordu ve mutlu görünüyordu. Kendi çocukluğunda gazete kâğıdından yaptıkları uçurtmalar geldi aklına. Kâğıttan yaptıkları oyuncakları hatırladı, sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi:

“Eğer, haberde yazdığı gibi geleceğin dünyasında kitaplara yer yoksa belki de oyuncaklar bile olmayacak.” diye geçirdi içinden.

Parmakları elindeki kitabın sararmış yapraklarını aheste aheste açarken, kendi kendine konuşuyor ve adeta gazete haberine cevap veriyordu:

“Kitap sevgisi farklı bir şeydir, cismani bir sevgidir. Hayali değildir. Kâğıda, mürekkebe, doğaya ve doğal olana karşı bir sevgidir. Kokusu an gelir, misk’i, anberi, en güzel tütsüleri bastırır. Öyle güzel kokar ki başınız döner, kendinizden geçersiniz.  Bir dosttur ve yanı başınızda olmasını istersiniz. Trende, otobüste, seyahatlerde yanı başınızdadır. Bir kahvenin çayın, hâsılı her türlü damak tadının yanında adeta lezzet arttırıcı bir unsurdur. Asude bir derviş gibi hiç konuşmaz sizi rahatsız etmez, ama çok şey söyler. Bir akıl hocası gibi, bilgelik postuna bürünür ve cebinizde, elinizde, yüreğinizde olur ama hiçbir zaman yük olmaz.”

“Oysa kitaplar yaşamalıydı.”                                                                                                                                                                                                                                                  (2015)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

3 adet yorum

  1. Serdarselcuk Şubat 18, at 11:10

    Okuyan ve düşünen bir toplum olma yolundaki çabalarınızı takdir ediyor basarılarınizin devamını diliyorum.

    Reply
  2. edebice Şubat 18, at 11:54

    Tebrik ederim hocam... Kaleminize sağlık

    Reply
  3. iates60 Ağustos 08, at 15:28

    Muhterem; kitabı sevdirdin bize...

    Reply

Yorum Yapabilirsiniz