Mermer Tezgâh- Ömer Seyfettin

16 Nisan 2015 0 yorum Öykü 1018 Görüntüleme

MERMER TEZGAH (Tam Metin)

Câbi Efendi, öyle her yaşlı gibi, sa­bahtan akşama kadar evinde pineklemezdi. Aslında, yine ciddi bir işe elini sürmez, “Yiyeceğim var, içeceğim var! iş benim neme gerek?” derdi; ama her sabah güneş doğmadan kendini sokağa atardı.

 

Biricik merakı, “dünyanın durumları”nı incelemekti. “Okur-yazar” takımındandı; ama bu erdemi hiç kullanmıyordu. Kütüphanelerin önünden geçerken kendisini tutamaz, “işte anlayışı kıt olan­ların akıl ambarı!’ diye gülümserdi Onun düşüncesince, kitaplar gerçeğin üstüne gelişigüzel yığılmış birtakım zarif, süslü, değerli kerpiçlerdi. Bu kerpiçleri toplayıp bir yana atmayan, mümkün de­ğil, gerçeği göremezdi

Gerçek kitapta değil, yaşamın kendisindeydi. Kitaba inanan tutsak olur, zihni katılır, kafası kerpiçleşirdi. Oysa, ancak… yaşamda her gün değişen, hiç­bir kavramın dar çerçevesine sığmayan binlerce garip şey, binlerce sır… binler­ce dalavere gizliydi. Bilim, felsefe, kül­tür, bilgi, hep yaşamın içindeydi. Örne­ğin elli yıldır gezmekle bitiremediği şu İstanbul, “bir milyon küsür sayfalı koca­man bir kitaptı. Sokaklarında, çarşısın­da, pazarında dolaşan her adam da başlı başına ayrı bir dünya, ayrı bir ki­taptı. Bu kitapların hepsini okumaya kalkmak okyanusu içmek kadar olanaksızdı. Yalnız bir tanesinin bir bölümünü süzebilen insan, kuşkusuz en büyük bir bilginin sahibi olurdu

Mahalle mektebinden diplomasını al­dıktan sonra, kutsal ya da kutsal olmayan hiçbir kerpici eline almamakla övünen Câbi Efendi, işte bu, yalnız hayatı okuyan bil­gelerden biriydi! Bütün semt halkınca dün­yanın en birinci bilgini sayılırdı.

Beyaz top sakalıyla, kısa boyuyla, şiş­man vücuduyla en beklenmedik yerlerde yuvarlanır gibi dolaştığı görülür; yakala­dığına, ufacık tombul elleriyle okşayarak öğütler verir; biliminden, kültüründen, bü­yük küçük herkesi yararlandırırdı.

Kitap gibi, gazete de okumazdı.

“Para tuzağı” dediği bu kâğıt parçaları­nın başından sonuna kadar yalanla do­lu olduğunu ileri sürer; “Gözümle gör­mediğim şeye inanmam!” derdi. Bisikle­te, gramofona, sinemaya, telefona, otomobile, uçağa, denizaltıya, hep göz­leriyle gördükten sonra inanmıştı.

*

Yine bir bahar sabahı, güneş, bahçe­sindeki yaşlı çitlembik ağaçlarının üstün­den doğarken, Câbi Efendi de kapısında göründü. Birkaç adım yürüdü, durdu, çevresine bakındı. Yerlerde çimenler ye­şermiş, sıska erik dalları pembe, beyaz çiçeklerle örtülmüştü. Hoşuna gitti. Sola çarpık burnunu yukarı kaldırdı. Derin de­rin havayı kokladı; “Bu ne hoşluk, bu ne güzellik, yarabbi!” diye mırıldandı.

Tanrı kesinlikle dünyayı kullarına sevdirmek için baharı yaratmış olacaktı! Her yıl kıştan, yağmurdan, çamurdan, kardan, soğuktan, tipiden bıkan insanla­ra, bahar, hayalden bir peri gelini gibi görünür; uyuşuk ruhlarına avuntu, sıcak­lık ve umut serper, sonra onları haber­leri olmadan yazın cehennemi içinde bırakarak kendi kelebekleriyle, çiçekleriyle, kokularıyla savuşup giderdi…

“Ben dolma yutmam,” dedi, “Hepsi birer düş… Birkaç hafta sonra ne bu çi­çeklerden, ne bu kokulardan eser kalır!”

Çimenlerin üzerindeki çiyleri, güneş­ten düşmüş bu parlak elmas damlaları­nı inadına ayaklarıyla ezdi. Sokağa çı­kar çıkmaz, gece sebzeci, sütçü beygir­lerinin bozuk kaldırımda bıraktığı şeyleri cıvıldaşarak yiyen serçelere gözü takıl­dı; durmadı, “Birinin ettiği halt, ötekine nimet…” dedi. Kendi istemediği halde bağımsız zihni bu yakışıksız olaydan bir felsefe çıkarmaya çalıştı. İstemeye istemeye arılarla insanları hatırladı. Olay aynıydı; ötekinde, yalnız iki tarafın cüs­selerinde uyumsuzluk vardı. Birinde üre­tici küçük, tüketici büyüktü; ötekinde bu­nun tersi, üretici büyük, tüketici küçük…

Yürüdü. Şimdi nereye gidecekti! Her zaman buna, yola düzüldükten sonra karar verirdi. Çırpıcıya, Veliefendi’ye, Balıklı’ya, Eyüp’e, Sütlüce’ye gitmeyi dü­şündü. Hayır…

Gölgesinde yürüdüğü duvarın arka­sından keskin bir horoz sesi geldi. Câbi Efendi, hemen başını göğe kaldırdı, dik­katle baktı. Bulut mulut yoktu. Hava çok açıktı; “Artık horozlara da inanmamalı,” dedi, “Ne olacak? Bir tanesine kırk tavuk veriyorlar Zavallıların sinirleri bozuluyor Niçin, ne vakit öttüklerini bilmiyorlar.”

Durdu, sakalını kaşıdı. Hava hiç bo­zacağa benzemiyordu. Bu güzel günü nerede geçirecekti? Ne zamandır Üskü­dar’a geçmemişti “Tekkelere de uğra­rım,” dedi. Yeniden yuvarlana yuvarlana yürüdü, caddeye çıktı; Topkapı tramvayına atladı, içi ev­kaf, gümrük, mümrük kâtipleriyle doluy­du. Önce bunlara kulak misafiri oldu.

Hepsi saçma sapan konuşuyorlar, hatta birbirleriyle itişerek şakalaşıyorlardı. Câbi Efendi, bu arsız durumları gör­memek için gözlerini kapadı. O kadar sı­kıldı ki… Az daha, “Ey Tanrım, kulaklara da niçin birer kapak yapmadın?” diyecek­ti. Sirkeci’de “Oh!” diye gözlerini açtı, şehrin ta göbeğinde, bacını (geçiş ücreti) verdiği köp­rüyü yavaş yavaş geçti: Üsküdar vapu­runa bilet aldı. Güverteye çıktı. Hava gerçekten çok, pek çok güzeldi. Bacanın çıkardığı kapkara dumanlar içinden te­miz, beyaz martı sürüleri kirlenmeden geçiyor, koyu mavi denizin ortasında, Kız Kulesi, köpükten bir alev gibi parlıyordu. Câbi Efendi elli yıldır her gün İstan­bul’da yolculuk ettiği halde, henüz bura­ya gitmediğini düşündü. Acaba içi nasıl­dı? Kim yaptırmıştı? İçinde şimdi ne var­dı? Yapıldığı zaman İstanbul’da lodos esmez miydi? Daha böyle birçok sorular çalışan zihnini kapladı. “Bugün şuraya gideyim, gerçeği anlayayım…” dedi.

Vapur iskeleye yanaşıncaya kadar yolculuk planını kurdu Karadan Harem iskelesine gelecek, oradan sandalla Kız Kulesi’ne çıkacaktı. Ama dalgın dalgın Ahmediye’den Karlık Bayırı’na giden so­kağı geçerken, gözüne tuhaf bir şey ilişti. Durdu; Kız Kulesi’ni falan hemen unuttu.

Baktı, baktı, baktı “Olur iş değil…” dedi.

Biraz karanlıkça, temiz, geniş bir marangoz dükkânı, içinde ferah ferah kırklık, pos kara bıyıklı, şişmanca bir adam, elinde keser, çalışıyordu ama beyaz mermerden büyük, ince bir tez­gâhın önünde!

Câbi Efendi, “Aldanmayayım…” diye gözlerini ovuşturdu; dikkatle baktı. Ha­yır, tezgâh mermerdendi! “Acaba be­yaza boyanmış kalastan mı?” şüphesi yeniden zihnini bulandırdı. Baktı, baktı… Hiç mermerden doğramacı marangoz tezgâhı olur muydu? Olursa., kesinlikle bunun özel bir nedeni vardı! Câbi Efen­di, mermerin kalastan çok pahalı oldu­ğunu düşündü. Başını, sakalını kaşıdı. Hiç şüphe yok burası eskiden ya bozacı, ya muhallebici dükkânıydı. Sonradan gelen bu marangoz, mermer tezgâhı hazır bulmuş olacaktı. Güldü: “Tembel herif! dedi, ”Kim bilir ne kadar keser bozdu. Hiç mermer üzerinde çalışılır mı?”

Birden öğüt damarlarının kabardığı­nı duydu. Her şeyin bir yöntemi, bir ku­ralı vardı. Yöntemleri, kuralları bozanların zarar görecekleri kesindi.

Duramadı; elinde olmaksızın dükkâ­nın açık kapısından girdi: “Ne var?” gibi kendisine bakan marangoza sordu:

“Sen bu dükkânı yeni tuttun, değil mi?” “Hayır…”

“Öyle ise de, daha önce burada bir bozacı.”

“Hayır.”

“Ya kim otururdu?”

“Hiç kimse… Bu dükkânı ben kendim yaptırdım.”

“Ey, bu mermer tezgâh burada ne arıyor?”

 “Ben koydurdum.”

 Câbi Efendi gözlerini açtı; marango­za daha keskin bir dikkatle baktı: “Sen deli misin, oğlum!” dedi.

“Hayır.”

“Akıllı bir adam mermer üzerinde keser oynatır mı?

“Niçin oynatmasın?”

“Kaza ile keser kaçar; hem mermer bozulur, hem keser…”

“Ben hiç keserimi kaçırmam.”

“Kaç yıllık marangozsun?”

’Yirmi yıllık…”

“Kaç yıldır mermer tezgâh üzerinde çalışıyorsun?”

“On beş yıl var…

Câbi Efendi tezgâha yaklaştı. Ma­rangoz gülüyor, pos bıyıklarının üstün­deki şiş yanakları elma gibi kızarıyordu.

“On beş yıldır hiç keserini yanlışlıkla kaçırmadın mı?”

“Kaçırmadım “

“Kaza ile. Bir defacık olsun…”

“Bir defacık olsun kaçırmadım, ister­sen gel, bak. “

Câbi Efendi cebinden gözlüğünü çı­kardı, taktı; baktı, baktı, parlak mermer tezgâhın yüzeyinde en hafif bir çizgi bi­le yoktu. Sonra marangoza döndü. Te­pesinden tırnağına kadar iyice süzdü.

Hiç öyle zeki bir adama benzemiyordu Yeniden sordu “Şimdiye kadar hiç kese­rini yanlış vurmadın ha?”

“Görüyorsun işte .”

“Nasıl olur bu?”

“Çünkü ben birinci sınıf ustayım. Vu­racağım yeri iyice görürüm. Hiç yanıl­mam. Elimin uzluğuna güvenim var: onun için tezgâhı mermerden yaptırdım.” Câbi Efendi dayanamadı “Bu senin elindeki beceriden değil!” dedi “Ya neden?”

“Düşüncesizlikten…”

“Düşüncesizlikten mi?”

“Evet.”

Marangozun kalın siyah kaşları ça­tıldı. Keserini mermer tezgâhın üstüne yavaşça bıraktı, suratını buruşturdu. Hakareti andıran bir tavırla Câbi Efendi’ye sordu: “Nerden bildin?”

“Nerden mi bileceğim? Biraz düşün­cen olsa, her zaman bu kadar dikkatli keser kullanamazsın!”

“Benim düşüncem olmadığını ne bili­yorsun? Ne de olsa, ben keserimi vura­cak yeri bilirim, hiç şaşırmam. Ben sana­tımın eriyim. Haydi bakalım, gevezelik yeter… çek arabanı…”

Câbi Efendi fena halde bozuldu. Kendisiyle tatlı tatlı konuşurken, gerçe­ği işitince herifin birdenbire değişip ka­balaşması, fena halde canını sıktı Gözlüğünü çıkarmaya vakit bulamadan, kös kös önüne bakarak dükkândan çıktı Sa­natının eri ha. “Seni gidi budala seni,,.” diye dişlerini sıktı, başını salladı. Her olayın nedenini aramak, onda bir hastalıktı. Bulduğu nedeni de, olayların konularını gösterip kabul ettirmek, bir başka hastalığıydı.

İşte bu ahmak, düşüncesizliğinin sonucu olan “yanılmaz dikkat”ini elinin uzluğuna veriyor, düşüncesizliğini kendisi İçin bir ustalık sanıyordu. Hızla döndü, işine başlayan kayıtsız marangoza kapı­dan haykırdı “Usta, yarın dikkat et: ke­serini tam yerine yapıştıramayacaksın Mermer tezgâhını kıracaksın…”

Yanıt beklemedi, hemen yürüdü Karşıki sokağa saptı. Birer birer çevre­deki dükkânlara girdi. Mermer tezgâhlı marangozla ilgili birçok bilgi topladı Adının, ünlü Ali Usta olduğunu öğrendi; Vâlideiatik bostanına bitişik, kırmızı aşı boyalı, tele katlı, yedi numaralı evde 24 otururmuş. Yeni evlenmiş, genç bir karı­sı varmış.. Bütün komşuları onun elinde­ki ustalığı övmekte oybirliği ediyorlardı. “Daha ömründe yanlış bir çivi vurma­mıştır, keserine güvenir. İstanbul da eşi bulunmaz. Frengistan’da bile onun gibi mermer tezgâhta çalışan bir marangoz yokmuş. ” diyorlardı

Câbi Efendi hepsine, içinden, “Yarın siz onun mermer tezgâhını görürsünüz!” derken, dışından, “Doğru, doğru.” diye başını salladı.

Daha öğleye epey zaman vardı Ali Usta ya mermer tezgâhını kırdırmak için tasarladığı planı düşüne düşüne Yenicami’nin avlusuna girdi Bu düşüncesiz he­rif bir dakikacık düşündürmek yeterdi! Câbi Efendinin birçok deneyimi vardı; ufacık bir düşüncenin, en büyük bir dik­kati iflas ettirdiğini dini gibi bilirdi. Bu deneyimlerden bir tanesini bu düşünce­siz herifte yineleyerek, ona da bu ger­çeği zorla kabul ettirecekti. Planını zih­ninde tamamlayınca, cami avlusunun karşısındaki kasaba girdi. Kesilmiş, yü­zülmüş kuzulardan bir tane satın aldı çıkardı. Çırağın eline verdi. Moskoflunun fırınına geçti, bir kuzuyu kaç saatte kızartabile­ceğini sordu. “İki saatte ” yanıtını alın­ca, hemen bir de büyük toprak kap al­dırdı, kuzuyu fırına attırdı.

Kendisi, dükkânın gizli kepengine yaslandı. Kısa çubuğunu doldurdu, yak­tı. Tam iki saat orada, sabırtaşı gibi sesi­ni çıkarmadan çubuğunun dumanlarını seyretti Kuzu pişince bir hamal buldur­du, kabı eline verdi. Öne geçti, Çavuş deresine çıkan yokuşu tırmandı Vâlideiatik bostanını buldu. Bostana bitişik tek katlı, kırmızı aşı boyalı evi görünce: Hah işte burası… diye yürüdü.

Tokmağı çaldı, içerden İnce, sert bir kadın sesi, “Kimdir o, bakayım, kimdir o?” dedi.

 “Ben”

“Sen kimsin ayol?”

“Burası mermer tezgâhlı marangoz, ünlü Ali Usta’nın evi değil mi?”

“Evet.”

“Usta bu kuzuyu kızarttı, gönderdi. Alın” Kapı yarım açıldı, kalın, beyaz, çıp­lak iki kol, daha beyaz elleriyle kuzu kabı­nı içeri aldı; bilinmeyen bir şeye öfkelen­miş gibi kapıyı hızla çarparak kapadı.

Câbi Efendi gülümsedi “Yarın mer­mer tezgâh…” Ellerini ovuşturdu. Gözle­ri, isabet etmemiş korkunç bir tokat gibi rüzgârı suratına çarpan, alçak kapının üstündeki silik rakama takıldı “Yedi, ye­di…” diye başını salladı.

Sabahleyin erkenden mermer tezgâ­hın kırıldığını görecekti. Bunun için İstan­bul’a geçmedi. Doğru at pazarındaki Ha­cı Hüseyin’in hanına gitti. Temizce bir oda kiraladı. Geceyi Üsküdar’da geçirecekti.

*

Ünlü marangoz Ali Ustanın evine geç gelmek alışkanlığıydı Kapıdan girin­ce, doğru sofraya otururdu. Bu akşam sofranın basına çökünce şaşırdı. Karısına “Hayrola,” dedi, “Bu kuzu nereden esti?” “Sana sormalı?”

“Ne demek?”

“Bugün sen gönderdin.”

“Kesinlikle göndermedim.”

“Kesinlikle mi?”

“…!”

Karısı, rahmetli Kasımpaşa imamının üvey kızıydı; pek çabuk öfkelenirdi. Yine kıpkırmızı oldu; ellerini geniş kalçalarına dayadı, yüzünü eğriltti “Kesinlikle ha?”

“…!”

“Vay, demek ben bunu çaldım, ha?”

“Bilmem.”

“Dostum mu gönderdi?”

“Onu da bilmem!”

“Gündüz gönderdin. Simdi unutup laf mı çıkarıyorsun?”

Ali Usta “Ben hiçbir şeyi unutmam,” dedi.

“Haydi oradan bunak, sen de… Ça­maşır yıkıyordum. Bir adam geldi ‘Mer­mer tezgâhlı Alı Usta’nın evi burası mı?’ dedi. Evet, dedim. ‘Benimle bu kuzuyu gönderdi,’ dedi. Ben de aldım.”

“Nasıl adamdı?”

“Beni nâmahreme bakar sanıyorsun ha… Görmedim bile ”

“Sesi nasıldı?”

“Beni nâmahremin sesini işitir sanı­yorsun ha… Vallahi işitmedim”

Karı koca, bu kuzu yüzünden güzel bir kavga ettiler. Ali Usta bu nefis kuzu­dan değil öbür yemeklerden bile ağzına bir lokma koyamadı.

Acaba bu kuzuyu kim göndermişti? Merakından çatlayacaktı. Yoksa evini barkını dağıtmak için bir büyü müydü? Kahvesini, çubuğunu da içemedi. Öm­ründe ilk kez olmak üzere o gece uyku­su kaçtı; sabaha kadar uyuyamadı. Ka­rısı hâlâ onu unutkanlıkla suçluyor; “Bu­namışsın ayol, git kendini pabucu büyü­ğe (büyücü hocaya) okut,” diyordu

Sabah namazını kılmadan dükkânına indi; kepenkleri açtı. O kadar dalgındı ki… Köşede kendisini gözetleyen Câbi Efendiyi bile görmedi. Otomatik bir ses­sizlikle keserini eline aldı. Dünden kalan işini mermer tezgâhın üstüne koydu. Câ­bi Efendi, açık kapıdan onun dalgınlığına bakarak gülümsüyordu Zavallının aklı fikri hep dün akşamki kuzudaydı “Kim gönderdi, yarabbi, kim gönderdi? Kim olabilir?” diye düşünüyordu. Kaldırdığı keskin, kalın, ağır keseri çattadak indirin­ce gözleri açıldı. El kadar bir mermer parçası tezgâhtan kopmuş, yere fırla­mıştı. Aynı zamanda, arkasındaki kapı­dan bir ses işitti. “Geçmiş olsun usta!”

“…!”

Döndü, dün kovduğu ufak tefek yaş­lı adamı görünce bütün bütün şaşırdı.

Câbi Efendi sordu “Hani sanatının eriydin! Ne oldu böyle!”

Zavallı Ali Usta ağzını açamadı; sapsarı kesildi. Dudakları titriyordu. O zaman Câbi Efendi, düşüncesizliğin sonucu olan dikkatini bu âna kadar kendi­sinde bir beceri sayan bu adama acıdı. “Artık düşünme,” dedi, “O kuzuyu ben gönderdim.”

   “Sen mi’?”

“Evet.”

“Niçin?”

“Seni biraz düşündürmek için ” Sonra üşenmedi, ona ayak üstünde,

insanın “düşünen bir hayvan” olduğunu, dalgınlıkla , kimi zaman dikkatini kaybettiğini, “yanılmaz, keskin bir dikkat”in, yalnızca “düşüncesiz hayvanlar”a özgü bir erdem sayılacağını uzun uzadıya an­lattı. Kapıdan çıkarken, “Haydi oğlum” dedi, “Dünyanın düzenini bozmaya kalk­ma. Marangozun tezgâhı, kalastan olur. Simdi kırdığın şu mermeri hemen kaldır; yerine ahşap bir tezgâh koy!”

Bir saat sonra Câbi Efendi, Harem iskelesinin koyu lacivert dalgalarında sallanan eski bir kayığa biniyordu. Dün gitmeye karar verdiği Kız Kulesi’nin ne­den deniz ortasına yapıldığını keşfede­cek, kesinlikle bunun da asıl nedenini bu­lacaktı! Ama bu sabah erkenden anla­yışsızın birine “dikkatin gerçeğini” öğre­tebildiği için o kadar memnundu ki…

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum