*Bir Dava Adamı Olarak Atatürk

29 Ağustos 2014 0 yorum Denemeler-Makaleler 310 Görüntüleme

Konusu Atatürk olan bir yazıda konunun sınırlarını belirlemek de konuya giriş yapmak da zordur. Bu zorluk bağa destursuz girmek, Atatürk’ün şahsına yakışır özeni gösterememek ve herkesin her şeyi söylemeyi bir meziyet saydığı şu ortamda onu; bir sürü mesnetsiz yakıştırmadan da, abartılı övgüden deuzakta,  olduğu gibi anlatabilme kaygısından ileri gelmektedir. Atatürk’le ilgili bu kaygı ve ölçünün çoğu zaman olmayışı, onun yanlış anlatılıp tanıtılmasına yol açmaktadır. Bu endişemizi belirttikten sonra Atatürk’ün bir “dava” adamı olduğuna dair düşüncelerimizi açıklamaya çalışalım.

 

Prof. Dr. Sadık Tural “Çeşitli Yönleriyle Atatürk” adlı panelde yaptığı sunumda liderlerin 7 vasfı bulunduğunu ve Atatürk’ün de bu vasıfların tamamını taşıdığını ifade eder[1]. Tural, bu vasıfları “Özgüven duygusuna sahip olma, bir amacı bulunmak ve bu amaca giden yolda hedefleri dikkatle geçme, bilgi birikimine sahip olma ve bilgi birikimini kullanma, içinde bulunduğu bütün şartları değerlendirme, dostluk kurma ve güven verme yeteneği, fedakârlık ve feragat etme, bilinçli bir sabır sahibi olma” olarak sayıp, bu özelliklerle ilgili Atatürk’ten de örnekler verir. Atatürk’ün ülkü ve dava adamı oluşu daha çok ikinci özellik yani “bir amacı bulunmak ve bu amaca giden yolda hedefleri dikkatle geçmek” ilkesiyle yakından ilişkili. Milletini kendisine temel dava olarak seçen Atatürk, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde görev yapmış bir asker olarak milletinin içte ve dışta uğradığı haksızlık ve aşağılamaları görüyor, koca devletin kendi bünyesinden çıkan küçük devletler karşısında bile diz çöküşüne isyan edip, bunun sebepleri üzerine uzun uzadıya düşünüyordu. Atatürk daha 24 yaşında Beyrut’ta arkadaşlarına en temel davasını şöyle açıklamıştı: “Dava, yıkılmak üzere bulunan bir imparatorluktan öncelikle bir Türk devleti çıkarmaktır.[2] Atatürk bu sözü söylediği sırada Henüz Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yaşanmamış, Osmanlı devleti öldürücü darbeleri almamıştı. Yine devletin asli unsuru Türkler, devletin diğer unsurları tarafından henüz hançerlenmemiş, nefse en ağır gelen hakaretleri, onur zedeleyici fiil ve hareketleri yaşamamışlardı. Mustafa Kemal ileri görüşlü bir asker olduğunu daha o günlerde arkadaşlarına söylediği bu sözle ispat etmiş oluyordu aslında.

Osmanlının Tanzimat’tan yıkılışına kadar geçirdiği badireler ve yaşadığı acı tecrübeler göstermiştir ki, devlet düzeni kaybolduğunda kendini devletin bir parçası olarak görememiş, kendini devletle özdeşleştirememiş unsurlar gemiyi önce terk ediyor, terk ederken de geminin sahibi olduklarını düşündüklerine ellerinden ne gelirse yapıyordu. Rumların Ege’ de ve Karadeniz’de İngiliz ve Yunanlılara destek çıkıp daha düne kadar komşu olarak yaşadıkları Türklere karşı silah kullanmaları, aynı şeyi Ermenilerin de Ruslara ve Fransızlara güvenerek yapması, türlü katliamlara girişmeleri Atatürk’ün “millî bir devlet” fikrinin ne kadar doğru olduğunun bir ispatıdır. Atatürk’ün gençlik yıllarında gördüğü bu gerçeği maalesef devleti idare edenlerin göremeyişi milletimizin büyük bedeller ödemesine sebep olmuş, 1800’lü yıllardan itibaren Balkanlardan, Kafkaslardan, Kırım’dan, Afrika’dan, Arap yarım adasından başlayan yürek parçalayan çekilişimiz 1900’lü yıllarda hız kazanmış, son vatan parçasını da kaybetme  tehlikesiyle Türk milletini karşı karşıya bırakmıştır.

Atatürk 1905’te “Türk Devleti” kurma davasını, yazımızın başında belirttiğimiz bir liderin sahip olması gereken vasıfların hepsini uygulayarak, işleyerek; sabır, inanç ve kararlılıkla 18 yıl sonra gerçekleştirecekti. Bu sebeple Atatürk davasını gerçekleştirme bahtiyarlığına ermiş ender liderlerden biridir. Çünkü “Türkiye Cumhuriyeti” Atatürk’ün en temel davalarından biriydi ve onun sağlığında bu Cumhuriyet, onun önderliği ve üstün çabalarıyla kurulmuştu.

Liderler davaları için yaşar, davaları için ölürler. Atatürk’ün de temel davası bir “Türk Devleti” kurmaktı. Yani Atatürk’ün gerçekleştirmeye çalıştığı şey milletinin refahı ve mutluluğu içindi. Devletin adını mensup olduğu milletin adından alıp vermek, sadece devlet kurmakla yetinmeyip milletin modern yaşam içinde yerini alması için gece gündüz çalışmak, milletinin hak ettiği itibarını her anlamda yeniden kazanmasını sağlamak hedeflerine öncelikle “millî bir devlet” kurmakla ulaşılabilirdi. Kendi yerinin üstünde, kendi göğünün altında yepyeni ve millî bir devlet. Türkiye Cumhuriyeti’nin düşünce temelleri, kuruluşundan 18 yıl önce Beyrut’ta atılmıştır dersek herhalde yanlış olmaz.

Atatürk hiç şüphesiz ki kendisini milletine adamış bir dava adamıydı. Cumhuriyetin kurulması aslında bir “başlangıç” bir “doğuş”tu. Oysa yapılacak daha çok iş vardı. Öncelikle devleti sağlam bir zemin üzerine oturtmak, ilelebet payidar olmasını sağlamak için ekonomik, siyasal, kültürel ve eğitim alanlarında bir çok yenilik yapmak gerekiyordu. Ayrıca, Türk devletinin yine ona mensup olanlarca yönetilmesi, daha önce yaşanmış yıkımların tekrar yaşanmaması için de çok önemliydi.Bunun için Atatürk 1924’te şu önemli sözüyle Türk devletini yönetecek olanlardaki vasfı da özetlemiş oluyordu: “Sarayların içinde Türk’ten gayrı unsurlara dayanarak, Türk’ten gayrı unsurlarla ittifak ederek Anadolu’nun Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir[3] Atatürk’ün, düşmanla işbirliği yapıp düşmanın menfaati için çalışanların yurttan atılmasını düşmanı denize dökmekten daha öncelikli görmesi elbette boşuna değildir. Anadolu’da millî kurtuluş hareketi yürütülürken, Millî Meclis ve Kuva-yi Milliye hareketine karşı Damat Ferit Paşa hükümetinin takındığı millî hareketi engelleyici  ve düşmanca tutumlar Kuva-yi Milliye ve düzenli orduyu epeyce uğraştırmıştır. Bu acı tecrübeler Atatürk’e şu gerçeği ifadeye mecbur etmiştir: “Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şey düşünmüşler ama yalnız bir şey düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk yurdunun Türk milletinin uğradığı zararları ancak tek bir davranışla kapatabiliriz: Türkiye’de Türk’ten başka bir şey düşünmemek! Ancakbudüşünceylehareketederek her türlüselametvemutlulukhedeflerineulaşabiliriz[4] (1925)

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı her yeniliğin, her düzenlemenin odağında Türk milleti vardı. Kendisini Türk milletine adamışlık vardı. “Çağdaş medeniyetler seviyesi” hedefine ulaşma fikri yapılan her yeniliğin ana fikrini oluşturuyordu. Bu ana fikrin odağında da elbette Türk milleti, kadim Türk varlığı vardı. Kadim Türk milletini ve onun yüksek medeniyetini çağın gereklerine uygun, modern bir yapıya kavuşturmak istek ve azmi Atatürk’te ölünceye kadar bitmemişti. 1919’dan 1922’ye kadar süren bağımsızlık mücadelesi öncelikle Anadolu’da Türk varlığını bitirmek isteyenlere karşı verilmiş bir mücadeleydi ve mutlaka kazanılmalıydı. Eğer Kurtuluş Savaşı’ndan Türk milleti mağlubiyetle ayrılmış olsaydı, bırakın yenilikleri düşünmeyi, varlığımızı devam ettirecek toprak ve zemin bulamayabilirdik. O yüzden Atatürk’ün Türk milletine en büyük hediyesi fiili bağımsızlık yani Türkiye Cumhuriyeti olmuştur.  Bir dava adamı olan Atatürk, devleti tesis etmek ve adını koymakla “tam bağımsız” olunamayacağını çok iyi biliyordu. Elbette fiili bağımsızlık en önemli kazanımdı; ancak kendi bayrağı, kendi sınırları olduğu halde sömürge durumunda bulunan yahut dış işlerinde büyük devletlerin güdümünde bulunan devlet modeli örneği bugün olduğu gibi o gün de mevcuttu. İşte bu sebeple Atatürk her anlamda tam bağımsız bir Türk devleti ihdas etmek istiyordu. Atatürk tam bağımsızlık ile ilgili kesin düşüncesini Ankara Antlaşması’ndan önce Fransız devlet adamı Franklin Bouillon’a şöyle anlatmıştı:

“Tam istiklâl demek, elbette ki; siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her sahada tam istiklâl ve hürriyet  demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrum olmak, millet ve memleketin hakiki mânasiyle bütün istiklâlden mahrum olması demektir. Biz, bunu kazanmadan barış ve huzura erişeceğimiz kanaatinde değiliz.(1921)”[5]

Siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel anlamlarda kendi kendine yetiyor olmak ve başka devletlerin hak ve hukukuna saygı çerçevesinde kendi kararlarını alıp hiç kimseye danışmadan uyguluyor olmak gerçek manada “bağımsızlık”ı ifade etmiyor mu? Atatürk dönemi dikkatle incelendiğinde  tam bağımsız bir Türkiye’nin adım adım gerçekleştirildiği görülecektir. Yeni oluşturulan siyasi kurumlar, ekonomi ve sanayi alanında yapılan atılımlar, askeri yenilikler, ticari hayatın düzenlenmesi, ekonomi ve ticaretin gelişmesinde önemli rolü olan ulaşımın o dönemin şartları içinde hızla yapılanması, sosyal hayata dair getirilen yenilikler ve kadınların her anlamda toplumsal yaşama dahil olması, eğitim ve sanata dair yapılan düzenlemeler Türk milletinin hem tam bağımsızlığını güçlendirmiş hem de milletin huzur ve refahına katkı sağlamıştır. Dönemin şartlarına göre değerlendirildiğinde büyük bir başarı olarak gösterebileceğimiz bu yenilik ve düzenlemeler sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatta da karşılığını bulmuş, uygulama sahasına geçmiştir. Ayrıca Atatürk yaptığı her yeniliğin ısrarlı bir takipçisi olmuş yaptığı hiçbir yenilik ve düzenlemenin kağıt üzerinde kalmasını istememiştir. Bugün, birçok alanda gelişmiş bir Türkiye’den bahsedebiliyorsak bunu Atatürk’ün 80-90 yıl önce gerçekleştirdiği yeniliklere borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.

Körü körüne bir Atatürk düşmanlığının devleti zaman zaman zafiyete uğrattığı, millette kafa karışıklığı yarattığı bir gerçektir. Kendisini, maddi ve manevî bütün varlığıyla milletine adamış bir insanın milletine kötülük yaptığı safsatalarından yola çıkılarak yapılan kara propagandalar maalesef birçok insanın zihninde yer ediyor. Özellikle din üzerinde yapılan kara propagandanın insanlarda kabul görmesi, insanların bu kara propagandanın da etkisiyle Atatürk’ü iyi tanı-ya-mamasından ileri gelmektedir. Atatürk’ün din konusundaki hassasiyeti elbette başka bir makale konusudur ancak, Atatürk’ü dine ve dindarlara karşı tutum takınmakla karalamaya çalışanlara onun şu sözünü hatırlatmak gerekir: “Hz. Muhammed Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin, onun adı silinir; fakat O, sonsuzakadar ölümsüzdür![6] O, yaptığı yeniliklerle bugün İslam dininin ülkemizde en iyi şekilde anlaşılıp yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Bunu söylemek ona karşı yapabileceğimiz en kolay vefa borcudur. Bu hakikati, aslında onu karalamaya çalışanlar da çok iyi bilmektedirler.

Atatürk, tüm dünyanın kabul ettiği, dehası karşısında şapka çıkardığı, onun hususiyetlerine hayran olduğu bir liderdir. Şu gerçek de hiçbir zaman unutulmamalıdır: Büyük davalar büyük adamların omuzlarında yükselir! Büyük adamlar kendi davalarının peşinden de milyonları sürüklemeyi de başarırlar. Gerek kendi çağında gerekse sonraki çağlarda bu gerçek hiç değişmez. Yüksek seziş gücü, kabiliyeti, ileri görüşlülüğü, birikim ve tecrübesiyle Atatürk büyük bir dava adamı olarak karşımızda durur. Türk milleti olarak bu dava adamından alacağımız feyizler her zaman vardır.

Yaşar VURAL

 * İlteriş, 5. sayı, Mayıs-2014




[1] Prof. Dr. Sadık Tural, Atatürk’ün Tartışılmaz Liderliği, Çeşitli Yönleriyle Atatürk Paneli Bildirisi, Ankara 2000 (Bu bildiri Zeki Dilek’in hazırladığı“10 Kasımlarda Atatürk’ü Anmak ve Anlamak” adlı kitaptan alınmıştır)

[2]Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Yenigün Haber Ajansı Bas. ve Yay. A.Ş., İstanbul, Ekim 1997, s.145

[3] Yusuf Koç, Ali Koç; Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, Kamu Birlik Hareketi Eğ. Yay. Ankara,2006, s. 16

[4]Behçet Kemal Çağlar; Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri, TDK, Ankara, 1968

 

[5] Nutuk II, Kültür Bakanlığı Yay. 1989, s. 222

[6] Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, Atatürk Araştırma Merkezi, İst. 1999, s. 127

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum