DÖRT SAVAŞ BİR ESARET YAŞAYAN: ERBAA’LI FETTAHOĞLU ALİ

18 Ekim 2018 0 yorum Öykü 106 Görüntüleme

DÖRT SAVAŞ BİR ESARET YAŞAYAN: ERBAA’LI ALİ
(Gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır)
Erbaa topraklarında yetişen binlerce yiğitten bir tanesidir; Ali Hoca ya da Ali çavuş veya Fettahoğlu Ali çavuş.

“ Devlet-i Aliye zor günler geçirmektedir. Har tarafı ateş çemberine çevrilen devletin her yanından isyan haberleri gelmektedir. Ali, evlidir. Fakat eşi Hamide genç yaşına rağmen elim bir hastalığa yakalanır, vefat eder. Hayat bu devam etmektedir. Hem de tüm acılara rağmen. Ali de yine bir başka güzele gönül verir ve evlenirler. Onlar evlendiklerinde şimdi ki gibi şıpsevdi değil ölümüne birbirlerine âşık olurlar. Fakat bu evlilik meyvesini vermeden koca devletin bir başka köşesinde harp başlar. Bu defa ateş gidenlerin gelmediği, adına türkülerin ve ağıtların yakıldığı Yemen’de yanmıştır.
Yüzyıllarca dünyaya nizam vermiş Osmanlı Devleti dört bir yandan harbe sokulur. Devleti savunmak Anadolu’nun yiğit evlatlarının omzundadır. O günlerde adına, Erek mi dersiniz, çardak mı bilmem ama bugün ki adıyla Erbaa’da duyuru yapılır. Gönüllüler silahaltına alınacaktır. Ali’miz vardır. Yiğit mi yiğit, anasının babasının hayır duasını almak için elinden gelen her şeyi yapan gözü pek delikanlıdır. Tellallar memleketin dört bir tarafını dolanınca onun da kulağına ses ilişir. Ama bu ses nerde ilişir onun kulağına bilir misiniz? O yeni evlenmişken savaş başladığından Ali gitmekte tereddüt etmez. Fakat yine de izin alması lazımdır. Yeni evli âşıklar bir odaya kapanır ve Fadime ona, “Sen git ben seni ölene kadar beklerim.” Der.
Ali ardında yaşlı anası babasını ve yeni evlendiği Fadime’sini bırakıp orduya dâhil olur. Gidip gelinmeyen memlekete yolculuk başlamıştır. Yemen Ali ve Ali’leri beklemektedir. Anadolu toprağını çölün yuttuğu memleket! Fadime’de elinde ibrikle onun ardından su döküp onu beklemeye başlar…
Kasabada hareket başlamıştır. Yağı tuzu yerinde olanlar ve memleketin kaymağını yiyenler haricinde herkes askerlik şubesinin önünde toplanmıştır. Gidenler vatan uğruna yola çıkmak üzeredir. Hacılar-hocalar dualar eşliğinde onları yolcu ederler. Ellerine çıkısını tutuşturanlar yola düşmüştür. Onları en çok da kasabanın delisi, Salih sevmiş. Hepsinin çıkısına birer ıskat ekmek koyup, onları bilinmeyen uzak diyarlara yolcu etmiştir.
Artık, Ali ve arkadaşları askerdir! Kiminin boyu tüfeği kadardır, ama olsun o da askerdir. Onları uzak bir yolculuk beklemektedir. Yıllar sürecek yolculuk başlamıştır. Yolculuk uzun olsa da ona söz veren ve bekleyen vardır. O yaz geçer. Belki birkaç yaz daha geçer. Ali gitmiş fakat gelmemiştir. Fadime söz vermiştir ona, “ ömür boyu beklerim.” Demiştir bir kere. İkinci bir söze gerek duyulmamıştır. Gel zaman git zaman aradan ne kadar zaman geçmiştir bilir misiniz? Tamı tamına ONDÖRT yıl geçmiştir. Fadime beklese de anası babası onun da mürüvvetini düşünmek zorunda oldukları için, onu evlendirme kararı alırlar. Fadime buna ilk başlarda razı olmaz. Verdiği sözü hatırlatır onlara. Fakat şartlarda onu olduğundan fazla zorlamıştır. Ali’nin ne ölüm haberi ne de sağ haberi alınamadığından Fadime’ye başka çare kalmamıştır. Zar zor ikna edilir. Düğün için hazırlıklar başlar…
O sevdiğine söz verse de bir de hayatın gerçekleri vardır. Yemen Ali’yi yutmuştur! Aileler arasında söz kesilmiştir. Ayın son hafta cumasında, gelin evden çıkacaktır. Buna iki hafta vardır. Fadime’nin umudu hiç bitmez fakat gelen giden de yoktur. Düğüne bir hafta kala evin önünde kilim dokumaya oturan Fadime’nin yanına kasabanın delisi yanaşır. Elinde değneği kilimi dürter, Fadime kalkıp evden ayran getirip, Salih’e ikram eder. Salih afiyetle içer ayranı. Yüzü solgun Fadime’ye bakıp gülümser. Ardından, “ Üzülme. Sen şimdi babana git, düğünü bir hafta ertelesinler. Bir haftaya kalmaz Ali gelecek. Yoldadır!” Der ve kaybolur. Fadime ne yapacağını bilemez. Kime ne desin, deli böyle dedi dese, ona da deli derler. Yine de bir umutla anasına açılır. Durumu anlatır zor da olsa anasının gönlünü yapar. Babası da kızının bu isteğini geri çevirmez. Düğün bir hafta sonraya ertelenir.
Bir hafta ertelenir ama Ali yine meydanda yoktur. Cumaya bir gün kala Fadime avludadır. Karşıdan Salih gelir, elinde değneği avazı çıkana kadar bağırmaktadır, “Müjdemi isterim. Fadime bacı. Müjdemiz isterim!” Fadime’den önce babasının nutku tutulur.
Tüm heybetiyle, Ali karşılarındadır!
Fadime şaşırsa da utancından gidip boynuna sarılamaz sevdiğinin. Ali de ondan aşağı kalmamıştır.
Beklenen gelmiş, bekleyen muradına ermiştir nihayet. Yıllardır bekledikleri mutlu gün gelmiştir. Çok sürmeden de Fadime hamile kalmış, ev reisi olan Ali’ye mutlu haberi vermiştir. Fadime mutlu haberi verdikten birkaç gün sonra Ali çarşıda bir başka ilan duyar…
Bu sefer doğu cephesinde asker lazımdır. Ali de adını gönüllülerin listesine yazdırmıştır. Fakat bir de bunu biricik aşkına söyleme işi vardır. Fadime duyunca eli karnına gider ama hiç ikiletmez sevdiğini, “Ben sana söz verdim. Seni bir ömür boyu beklerim!” der ve yolcu eder erini.
Ali bu sefer Sarıkamış yolcusudur. Hani zamanın buz tuttuğu, bıyıkların buz kesip, suların demir olduğu yerdir Sarıkamış. Ali yanına gerekli malzemeyi almıştır. Fadime’nin ördüğü yün çoraplardan tutun da, devletin verdiği parkaya kadar hepsi mevcuttur. Fakat onun kadar şanslı olmayanlar da vardır. Nitekim cepheye gittiği birliğin çoğu ya yolda, ya da cephede, soğuğa yenik düşmüştür. Onların sessizce can vermesi bir destandır. Ama bu sessiz destan binlerce vatan evladının canına mal olmuştur.
Ali mi? Ali biraz şanslıdır. Tam dönmek üzereyken kurtulur. Eline soğuk masaj yaparlar. Bacaklarını karla ovarlar, acı acıyı, su sancıyı misali, Ali kurtulmuştur. Onu kurtaran önüne yarım ekmekle bir tas sıcak çorba vermeyi de ihmal etmez. O gece sabaha kadar rahat eden Ali’miz. Ertesi sabah karnına yediği bir tekmeyle gözünü açar. Başındaki adam var gücüyle tekme atarken onu gece kurtaran adam gelir. Ali’ye tekme atan Ermeni askeri bir şamarda yere serer. Ali’nin anlamadığı bir dille de onu kovar. Ali’nin esaret hayatı başlamıştır. Birlikleri donmak üzereyken bazıları esir düşmüştür. Onu kurtaran da Rus ordusunda görevli, Kazak subaydır. Subay onu yanından hiç ayırmaz. Bazen de diğerlerini inandırmak için arada sırada ona eziyet eder. Ali bunu bildiği için ona kızmaz onun yaşaması için de dua eder. Deniz kıyısında bir kasabaya vardıklarında birlikleri oraya yerleşir. Ali bunu da umursamaz. ‘Esirin dünyası değişir mi? Kafes içi olduktan sonra.’ Der.
Fadime, ilk çocuğunu dünyaya getirince Ali’si yanında yoktur. Ali’de kazak subayın yanında günlerin geçmesini beklerken bir gece, başında bir gölge belirir. Başında onu bekleyen kazak kumandan gecenin bir yarısı onu yatağından kaldırır. Ses etmeden Ali’de onu takip eder. Nöbetçileri bir türlü atlattıktan sonra Ali’ye bir şifreli kâğıt verir ve tembihler, “Bunu, İstanbul’da Babıali de falanca subaya vereceksin. Sakın ondan başka kimseye verme. Yoksa benim sonum kötü olur.” Deyip, Ali’yi bir sandala bindirir. Ali inansa mı yoksa bir rüya olarak yatağını mı arasa şaşırmıştır. Denizin dalgaları kulaklarına, deniz suyu da eline değince rüya olmadığını anlar. Yıllar süren esaret bitmiştir. İlerde onları bekleyen gemiye binince ona verilen emaneti açmadan bir köşeye çekilir. Kaptan yanına gelip, “Sen bize emanetsin. Bir isteğin varsa söylemen yeter.” Deyip yanından ayrılır. Birkaç gün Karadeniz’in azgın sularında yolculuk ettikten sonra kaptan cebine harçlık verip onu uygun bir yerde sandalla karaya çıkartır.
Ali karaya çıkar çıkmaz ilk gördüğü askere adresi sorar. Asker de hemen komutanına haber verip, Ali’yi yakalar. Ali ne dese komutanı inandıramaz. Karakola götürülünce ‘asker kaçağı’ muamelesi gördüğünü ancak o anda anlar. Ne dese anlamayan askerler onu bir güzel döverler. Sonra işlem yapmak için bir üst makama çıkarırlar. Kumandan sert bir sesle sorar, “Cepheden kaçmaya utanmaz mısın? Şimdi idamla yargılanacaksın? Haberin var mı?” dediğinde Çanakkale savunma savaşının başladığını orada öğrenir. Dile kolay bilmem kaç yıl esir kalmıştır. Son bir defa şansını denemek ister. Kumandana başından geçenleri ve nerden geldiğini anlatır. Şahit olarak da koynunda sakladığı şifreyi gösterir. Kumadan bakmak istediğinde onu kurtaran adama söz verdiğini, ölse bile onun tembihlediği adamdan başkasına vermeyeceğini söyler. Kumandanın içine kurt düşer. Ali’ye inanmak istercesine araştırma yaptırır ve Ali’nin söylediği kumandana adam yollayıp durumu bir şifreyle bildirir. Ali’de hücresine dönmüştür. Beklediği kumadan da fazla sürmeden hücresinin kapısında belirmiştir. Ali’nin ikinci esareti işte o an bitmiştir. Askerler özür dilese de Ali boynunu eğip karakoldan dışarı çıkar.
Kumandan şifreyi okuduğunda Ali’ye sarılıp, gelen haberin ne kadar önemli olduğunu belli etmiş, Ali’ye de, “Gel sana berat vereyim. Memleketine dön.” Dediğinde. Ali, “Çanakkale’ye gitmek istiyorum.” Deyip, kestirip atmıştır. Kumandan ısrar etse de Ali için karar verilmiştir.
Çanakkale siperleri bir Ali’yi daha koynuna aldığında, Fadime’nin koynunda büyüyen bebe de çocukluk çağına gelmiştir. Fadime ilk gün ne söz verdiyse onu tutmanın mutluluğunu yaşamaktadır.
Ali, bundan önceki cephelerde nasıl mücadele ettiyse, Çanakkale’de de elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Patlayan bombaların, atılan mermilerin, kesilen kolların arasında elinden geldiğince çarpışan yiğidimiz, alnının akıyla, düşmana geçit vermemiştir. Çanakkale işte o gün geçilememiştir!
Ali, verdiği mücadeleyle komutanlarının gözdesi olmuştur. Ali ölüme güle oynaya gitmiş, her çatışmada şehit olmak dua etmiş, şehit olamadığı günlerin gecesinde ise sabahlara kadar ağlamıştır. Ne yaparsa yapsın o rütbeye erişememek onu derinden yaralamıştır. Çanakkale’de harp bitip düşman çekildiğinde asker evlerine gönderilmiştir.
Ali’de evine vardığında bir çocuk onu karşılamış, eve doğru da anasına haykırmıştır, “Ana, ana bi adam seni sorar!” Evet, bir adam! Fadime, onu gördüğünde bu defa kimseden utanmaz. Yılların verdiği heyecan ve sevinçle Ali’nin boynuna atlar. Sarılır. Evladını kucağına alıp Ali’ye verir. Verirken de, “Yavrum bu adam senin baban!” der. Ali ve Fadime o gece sabaha kadar uyumaz. Dertleşirler, konuşurlar, söyleşirler. Ta ki ezan okunduğunda Ali yerinden kalkar ve yıllar sonra evinde abdest alıp kıbleye yönelir. Namazı bitince de, “Tüm kavga bunun için değil miydi?” der ve olduğu yere kıvrılıp yatar, Fadime saçlarını okşarken, o derin uykulara dalmıştır…
Yılları Ali’yi yormuştur. Ama düşmanın yorulmaya ve durmaya niyeti yoktur. İçerde isyanlar dışarda baskılar derken bu sefer de Kurtuluş savaşı başlar Anadolu’da. Erbaa’da her ne kadar Rum ve Ermeni tebaa olsa da şimdilik bir hareket yoktur. Bu defa tellallar ata yadigârı Anadolu’yu ve devleti kurtarmak için bağırmaktadır kasabanın sokaklarında. Ali ne yapması gerekiyorsa onu yapmıştır yine. Bu sefer atını hazırlar, yanına altıpatlarını, sırtına tüfeğini sarar, vurur kendini Ankara yoluna.
Milli mücadele saflarına katılır. Yine en önde şehit olmak için can atar. Bazen tüfeği bazen de süngüsüyle ileri atılır. Ne fayda ki şehitlik onun nasibinde yoktur. Adı kahraman olarak kalacak ama şehit olarak yazılmayacaktı belki de. O tek bir ihtimalle düşmana saldırıyordu. Şehit olmalıydı. O en ön saflarda böyle çarpışırken onu izleyen bir çift göz tüm hayranlığıyla ona bakıyordu. O günkü düşman kovalamacası bittiğinde bazen dürbünle bazen de çıplak gözle onu izleyen bir çift mavi göz yanındaki kumandan ve askerlerden onu adını öğrenmişti. Gece karanlık kavuştuğunda yaverine emir verir, “ O yiğit, şehit olmadıysa bana getirin!” Yaralı bir arkadaşının kolunu sarıyorken, gece yarısı çadırların arasında bulunur, Ali. Büyük bir ihtimamla!
Emri alan onunla beraber yola çıktığında çok sürmeden kumandanın çadırına vardılar. Ali, elleri bacağına yapışmış, gözleri ilerde, göğsü içerde, tam bir heykel gibi durur kumandanın karşısında. O sırada tekmilini haykırarak verdi Ali, “Fettahoğlularından Ali. Memleketim: Erek! Emredin gumandanım!” kumandan yanına gelip, “ Rahat evladım.” Dediğinde nefesini koy verdi Ali.
Çadır, içinde yanan lambayla değil, Ali’nin verdiği tekmil ve kumandanın hırçın, Mavi gözlerinin şimşek gibi çakmasıyla aydınlanmıştı. Kumandan, “Evladım seni her zaman yanımda görmek isterim. Seni muhafız bölüğüne alsam kabul eder misin?” dediğinde bir kez daha kükredi Anadolu aslanı Ali, “Emriniz başım üstüne!” o gece çadırdan çıktı. Ama bir daha o geceden sonra, Sarı saçlı mavi gözlü kumandanın yanından hiç ayrılmadı Ali.
Cepheye giderken Mustafa Kemal olan, sonrasında Mustafa Kemal Atatürk oldu. Ali de onun yanında nefer. Kumandanın çok özel anlarına da eşlik etti, çok fırtınalı zamanlarına da. Savaş bitip ordular karargâhlarına çekilince Ali ve milleti bir destan daha yazmıştı bu topraklarda. Ali, kumandanından helallik isteyip ayrıldığında, kumandanı onu alnından öpüp yollamıştı Fadime’nin yanına. Fadime bir kez daha sevinçle karşılamıştı biricik aşkını.
O günlerden sonra Ali, Atatürk’ün adı ne zaman anılsa hemen ayağa kalkardı. Ölümünde ise aylarca yüzü gülmemişti. Gerçi o seneden sonra pek de güldüğü söylenemezdi! Onun dinine ve milletine ne kadar bağlı olduğunu yıllarca herkese anlattı. Beraber Kur’an okuduklarını, onun nasıl yetişmiş bir hafız olduğunu ölene kadar tüm dünyaya haykırdı. Tüm dünyaya karşı savaşlara girmişler ve kazanmışlardı! Gençliğini, ömrünü, verdiği bir savaştı bu.
Tüm dünyanın diz çöktüğü, zalimin kan kusup, mazlumun sevindiği savaşı Ali ve milleti kazanmıştı. Fadime’de hem onu bekleyerek sabrın savaşını, hem de ahretliğini kazanmıştı. Deli Salih’e ne mi oldu? O zaten bu dünyada kimin deli, kimin veli olduğunu çözemeyen insanların arasında yaşadı ve gitti.”
Hep hayran olmuşuzdur, kurtuluş savaşında hayatını hiçe sayıp düşmana karşı koyanları. Evladını, sevdiğini bırakıp savaşa koşa koşa gidenleri dinlerken hepimiz onları hayranlıkla okumuşuzdur. Nene Hatun’u, Seyit Onbaşı’yı, Kara Fatma’yı… Daha sayabileceğimiz binlerce kahramanı hep saygıyla yâd ederiz.
İşte size bir kahraman! İşte size bir destan! İşte size yaşanmış, eksik yazılmış ama abartılmamış bir hayat hikâyesi! İşte size adını duyamadığımız binlerce kahramanımızdan bir örnek. Onların emaneti olan devletimize, milletimize ve değerlerimize sonsuza kadar sahip çıkmak bizim boynumuzun borcu değil midir?
Ali, geriye bir vatan ve çocuklar bıraktı. Torunları mı? Torunları Erbaa’da ticaret yapmakta, şerefiyle, namusuyla ticaret yapmaktalar. Ne mutlu onlara ki, üç savaş, bir esaret yaşamış, ama inandığı değerlerinden hiç geri adım atmamış bir dedeye sahipler. Bir de onu yıllarca bekleyen, sevginin aşkın, sadakatin timsali olmuş bir nineye sahipler. Dün dedeleri öyle yapmasaydı bugün onlar ticareti nasıl yapar, namuslarını nasıl korurlar dı? Şimdi onların elinde bir madalya, evlerinin köşesinde bir beratları var. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ‘Vatan sevgisi imandandır.’ Diyen peygamberin peşinden gidenlere…
Allah, Fettahoğluları Ali’den ve onun gibi yiğitlerimizden razı olsun.
Fatih KAPLAN 18/10/2018

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum