OĞLUMUZ – Tarık Buğra

21 Nisan 2013 0 yorum Öykü 745 Görüntüleme

“Oğlumuz, artık gençlik çağına giren bir evladın karşısında anne ve babanın yüreklere dokunan duygulanmalarını anlatan kısa bir hikâye… Y. Vural”

Karım, belirmeye başlayan pencerenin önünde oturuyordu. Bütün geceyi orada geçirmişti.

 

Sen hâlâ yatmayacak mısın, dedim.

Doğruldu. Kül rengi pencerenin önünde sadece bir gölgeden ibaretti. Fakat bu gölgede, beraber geçirdiğimiz yirmi küsür yılın her gününden bir şey vardı.

Ezan okunuyor, diye mırıldandı.

Sesi bana hüzün verdi. Odamız bu dünyada duyguların erişemeyeceği kadar ötede gibiydi ve karım, Kuran’la vaad edilen saadetini, sanki asırlardan beri beyhude bekliyordu. Hareketlerinde ve yürüyüşünde, kabul edilmiş bir mağlubiyetin hazin sükûneti vardı. Mutfağa geçti. Onu sanki rüyada görüyordum. Mangala ve semavere kömür koydu, abdest aldı, sonra seccadesini sofaya sererek namaza durdu.

Pencere iyiden iyiye aydınlanmıştı.

Renksiz , sessiz ve serin kuşluk vakti: yatağın ılıklığı, belirsiz duygular, düşünceden kaçış. Dalmışım.

Yahu…

Ne var?

Geldi…

İyi ya işte…

Fakat mesele bu değildi: Karım beni kayıtsız buluyor ve üzülüyordu:

Bir şey söylemeyecek misin? Bu üçüncü oluyor… ha yahu ne yapacağız?

Bilir miyim ben, fakat ona:

Yarın bir şeyler yaparım, diyorum.

Hangi yarın?… Gökyüzü tatlı maviliğini bulmuştu bile. Gün, katılmaya mecbur olduğumuz gün, başlıyordu. Karım haklı. Bunun üzerinde durmak lazım. Oğlum yatağına daha yeni giriyordu. Ona, bu yaptığının ümitsiz bir isyan olduğunu anlatmalıydım. Yataktan birden bire fırladım. Karım telaşlandı:

Fazla sert davranma! Ne de olsa artık…

Devam edemedi. Ona baktım: gözlerindeki mana allak bullak. Ah benim saz benizli, kır saçlı bebeğim.

Çıkarken omuzlarıma hırkamı koydu.

 

***

Odası gündoğdu tarafındaydı. Pencereleri büyükçe bir bahçeye bakardı. Karşı evden kurtulmak üzere olan güneş, duvarları hafifçe pembeleştirmişti.

Ve o, uyumuştu.

Elbiselerini masanın üstüne atıvermiş, pijamasının ceketini giymemişti. Yatağının yanındaki sandalyeye iliştim. İçim bir tuhaftı. Ona bakamıyordum; fakat onunla doluydum. Tıpkı, çok eskiden bir defa daha olduğu gibi. O zaman daha küçüktü, tifoya tutulmuştu, ateşi vardı, sayıklıyordu. O, şimdi bunu hatırlamaz ki…

 

***

Karlı bir şubat gecesi doğmuştu. Babamın kucağına verirken bir tuhaftım… İsim ararken kamus bana ne kadar boş gelmişti. Ona, ışıl ışıl, kâinat kadar manalı bir kelime bulmak istiyordum. Sonunda Ömer dedik. Bu da ona yakışmıştı. Onu, tarihe girmiş bütün Ömerlerin ikbaline layık görüyordum.

İlk gülüş… ilk diş… ilk kelime… Annesine doğru, genç, güzel ve mesut annesine doğru ilk adım… Sonra yedinci yaş… Mektebe götürdüğüm gün ne kadar ağlamıştı. Sanki varlığına evden başka bir ortak kabul etmek istemiyordu. Fakat bu mukadderdi. O da her oğul gibi sokak, mektep ve çarşı arasında, günden güne kat’ileşen (kesinleşen) bir bölünmeye mahkûmdu.

Ve on dördüncü yaş; hırçınlıklar, iştahsızlıklar… bize yeni bir ortak daha, ortakların en yenilmezi: Karımın mağrur telaşları ve benim ilk endişem.

Liseyi daha sonra fakülteyi bitirdi. Bu arada onu biraz daha iyi yaşatabilmek için, karım, düğünden kalma üç beşibirliğini bozdurdu. Ve o, ilk aşkın bahtsızlığı ile sarsıldı, bizi de perişan etti.

Böylece biz ona bütün bütün bağlanırken, dünyamız artık tamamen onunla hudutlanırken…

“Sen bizden ayrılıverdin. Sevgimiz arttıkça sen biraz daha fazla rahatsız oluyordun. Ben bunu anlıyordum, sen bunda biraz da hürriyetine tecavüz buluyordun. Fakat annen…

Ben biliyorum; sen, artık odaların bu döşeniş tarzını, hatta bu evi beğenmiyorsun. Uçmayı öğrenmiş bir serçe yavrusu gibi, gözün başka dallarda. Senin düşündüğün kim bilir ne cici şeydir. Bizi misafir edeceğin odayı da unutmamışsındır, buna eminim. Bu kadarı bize… bana yeter, fakat annen… Bunu sen de seziyor, arada sırada, hatta sık sık kardeşlerini nasıl okutacağından, bizim için neler tasavvur ettiğinden bahsediyorsun. Fakat birbirimizden niçin gizleyelim; sen böyle konuşuyorken sesini titreten şeyde biraz vicdan burkulması ve daha çok çaresizliğin azabı yok mu? Ama sen bunun için üzülme, senin elinden ne gelir; hayat böyle işte, yapamazsın ki…

Ben senin içinden ne umduğunu biliyorum; alışamayacağına da eminim. Fakat annen… Sonra ben senin dışarıda ne aradığını, evden niçin kaçtığını da biliyorum. Belik de küçük bir orospu. Ben onlara düşman değilim. Hatta… Fakat annen… Kadıncağız böyle birine kapılıvereceksin diye tir tir titriyor. Sen gecelerini böyle dışarıda geçirince; kuruntuları, ışıl ışıl caddeleri ve gazinoları masal mağaralarına çeviriyor.

Fakat bütün bunlara ne lüzum var; sen ki bunları bilmiyor musun?… Ben sanki bütün bu şeylerin senin kalbini nasıl sızlattığını bilmiyor muyum? Annen, ben… Sen bize bakma. Bütün budalalık bizde. Biraz hasta olmanı bekler gibiyiz. Hâlâ bize en çok ait olduğun günlerdeki gibi kalmanı istiyoruz. Değişebileceğini aklımız almıyor. İşte, gözlerimi bir türlü yüzüne çeviremiyorum, sana bakamıyorum. Annen de öyle. Şimdi biz seni uyandıramayız. Çünkü, düşünmeye cesaret edemeden biliyoruz ki, artık senin uykun da değişti. Eskiden bizi bekler gibi uyurdun. Evet, artık uykun da değişti. Hatta asıl değişiklik uykularında oldu; sen uykularında da bizden uzaklaştın…”

 

Başımı çevirdim, ona baktım. Bunu yaparken romatizmalı kolumu kullanır gibiydim. Fakat içim birden bire ferahladı. Sanki yıllardır aradığım bir arkadaşımı bulmuştum. Islık çalmak istiyordum. Perdeleri indirdim; güneş onu rahatsız edecekti. Benimkilere benzeyen sert ve siyah sakallı yüzünü hafifçe öperek dışarı çıktım.

Çayımızı içerken karım biraz dalgındı. Ben, küçük oğlumun çayını gizlice, hiç sevmediği limonla doldurdum.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum