Delilik Üzerine Deneme

14 Mart 2017 0 yorum Denemeler-Makaleler 340 Görüntüleme

Delilik-64

Meşhur bir söz vardır “Her şey zıddıyla kaimdir.” buyurur. Bu tür genellemelerin az çok hakikati barındırdığı çok zaman vakidir. Yani iyilik kötülükle, siyah beyazla, mutluluk acılarla bilinir. Peki ya delilik, delilik akıllılıkla mı kaimdir? Sözlükler deliliği aklı yitirme hali diye tanımlayarak bu fikri desteklemiş. Delilik gibi uzun ömürlü bir kavram dönem dönem hatta mekana bağlı olarak farklı anlamlar yüklenmiştir. Bunda karşılaştırıldığı aklın ölçütlerinin değişmesinin rolü büyüktür. Akıllı olma hali hep bazı ölçütlerle tanımlanmış bu ölçütler de zamanın ve mekanın şartlarına göre farklılık göstermiştir. Bu ölçütleri aşmak delilik olarak yorumlanmıştır. Modern çağ üretim, tüketim, eğitim, din gibi bir çok alanda çığır açarken deliliğin tarihinin de seyrini değiştirmiştir. Aslında büyük bir standardizasyon hikayesinden ibaret olan modernizm zamanı, mekanı, işi standardize etmekle kalmamış aklı da standardize etmiştir. Böylece evvelce de var olan ölçütler modernizmle de daha katı bir kimlik kazanmıştır. Aklı bir hale gibi kuşatıp delilikten ayıran çizgi modernizmle daha da netleşmiş ve keskinleşmiştir. Foucault’nun Deliliğin Tarihi’nde değindiği gibi öteden beri hep var olan deliler kimi zaman kabullenilmiş, kimi zaman dışlanmış, kimi zaman öldürülmüş ama modernizmle beraber delilik bir hastalık olarak imlenmiş bunu da büyük kapatma takip etmiştir. Üretim sürecine bağlanamayanlar toplumdan soyutlanarak modern kurumlar olan tımarhanelere kapatılmıştır. Althusser’in değindiği gibi kapitalist üretim tarzında üretimin devam etmesinin önemli koşullarından biridir emek gücünün yeniden üretimi. Kuralları tanımayarak emeğin yeniden üretimi sürecini baltalayacak olanların ayıklanması gerekir. İşte Foucault’un deli diye imlenerek üzerinde iktidar kurulan öznesi bu nedenle toplumdan soyutlanıyordu.
Türk tarihinde eski tarihlerden beri bir ruh hastalığı olarak görülüp çeşitli metodlarla tedavi edilmeye çalışılan deliliğin yüklendiği farklı anlamlar ve anıldığı başka adlar olduğunu görüyoruz. Deli, mecnun, meczup bu minvalde kullanılan sözcüklerden birkaçıdır. Bu sözcükler sözlüklerde farklı şekillerde tanımlanmış nihayetinde aklın kaybedilmesi hali ortak paydasında buluşmuşlardır. Kavramların dilde bulduğu karşılıklar bir toplumun o kavramla ilişkilerini anlamada anahtar bir rol oynar şüphesiz. Buradan hareketle delilik kavramının Türk kültüründe geniş bir karşılık bulacağı sonucuna varabiliriz. Tarihsel olarak baktığımızda Selçuklular döneminden başlayarak akıl/ruh hastalarına özel Bimarhaneler hizmet vermiştir. Bimar Farsça’da hasta anlamına gelmektedir bu kurumun günümüzde yerini Tımarhaneye bırakması tesadüfi midir bilinmez ama yüzeysel olarak baktığımızda tımar sözcüğünün Farsça iyileştirme anlamına geldiğini göz önünde bulundurarak odağın hastadan tedavi sürecine kaydığını söyleyebiliriz. Belki de modernleşme çabalarında çare olarak görülen mekansal determinizm akıl hastanelerinde de kendine uygulama alanı bulmuştu kim bilir. Kısacası modernizmin zaman, mekan ve üretim anlayışının Türk toplumuna sirayet etmesiyle söz konusu şifa merkezlerinin akıl hastasını toplumdan koruma işlevi toplumu ondan koruma işlevine evrilmiştir. Yani toplumun zihnini bir atmosfer gibi kaplayan tabakada akıl hastalarının ve onların fikirlerinin gedikler açacağı korkusuyla deli olarak yaftalananlar tımarhanelere kapatılmış, toplumun inanç ve düşünce kalıplarını oluşturan aynı atmosfer tabakası tedavi adıyla onlara da giydirilmeye çalışılmıştır. Ellerimizi ve kollarımızı bağlayan hakiki deli gömleğinin bizlere giydirilen bu sözde akıl gömleği olmadığını kim iddia edebilir ki! İşte tam da bu yüzden delilik her çağda ama özellikle de modern çağda en büyük başkaldırıdır.
Akıl her ne kadar delilikle karşıtlaştırılıyorsa da onun asıl ve ezeli zıddı gönüldür. Bu yüzden gönül ve delilik akrabadır biraz. Hatta daha da ileri gidilerek denilebilir ki delilik akıl ve gönül arasındaki mücadelede aklın mağlup olmasının tabii neticesidir. Yirminci yüzyılın delilerinden akıl değil gönül adamı Galip Erdem “Bizim gönlümüz zamanın ölçülerine göre biraz gariptir. Aklımızın ölçülerini daima yenmiştir ve daima yenecektir.” Derken akıl ve gönül dikotomisi karşısındaki tavrını açıkça belli ediyordu. O Galip Erdem ki en büyük eksiği hala birbirimizi yeterince sevmeyişimizde bulmuştu. Buradan hareketle ve başka birçok örnekten de hatırlayacağımız üzere gönlü aşka galip getiren başlıca etken aşktır, sevgidir. Neşet Ertaş “aşkın beni deleyledi” diye ünlerken aslında bu galibiyetin uzun hikayesini anlatıyordu. Bu hikayede aklın yolunu bırakıp kölesi Yusuf’u gönül mülküne sultan eyleyen Züleyha da vardı, hiç rasyonel olmayan bir kararla Şirin için dağları delen Ferhat da vardı. Bu hikayede aklı da dahil her şeyini terk edip kendini çöllere vuran Kays, Gülce bir aşkla uçurumun kenarında dikilip kalan Ömer Lütfi Mete vardı. Babasının cünundan kurtulması umuduyla Kabe’ye götürdüğü Mecnun’un “Ya rab belayı aşk ile kıl müptela beni” diyerek daha fazla delilik dilenmesiyle modern çağın kusurlarından(!)Ömer Lütfi Mete’nin “Aşkıma mukayyet ol yarabbi” duaları arasındaki anlam birliğinin kaynağı da işte bu galibiyet meselesiydi.
Böylece bir tercih meselesi olarak delilik gönlün akla tercih edilmesiyle beraber örtük şekilde cesaretin mantığa tercih edilmesini de içeriyordu. Bunun en somut örneği de Türk tarihinde “Deliler” adıyla bilinen gönüllü askeri birliklerdi. Gerçi onları haklı ünlerine kavuşturan korkusuzlukları, savaşa düğüne gider gibi gidişleri Türk olmanın alamet-i farikalarındandı. Bu haslet Türklerin düşmanlarının mantığını her daim zorlamış, onları hayrete düşürmüştür. Bu birliğin şu günlerde pek hatırlanmasa da ünlü bir piri ve bir sancağı vardı. Ocağın piri cesaretiyle ve adaletiyle nam salmış Ömer bin Hattab’dan başkası değildi. Adalet mülkün temeliyse onun hassas terazisini sarsmayacak, sarsmak bir yana onu incitmeyecek ele hükmeden serde delilik olmadan olmazdı zaten. Çünkü her şeye rağmen hakkı haykırmak ve haklıyı savunmak an gelir tüm düşmanlarla beraber insanın kendisini bile karşısına almasını gerektirecek bir cesarete ihtiyaç duyar. Cesaretin mantığa tercihi bu ihtiyaca binaendir biraz da. Ama bu cesaretin temelinde neyin yattığının esas cevabı birliğin sancağında sırrolunmuştur. Sancakta “kaderde ne varsa o gelir başa” yazarmış. Yani bu cesareti temellendiren şey kadere iman ama basit bir fatalizmi aşan üstün bir inançtır. İslam halifesi Hz. Ömer’e ve kadere iman konularına değinilmişken değinilmeden geçilmeyecek bir nokta var ki o da vahyin akla indiği gerçeği. Din anlaşılsın, idrak edilsin diye evvela akıllara gelmiştir ancak akılda kalan din noksan olur. Belki burada akıl ve gönül arasında farazi bir hiyerarşiden söz edebiliriz. Akıl iman için gerekli bir basamaktır ama iman gönül basamağına çıkmadan tamamlanmaz. Yani akıl imbiğinden gönle süzülmeyen din eksiktir. Bu yüzden imanın tamamlanması için akılla bilinenin gönle indirilmesi, aklın dile söylettiğini kalbin tasdik etmesi gerekir. Çünkü gönül imanın billurlaştığı, kristalize olduğu yerdir. Belki de Sezai Karakoç “Her şey akılla kurulu akılla düzgün/ Ama aklın içinde olmalı baharat gibi/ bir parça delilik” dizelerinde bunu anlatıyordu.
Neticede gönlü akla, yürekliliği mantığa, merhameti rasyonelliğe tercih edişimizin bir nişanesi olarak deliliği bir madalyon gibi taşımalıyız göğüslerimizde.  Ancak böyle iner asrın idrakine Asım’ın neslinin tokadı, ancak böyle kırılır gönüllü kulluğun zincirleri, ancak böyle yıkılır modern firavunların tunçtan heykelleri ve onların yardakçılarından oluşan mermer kaideleri.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum