Mehmed Âkif ve İstiklâl Marşımız

15 Mart 2017 0 yorum Araştırma-İnceleme-Eleştiri 306 Görüntüleme
mehmet_akif_ersoy
Mehmed Âkif’in hayatının ilk yarısı, yani 1873’ten 1908’e kadar olan ilk 35 yılı, sanat, edebiyat, yazma ve yayın çalışmaları için bir yetişme devresi sayılabilir. O, bu zaman zarfında anne ve babasından dinî ve millî terbiye almış; ilk, orta ve yüksek tahsilini tamamlamış; Kur’ân’ı hıfz edip hâfız olmuş; Arapça, Farsça ve Fransızcayı iyi derecede öğrenmiştir.
Arapça, İslâmî ilimleri edinmek, Farsça ise Fars edebiyatından faydalanmak için gerekli iki vasıtaydı. O devirde bizde İngilizceden daha çok revaçta olan Fransızca ise Osmanlıların batıya açılan penceresidir. Kendisi, tahsil hayatı boyunca daha ziyade dil derslerine alâka duyduğunu ve bunlarda başarılı olduğunu söyler. II. Meşrutiyet’ten önce yazdığı, fakat çoğunu beğenmeyip imha ettiği ilk şiirleri, ona aruz ölçüsünü ve bir ahenk unsuru olarak kafiyeyi iyi kullanma alışkanlığı kazandırmıştır. Mehmed Âkif, 1908’den evvel de bazı şiirlerini yayınlamakla birlikte, manzum ve mensur eserlerini esas olarak II. Meşrutiyet’ten sonra Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-reşâd dergilerinde yayınlamıştır. Küfe, Hasta, Seyfi Baba, Kocakarı ile Ömer, Mahalle Kahvesi, Meyhane gibi manzum birer hikâye olan ilk şiirlerinde onun işsizlik, yetimlik, hastalık, yaşlılık ve içki alışkanlığı gibi sosyal meseleleri son derece tesirli bir dille tasvir ettiği görülür. Bu şiirlerinde cemiyetteki hastalara, yaşlılara, kimsesizlere şefkat, merhamet duygularını telkin ettiği, ayrıca işsizlik, tembellik, cehalet, içki düşkünlüğü gibi kötülükleri yerdiği görülür. Mehmed Âkif, hayatının “yetişme devresi” diye adlandırdığımız ilk 35 yılında, Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıl süren saltanatının büyük bir kısmını idrak etmiştir. Kendisi, devrin birçok aydını gibi, Sultan II. Abdülhamid’e ve onun “istibdat” olarak nitelendirdiği sıkı idare tarzına muhalif olanlardan biridir. II. Meşrutiyet’ten sonra II. Abdülhamid tahttan indirilmiş; İttihad ve Terakki Fırkası iş başına geçmiştir. Âkif de bu partiye girmiş, fakat daha sonra fikir ayrılıkları yüzünden İttihatçılarla yollarını ayırmıştır. Çünkü başa gelenler, yaptıkları iş ve sebep oldukları felâketlerle Sultan Abdülhamid’e neredeyse rahmet okutmuşlardır… 1912-13 yıllarındaki Balkan Savaşları sonucunda asırlardır Osmanlı idaresinde bulunan şehir ve ülkeler elden çıkmış; orada yaşayan Müslümanlar, Türkler, katliam ve zulümlere maruz kalmıştır. Bu zulümleri şiirlerinde son derece tesirli bir dille tasvir eden Âkif, uğranılan musibetlerin sebepleri üzerinde durarak Müslümanları uyandırmaya çalıştı. Berlin’e gidiş sebebi de Almanya’da Osmanlılar, Tükler ve İslâm aleyhindeki propagandalara karşı doğruları anlatmak, kendi millet ve ülkesine hizmet etmektir. Balkan felâketlerinin ardından 1914’te kopan Umumi Harbe Osmanlı Devleti de katıldı; müttefiki Almanlarla birlikte mağlûp oldu. Bunun ardından imzalanan Mondros Mütarekesiyle Anadolu işgal edilmeye başlandı. İstanbul’da yayın faaliyetleriyle meşgul olan Âkif’in yazdığı bazı acı, hüzün ve ıztırap yüklü şiirler, âdeta altı yüz yıllık bir devletin batışı, kaybedilen vatan toprakları için yazılmış birer mersiye gibidir. Âkif’in Anadolu’da başlayan Millî Mücadeleye katılışı, halkın bu harekete güven duymasını sağlamıştır. O, şiirleri, yazıları ve vaazlarıyla İstiklâl Harbimizin manevî lideri oldu. İstiklâl Marşı’nı, açılan yarışmaya gönderilmiş 724 şiirin beğenilmemesi ve Maarif vekilince iletilen talep üzerine yazdı; vaad edilen para mükâfatını da almadı. Müsabakaya katılan ve marş sözü olabileceği düşünülen bazı şiirler, bugün elimizdedir. Bunlar, İstiklâl Marşı yanında edebî yönden çok sönük ve zayıf manzumelerdir. Ankara’da, Tâceddin dergâhında birkaç gün içinde yazılan İstiklâl Marşı, millî ve manevî değerlerimizi büyük bir maharetle dile getiren, muhteşem bir şiirdir. Ne var ki, TBMM’de Burdur milletvekili olarak bulunan Âkif, mebusluğu sona erince, emekli maaşını alamamış; üstelik vatan, millet ve Türkiye’nin hür, müstakil bir devlet olması uğrunda büyük hizmetleri geçmesine rağmen, polise takip ettirilmişti. Bunun üzerine 1925’te, çok sevdiği yurdundan ayrılmak ve Mısır’a gidip yerleşmek zorunda kaldı. Kendisi Diyanet İşleri Reisliğinin istediği Kur’an meali üzerinde yıllarca çalıştı; fakat namazlarda aslının yerine okutulabileceği endişesiyle bu meali resmî makamlara teslim etmedi; aldığı avansı iade etti. Mehmed Âkif, Türkçe’yi ve edebiyatımızı iyi derecede bilen, dilimizi mensur ve manzum eserlerinde çok iyi kullanan bir şair ve yazardır. O, klâsik edebiyatımızı, Servet-i Fünun şiir ve nesrini, resmî yazıcılık dilini, atasözlerini, halk tabirlerini ve argoyu bilen bir şairdir. Mehmed Âkif’in üslûbu çok çeşitlilik gösterir. Manzumeleriyle hikâye, mektup, fıkra, makale gibi türleri birleştirmiş; eserlerinin konularına göre üslûbunu ayarlamayı iyi bilmiştir. Âkif, devrinde Recâizâde Mahmud Ekrem, Ali Ekrem, Süleyman Nazif, Cenab Şehabeddin, Mithat Cemâl, Yakup Kadri gibi birçok şair ve yazar tarafından edebî kudreti ve mahareti takdir edilmiş bir şairdir. Onun tesiri ve şöhreti, başka bazı şair veya yazarlar gibi yaşadığı devirle sınırlı kalmamış, vefatından sonra da eserleri defalarca basılmış; Safahât’ı en çok neşredilen ve okunan şiir kitapları arasında yer almıştır. Diğer birçok manzum eseri onun vezin ve kafiyedeki başarısını, duygu ve düşüncelerini güzel bir şekilde anlatmadaki ustalığını gösterirse de Çanakkale Şehitleri, Necid Çöllerinden Medîne’ye, Bülbül, İstiklâl Marşı gibi şiirleri, büyük bir şair olduğunu isbat eder. Onun şair değil, “nâzım” olduğunu ileri sürenler, rahatlıkla denebilir ki, kıskançlık, ideolojik taraf tutuculuk, kendi sanat anlayışını mutlak doğru kabul etme gibi değişik tesirler altında hareket etmektedir. Sadece büyük bir şair ve değerli bir yazar değil, aynı zamanda yetişmekte olan çocuklarımıza ve gençlerimize ahlâkı, faziletiyle örnek gösterilebilecek bir şahsiyettir Mehmed Âkif…

 

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum