Ezan’ı Beklerken

6 Mayıs 2019 0 yorum Öykü 120 Görüntüleme

cami-2350512_1920
Erzurum’u bilir misiniz? Hani soğuğu, kışı fena olan şehir. Kar yağdıktan sonra geceler boyunca ayaz çeker. Üşür de üşürsünüz
Erzurum’u iyi bilirim. Ömr-ü hayatımın altı yılını geçirdiğim şehirdir.
Evliya Çelebi; “ere zulüm olan yer” der bu şehir için. Orada kışa rastladın mı diye soranlara Evliya: “On bir ay yirmi dokuz gün kaldım, halk yaz gelecek dedi ama ben görmedim” der.
İkliminin soğukluğuna karşın insanı sıcaktır. Misafirine ikramı seven, dost canlısı insanlardır.
Evet, yerden buzu kalkmazdı bu şehrin. Evlerin saçaklarında –bazen birkaç metreyi bulan- buz sarkıtları olurdu. Bir aşağıya bakardınız kayıp düşmemek için; bir yukarı bakardınız saçaklardan sarkan bir buz parçasının hedefi olmamak için. Ancak hele o buzun üzerine ince bir kar yağdıysa işte o zaman aman dikkat! Yukarıdan aşağıya havuz başına kadar eğimli olan Cumhuriyet Caddesi’nde yürürken kayıp dünyaya tersten baktığım birkaç düşüşüm olmuştur ki sormayın.
Soğuk ve kar üzerine Erzurum hakkında çok şey söylenmiştir. Ben yeni bir şey söyleyecek değilim bu konu üzerine.
***
Erzurum’un bir de ramazanı, iftarı, teravihi vardır ki tadından yenmez. Ulu Cami’de Lalapaşa’ da kılınan teravihleri hatırladıkça burnumun direği sızlar, hayali cihan değer.
Ayran aşının, kadayıf dolmasının, su böreğinin, kıtlama çayının eksik olmadığı iftar sofralarının tadı hala damağımdadır.
Buyurun benden size bir iftar anısı:
Öğrenciliğimin ikinci yılıydı.
Erzurum tren istasyonuna yakın Gürcü kapı semtinde bir apartmanın birinci katında beş arkadaşımla birlikte kalmaktaydık. Mevsimlerden kış, aylardan ocak, sene 1998.
İmkânları birbirine yakın olan, Anadolu’nun değişik yerlerinden gelmiş beş arkadaş mezun olup hayata atılmanın hayali içinde makarnayla, çorbayla karnımızı doyurup kardeş gibi koyun koyuna yatarak günlerimizi geçiriyorduk. Günlerin kısacık olduğu o kış günlerinde akşam ezanı saat 16.00 gibi okunurdu.
Bir hafta sonu bir yıl önce öğrenci yurdunda beraber kaldığımız arkadaşlarımızı iftara davet etmeye karar verdik.
O günü evde hazırlık yaparak geçirdik. Güzel yemek yapan bir arkadaşımız yemekleri yapacak, bir diğeri sofrayı kuracak, diğerleri bulaşığı yıkayacak… Misafirlerimiz öğleden sonra geldi. Yemekler ocağa kondu.
Vakit geldi geliyor derken hiç beklemediğimiz bir aksilik geldi; kapıya dayandı. Tüp bitmişti. Salladık, yan yatırdık. Nafile… Yemekler ocakta kaldı. Ezan okundu okunacak. Salonda oturan arkadaşlar oruçlu ve aç. Biz aç kalırız, sorun değil. Ama misafire mahcup olmak var. O zamanlar cep telefonu yeni yeni duyuluyor ve henüz hiçbirimizde yok. Tüpçüyü dışarıdaki ankesörlü telefondan arıyoruz ama cevap veren yok.
Hemen bir arkadaşımızı tüpçüye gönderdik. “Aman!” dedik; “tüpsüz gelme”. Zaman geçiyor ve artık ezanın okunmasına neredeyse on- on beş dakika kaldı. Ne gelen var ne giden. İçeride oturan arkadaşların haberi olmasın diye uğraşıyoruz ama hepimiz bir telaş içerisindeyiz. Acaba ne yapsak?
Tam bu sırada bir arkadaşımızın aklına bir fikir geliyor. Komşularımızdan birinden piknik tüpü denilen küçük tüplerini istemeyi akıl ediyoruz.
Hemen üst katımızda bulunan komşumuz aklımıza geliyor. Bu komşumuz bizi her gördüğünde selam verir, halimizi hatırımızı sorar, hatta bazen de yemek gönderirdi. Böylesine sıkışık bir zamanımızda herhalde bize bu küçük iyiliği yapardı. Kapısına koştuk, ziline bastık. Bizi gülümseyerek karşıladı. Durumumuzu birkaç cümle ile anlattık. Gülümsedi, anlamlı bir gülümsemeydi bu.
“Bekleyin, geliyorum” dedi.
Küçük bir tüpü beklemenin bu kadar mutluluk vereceğini hayal etmezdik tabii ki. Ama her şey beklediğimizden farklı gelişti.
Ev sahibi az sonra iki elinde iki tepsi ile yanımıza geldi. Birinden nar gibi kızarmış tavuk yemeği, diğerinde ise tereyağı mis gibi kokan pirinç pilavı vardı.
Biz her ne kadar; “tüp istemiştik ama” desek de o getirmeye devam ediyordu. Bu sefer de kadayıf dolması ve su böreği olan iki tepsiyi elimize tutuşturdu. Bu esnada hep tebessüm halindeydi yüzü. Son tepsiyi de elimize tutuşturduktan sonra bizlere şunları söyledi:
“Gençler, şaşırdınız biliyorum. Anlatayım. “Bugün iftara misafirlerim gelecekti. Az önce telefon ettiler ve gelemeyeceklerini söylediler. Ben ve eşim onlar gelecek diye bu yemekleri hazırlamıştık. Ben de bu yemekleri ne yapsam diye düşünürken siz kapımı çaldınız. Buyurun bu yemekler sizin rızkınızmış, afiyet olsun.”
Şaşkınlıktan ve mutluluktan ne diyeceğimiz bilemedik haliyle. Ellerimizde mis gibi kokan lezzetli yemeklerle evimize girdiğimiz anda, minarelerden o kutlu iftar vaktinin habercisi akşam ezanları okunuyordu.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum