ZİYA GÖKALP (1876-1924)

27 Nisan 2013 0 yorum Millî Edebiyat Dönemi 569 Görüntüleme

Ziya Gökalp,(1876 – 1924) özellikle milliyetçilik ve Türkçülük üzerine kaleme aldığı eserleri ile ünlenmiştir.

ziya_gokalp

23 Mart 1876`da Diyarbakır`da doğdu. 25 Ekim 1924`te İstanbul `da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi.

 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895’te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğrenimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sükûti ile ilişki kurdu. Jön Türklerden etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl ceza evinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900’de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi.1908’e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yatı. 2’nci Meşrutiyetten sonra ittihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu ve temsilcisi oldu. ‘’Peyman’’ gazetesini çıkardı. 1909’da Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi’nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da ‘’Genç Kalemler’’ dergisini çıkardı. 19122’de Ergani Maden’den Meclis-i Mebusan’a seçildi, İstanbul’a taşındı. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı ‘’Türk Yurdu’’ başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, içtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmanî’de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919’da İngilizler tarafından Malta Adası’na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. 1923’te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandı, Ankara’ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924’te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul’da öldü. II. Mahmut Türbesi haziresine gömüldü. 

Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. ‘’Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’’ diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslam’dı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal modeli, Emile Durkheim’in teorik temellerini kurduğu ‘’dayanışmacılık’’ temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile sınıfsız toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. ‘’Türkçülük’’ düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı. Ziya Gökalp önce Türkiye Türkçülüğü sonrasında Oğuzculuk daha sonra ise Turancılık fikirlerinin gerçekleşebileceğini düşünmüş her ne kadar bu ülke uzak da olsa milletlerin böyle geniş ülkelerinin olmasını iyi olduğunu belirtmiştir.

ESERLERİ

Kızıl Elma (1914)

Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918)

Yeni Hayat (1918)

Altın Işık (1923)

Türk Töresi (1923)

Doğru Yol (1923)

Türkçülüğün Esasları (1923)

Türk Medeniyet Tarihi (1926,ölümünden sonra)

Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler(ölümünden sonra)

Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri I (MEB 1997)

ZİYA GÖKALP’İN ŞİİRLERİ İÇİN TIKLAYINIZ

Türkçülüğü sistemleştiren Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı eserinden “Türkçülük ve Turancılık” makalesini aşağıya alıyoruz:

TÜKÇÜLÜK VE TURANCILIK

Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan zümrelinin hudutlarını tayin etmek lazımdır. Türk bir milletin adıdır. Millet, kendisine mahsus bir kültüre malik olan bir zümre demektir. O halde, Türkün yalnız bir lisanı, bir tek kültürü olabilir.

Halbuki Türkün bazı şubeleri Anadolu Türklerinden ayrı bir lisan, ayrı bir kültür yapmaya çalışıyorlar. Mesela Kuzey Türklerin bir kısmı gençler bir Tatar lisanı, Tatar kültürü vücuda getirmekle meşguldürler. Bu hareket, Türklerin başka bir millet, Tatarların da başka bir millet olması neticesini verecektir. Uzakta bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol takip edeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda birer ayrı lisan ve edebiyat, birer ayrı kültür vücude getirmeye çalışırsa, Türk Milletinin hududu daha daralmış olur. Yakutlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türklerinin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.

Halbuki Türkün bazı şubeleri Anadolu Türklerinden ayrı bir lisan- ayrı bir kültür yapmaya çalışıyorlar. Mesela Kuzey Türklerinden bir kısım gençler bir Tatat lisanı- Tatar kültürü vücuda getirmekle meşguldürler. Bu hareket, Türklerin başka bir millet, Tatarların da başka bir millet olması neticesini verecektir.

Uzakta bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol takip edeceklerini biliyoruz. Bunlar da birer ayrı lisan ve edebiyat, birer ayrı kültür vücude getirmeye çalışırlarsa, Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türklerinin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.

Bugün, kültürcü birleşmesi kolay olan Türkler, bilhassa Oğuz Türkleri, yani Türkmenlerdir. Türkiye Türkleri gibi, Azerbaycan, Iran ve Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğuna mensupturlar. Binaenaleyh, Türkçülükteki yakın mefkuremiz Oğuz ittihadı yahut Türkmen ittihadı olmalıdır. Bu ittihattan maksat nedir? Siyasi bir ittihat mı? Şimdilik hayır! İstikbal hakkında bugünden bir hüküm veremeyiz. Fakat bugünkü mefkuremiz, Oğuzların yalnız kültürel birleşmesidir.

Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar. Dört ülkede Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir al’in yahut boy’un diğerlerinde şubeleri var.

Mesela, Harzemde Tekelerle Sarılar ve Karakalpakları görüyoruz. Memleketimizde Tekeler bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta bir kısmı vaktiyle Rumeliya nakledilmiştir. Türkiye’deki Sanlar bilhassa Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise, Karapapak ve Terekeme adlarını alarak, Sivas, Kars ve Azerbaycan cihetlerinde yerleşmişlerdir. Harzemde Oğuzların Salur ve İmrah boylarıyla Çavda ve Gölken Kartuklardan Kealin illeri vardır. Bu isimlere Anadolu’nun muhtelif noktalarında tesadüf edilir. Gölken, kendi adını Van’da bir köye Gökoğlan şeklinde verilmiştir.

Oğuzun Yayat ve Afşar boylan da gerek Türkiye’de, gerek Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri Türk etnografyası itibariyle aynı uyruğun yurtlarıdır. Bu dört ülkenin tümüne Oğuzistan adını verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi bu büyük kıtada yalnız bir tek kültürün hakim olmasıdır.

Oğuz Türkleri umumiyetle Oğuz Hanın torunlarıdır. Oğuz Türkleri birkaç asır evveline gelinceye kadar mütesanid bir aile halinde yaşardı. Mesela Fuzuli bütün Oğuz şubeleri içinde okunan bir Oğuz şairidir. Korkut Ata kitabı Oğuzların resmi Oğuznamesi olduğu gibi, Şah İsmail, Âşık Kerem, Köroğlu kitapları gibi halk eserleri de bütün Oğuzistan’a yayılmıştır.

Türkçülüğün uzak mefkuresi ise Turan’dır. Turan bazılarının zannettiği gibi, Türklerden başka, Moğollan, Tonguzlan- Finvalan, Macarları da ihtiva eden bir kavimler karması değildir. Bu zümreye, ilim lisanında Ural-Altay zümresi denilir.

Mamafih bu sonraki zümreye mensup kavimlerin lisanları arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilmemiştir. Hatta bazı müellifler, Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin birbirinden ayrı iki zümresine mensup olduklarını iddia ediyorlar. Türklerin Moğollarla ve Tonguzlarla lisani bir yakınlığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün, ilmen sabit olan bir hakikat varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, Tatar, Oğuz gibi Türk şubelerinin lisan ve an’anece kavmî bir vahdete malik bulunduğudur. Turan kelimesi, Turlar yani Türkler demek olduğu için münhasıran Türkleri ihtiva eden camiavî bir isimle İran’da ve Azerbaycan’da mevcutturlar. Akkoyunlarla Karakoyunlular da bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde,Turan kelimesini bütün Türk şubelerini ihtiva eden büyük Türkistan’a hasretmemiz lazım gelir. Çünkü Türk kelimesi bugün yalnız Türkiye Türklerine verilen bir unvan hükümüne geçmiştir. Türkiye’deki Türk harsına dahil olanlar, tabii bu ismi alacaklardır. Benim itikadımca, bütün Oğuzlar yakın bir zamanda bu ismle birleşektir. Fakat Tatarlar, Özbeler, Kırgızlar ayrı kültürler vücuda getirdikleri taktirde, ayrı milletler halini alacaklarından, yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman bütün bu eski akrabaları kavmi bir camia halinde birleştiren müşterek bir unvana lüzum hissedilecek. İşte, bumüşterek unvan Turan kelimesidir.

Türkçülerin uzak mefkuresi, Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları lisanda, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu mefkurenin bir gerçek haline gelmesi mümkün mü yoksa değil mi? Yakın mefkureler için bu cihet aranırsa da, uzak mefkureler için aranmaz. Çünkü uzak mefkure, ruhlardaki vecdi sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenen çok cazibeli bir hayaldir. Mesela, Lenin; Bolşeviklik için yakın mefkure olarak kollektivizmin ne zaman husule geleceğini soranlara şu cevabı veriyor: “Komünizmin ne zaman tatbik olunacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu, Hazreti Muhammed’in cenneti gibi ne zaman ve nerede görüneceği malûm olmayan bir şeydir’’

İşte Turan mefkuresi de bunun gibidir. Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için ne kuvvetli bir vecd kaynağıdır. Turan mefkuresi olmasaydı, Türkçülük bu kadar süratle yayılmayacaktı. Bununla birlikte, kim bilir. Belki, istikbalde Turan mefkuresinin husulü de mümkün olacaktır. Mefkûre, istikbalin halîkidir. Dün Türkler için hayalî bir mefkre halinde bulunan milli devlet, bugün Türkiye’de bir gerçek halini almıştır.

O halde, Türkçülüğü mefkuresinin büyüklüğü noktasından üç dereceye ayırabiliriz:

1) Türkiyecilik,

2) Oğuzculuk yahut Türkmencilik,

3) Turancılık

Bugün gerçeklik sahasında yalnız Türkiyecilik vardır. Fakat ruhların büyük bir iştiyakla aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü kızıl elmayı tahayyül ederken gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten, Turan mefkuresi mazide bir hayal değil, bir gerçekti. Miladdan 210 sene evvel. Kun hükümdarı Mete, Kunlar(Hunlar) namı altında bütün Türkleri birleştirdiği zaman Turan mefkuresi bir gerçeklik haline girmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra Gök Türkler, Gök Türklerden sonra Oğuzlar bunlardan sonra, Kırgız Kazaklar, daha sonra, Kür Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan mefkuresini gerçek haline getirmediler mi?

Turan kelimesinin manası şu suretle sınırlandırıldıktan sonra, artık Macarların, Finavaların, Moğolların, Tonguzların, Turanla bir alakaları kalmamak icap eder. Turan, bütün Türklerin mazide ve belki de istiklalde bir gerçek olan büyük vatanıdır.

Turaniler, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerçekten varsa, bunun kendisine mahsus bir ismi olduğundan Turan adına ihtiyacı yoktur.

Bir de bazı Avrupalı müellifler, Batı Asya’da aslen Sâmiler yahut Arilere mensup olmayan, bütün kavimlere Turanî adını veriyorlar. Bunların maksadı, bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu tastik etmek değildir. Yalnız Sâmilerle Âlilerden hariç kavimler olduğunu anlamak içindir.

Bundan başka bazı müellifler de Şehname’ye nazaran Tur ile İrc’in üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı Selem’dir. Selem ise İran’dan bir şubenin dedesi değil, bütün Sâmilerin müşterek ceddidir. O halde, Feridunun oğulları olan bu üç kardeş Nuh’un oğullan gibi eski etnoğrafik taksimatın adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki Turan İran’ın bir cüz’ü değil, bütün Türk illerinin mecmuu olan Türk camiasından ibarettir.

(Türkçülüğün Esasları, Nilüfer yayıncılık, Ankara 2008, s. 24)

 

SİTEMİZDEN KAYNAK GÖSTERİLMEDEN ALINTI YAPILAMAZ.

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum