Türkçülüğün Tarihi- Ziya Gökalp

3 Ocak 2015 0 yorum Ziya Gökalp 1940 Görüntüleme

TÜRKÇÜLÜĞÜN TÂRİHİ

Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasın­dan önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bunlardan birincisi Fransızca, Turquerie denilen, Türk hayranlığı’dır.

Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şam­danlar, vb. gibi Türk sanat eserleri çoktan Avru­pa’daki sanat severlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri bin­lerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere âit güzel şeylerle bir­likte bibloları arasında sergilerdi.

Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yap­tıkları tablolar ile. şâirlerin ve filozofların Türk ahlâkını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie’nin içine girerdi. Lamartine’in, Au- guste Comte’un Pierre Laffite’in, Âli Paşa’nın özel sekreteri olan Mismer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa’daki bu hareket tama­men Türkiye’deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlâktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.

Avrupa’da ortaya çıkan ikinci harekete de Türkiyât (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Alman­ya’da, Macaristan’da. Danimarka’da. Fransa’da, İngiltere’de birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Mogollara ait tarihî ve arkeolojikaraştırmalar yapmağa başladılar. Türklerin çok eski bir millet olduğunu, oldukça geniş bir alan­da yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular, Gerçi bu sonuncu araştırmaların konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hare­ket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyor­du. Özellikle Fransız tarihçilerinden Deuignes’nin Türklere, Hunlara ve Moğollara ait yaz­mış olduğu büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids Lumley’in Üçüncü Selim’e ithâf ettiği Kitab-ı İlmü’n-Nâfi (yararlı bilim kitabı) adındaki genel Türk grameri, aydınlarımı­zın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı tarafından İngilizce yazılmıştı. Bir süre sonra annesi bu kitabı Fransızcaya çevirerek Sul­tan Mahmud’a ithâf etti. Bu eserde, Türkçenin çeşitli dallarından başka, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu.

Sultan Abdülaziz’in son dönemi ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyük bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encumen-i Danış (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir Darülfünun (Üniversite) kurulmuştu. Bundan başka askeri okullar yeni bir ruhla yük­selmeğe başlamıştı.

O zaman, bu Darülfünun’da Tarih felsefesi profesörü  Ahmet Vefik Paşa’ydı. Ahmet Vefik paşa, Şecere-i Türki’yi (Türklerin soykütüğü) Doğu Türkçesi’nden İstanbul Türkçesine çevirdi. Bundan başka, Lehçe-i Osmânî (Osmanlı lehçe­si) Türk lügati hazırlayacak Türkiye’deki Türkçenin genel ve büyük Türkçenin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da karşılaştırmalar yaparak meydana koydu.

Ahmet Vefık Paşa’nın bu bilimsel Türkçülük­ten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik al­mak için çok ısrar ettiği halde, “evime Türk ürün­lerinden başka bir şey giremez” diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefîk Paşa’nın başka, bir orijinalitesi de, Moliere’in komedilerini Türk gele­neklerine adapte etmesi ve şahısların adlarını ve kimliklerini Türkleştirerek Türkçeye aktarması ve millî bir sahnede oynatması idi.

Darülfünün’un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askeri okullardan sorumlu bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askerî okullara sokmağa çalışıyordu. Süleyman Paşa’nın Türkçülüğünde, Deguignes’in tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin kaynaklarına da­yanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserinde, özellikle Deguignes’i kaynak almıştır. Süleyman Paşa Târih-i Âlem (Dünya Târihi) adlı eserinin başında, bu kitabı niçin yazmağa başla­dığını, anlatırken diyor ki: “Askerî okulların başı­na geçince, bu okullara gerekli olan kitapların di­limize çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, veya milliyetimize (Türklüğümüze) âit karalamalarla doludur, kitap­lardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda okutturulamaz. Bu nedenledir ki, okullarımız­da okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçe­ğe ters hiç bir söze rastlanamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize ters düşecek hiç bir sözle kar­şılaşmak imkânı da yoktur.

Avrupa tarihlerindeki Hunların, Çin tarihin­deki Hiyong-nular olduğunu ve bunların Türklerin ilk dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han’ın Hi- yong-nu devletinin kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk kez öğreten Süleyman Pa­şa’dır. Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin grameriyle ilgili bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi, Kavâid- i Osmaniye (Osmanlıca kuralları) adını vermedi, Sarf-ı Türkî (Türkçe dilbilgisi) adını verdi. Çün­kü, dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve Os- manlıca adı altında üç dilden… yapılmış bir dil olamayacağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu ko­nudaki düşüncesini, Ta’lim-i Edebiyyât-ı Osma- niyye (Osmanlı edebiyat öğrenimi) adıyla bir ki­tap yayınlayan Recaîzâde Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta meydana koydu. Bu mektupta di­yor ki: “Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Ayrıca, dilimize Osmanlı dili ve milletimize Os­manlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tâbiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk’tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.

 Süleyman Paşa, askerî okulların ilk kısmında okunmak üzere, Esmâ-yı Türkiyye (Türk isimle­ri) adlı kitabı da osmanlıcanın etkisi altında Türkçe kelimelerin unutulmaması amacı ile yaz­mıştı.Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Veflk Paşa ile Süleyman Paşadır. Türk ocakla­rı’nda ve diğer Türkçü kuruluşlarda bu iki Türk­çülük öncüsünün büyük boyda resimlerini as­mak, değerbilirlilik gereğidir.

Türkiye’de Abdülhamid bu kutsal akımı dur­durmağa çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzâde’dir ki, Âzeri Türkçesi’nde yazdığı ori­jinal komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir. İkincisi, Kırım’da Tercüman gazetesini çıka­ran Gaspıralı İsmail’dir ki, Türkçülükteki ilkesi dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesi­ni Kuzey Türkleri anladığı kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gaze­tenin varlığı canlı bir delildir.

Abdülhamid’in son devrinde. İstanbul’da Türk­çülük akımı tekrar uyanmağa başladı.

Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyin-zâde Ali Bey, Tıbbiye’de Türkçülük esaslarını anlatıyordu. Tûran ismindeki şiiri, Turancılık ideâlinin ilk dı­şa vurumu idi. Yunan savaşı (1897) başladığı sı­rada, Türk şâiri Mehmet Emin Bey:

Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur. Di­zesi ile başlayan ilk şiirini yayınladı. Bu iki şiir Türk hayatında yeni bir hareketin başlayacağını haber veriyordu. Hüseyin-zâde Ali Bey, Rus­ya’daki milliyetçilik akımlarının etkisiyle Türkçü olmuştu, özellikle, daha kolejde iken, Gürcü gençlerinden, son derece milliyetçi olan bir arka­daşı ona milliyet aşkını aşılamıştı.

Türk şâiri Mehmet Emin Bey’e Türkçülüğü aşılayan Kendisinin söylediğine göre Afganlı Şeyh Cemâleddin’dir. Mısır’da Şeyh MuhammedAbduh’u, Kuzey Türkleri arasında Fahreddin oğ­lu Rızâeddin’i yetiştiren bu büyük Islâm lideri Türkiye’de Mehmet Emin Bey’i bularak halk di­linde, halk vezninde millet sevgisiyle dolu şiirler yazmasını söylemişti.

Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihi­nin etkili olduğunu görmüştük, ikinci devrinde de Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş adlı kita­bının büyük etkisi oldu. Necib Asım Bey birçok eklemelerle bu kitabın Türklerle ilgili bölümünü Türkçeye aktarmıştı. Necib Âsim Bey’in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe doğru eğilimler uyandır­dı. Ahmet Cevdet Bey, İkdam gazetesini Türk­çülüğün bir organı haline koydu, Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib Asım Bey bu Türkçülüğün ilk mücahitleri idi.

Fakat, ikdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Râif Bey’in Türkçeyi sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izle­mesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine ne­den oldu. Bu yanlış, tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi.

“Arı Türkçecilik”, dilimizden arap, acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunla­rın yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimelerini yerleştirmek demekti. Bu teori­nin uygulamasını göstermek için yayınlanan bâzı makaleler ve mektuplar, zevk sahibi olan okuyu­cuları tiksindirmeğe başladı. Halk diline yerlesmiş Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeden çıkarmak bu dili en canlı kelimelerden dinî, ahlakî, felsefî kavramlardan yoksun kılacaktı, Türkçe köklerden yeni yapılan kelimeler gramer esaslarını altüst edeceğinden başka, halk için yabancı kelimelerden daha yabancı, daha bilinmez­di. Bundan dolayı bu hareket dilimizi sadeliğe, açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa, ve ka­ranlığa doğru götürüyordu. Bundan başka, doğal kelimeleri atarak onların yerine yapay kelimeler koymağa çalıştığı için, gerçek dil yerine yapay bir Türk esperantosu oluşturuyordu. Ülkenin ihtiya­cı ise. böyle yapma bir esperantoya değil, bildiği ve anladığı, alışılmış ve yapmacık olmayan keli­melerden oluşmuş bir anlaşma aracı idi. İşte, bu nedenden dolayı, ikdam’daki arıcılık akımından yarar yerine zarar meydana geldi.

Bu sırada Tıbbiye’de şekillenen gizli bir ihtilâl örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Pan­islâmizm ideâllerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avru­pa’daki ve Mısır’daki Genç Türklere de yayılarak; kimileri Pan-Türkizm ideâlini kimileri de Pan-Ottomanizm ideâlini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini ileri sürerken, Akçuraoğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk Birliği politikasını öneriyorlardı.

Bu sırada, Hüseyin-zâde Ali Bey İstan­bul’dan ve Ağaoğlu Ahmet Bey Paris’ten Bakü’ye gelmişler ve orada mücadele için el ele vermişlerdi. Topçubaşıoğlu da bunlara katıldı. Bu üç kişi, orada o zamana kadar hâkim olan Sünnîlik ve şiîlik çekişmelerini gidererek Türklük ve İslâmlık çerçevesindeki bir örgütlenmede bü­tün Azerbaycanlıları toplamağa çalıştılar.

23 Temmuz (1908) hareketinden sonra, Türki­ye’de Osmanlıcılık düşüncesi hâkim olmuştu. Bu sıralarda yayınlanmaya başlayan Türk Demeği dergisi, gerek bu nedenden gerek yine arı Türkçecilik akımına kapılmadan dolayı hiç bir rağbet görmedi.

31 Mart’tan sonra Osmanlıcılık fikri eski ge­çerliliğini kaybetmeğe başladı. Zamanında Abdül- hamîd’e İslâm Birliği düşüncesini aşılamış olan Alman Kayzer’i bu fırsattan yararlanarak, Sultanahmet Meydanı’nda İslâm Birliği adına bir mi­ting yaptırdı. Bu günden itibaren, ülkemizde, giz­li İslâm Birliği örgütlenmeğe başladı. Genç Türkler, “Osmanlıcı” ve “İslâm Birliği taraftarı” ol­mak üzere, iki karşı guruba ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, İslâm Birliği taraftarları ise, ültramonten idiler.

Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben, 1910 kongresinde Selânik’te Genel Merkez üyeliğine seçildiğim sırada, politik görünüş böyleydi.

Bu sırada Selânik’te Genç Kalemler adında bir dergi çıkıyordu. Derginin başyazarı Ali Canip Bey ile, bir gece Beyaz Kule bahçesinde konuşu­yorduk. Bu genç bana dergisinin dilde sâdeliğe doğru bir dönüşüm gerçekleştirmeğe çalıştığını; Ömer Seyfettin’in dil hakkıdaki bu fikirleri tamamiyle benim düşüncelerime uyuyordu. Gençli­ğimde Taşkışla’da tutuklu bulunduğum sırada erlerin mülâzım-ı evvel’e evvel mülâzım (teğmen), mülâzım-ı sâniye’ye sâni mülâzım (üsteğmen), Trablus-ı Garp’a Garp Trablus’u (Libya), Trablus-ı Şam’a Şam Trablusu demeleri bende şu kesin yargıyı uyandırmıştı; Türkçeyi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri değil, Arap ve Fars kurallarını atmak. Arapça ve Farsça kelime­lerden de Türkçesi olanları çıkararak Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde bırakmak.

Bu düşünceyle ilgili bâzı yazılar yazmış isem de. yayınlamağa fırsat bulamamıştım. Nasıl ki, Türkçülük hakkında yazı yazmak içinde henüz bir fırsat çıkmamıştı. Daha on beş yaşında iken Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmâni’si ile Sü­leyman Paşa’nın Târih-i Âlem’i bende Türkçülük fikrini uyandırmıştır. 1896’da İstanbul’a geldi­ğim zaman, ilk aldığımız kitap Léon Cahun’un tarihi olmuştur. Bu kitap, âdeta, Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek üzere yazılmış gibidir. O zaman Hüseyin-zâde Ali Bey’le temas ederek Türkçülük hakkındaki görüşlerini öğreniyordum.

Özetle on yedi-on sekiz yıldan beri Türk mille­tinin sosyolojisini ve psikolojisini incelemek için harcadığım çalışmaların ürünleri kafamın içinde toplanmış duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir nedenin oluşması gerekiyordu. İş­te, Genç Kalemler’de Ömer Seyfettin’in başlat­mış olduğu fikir mücadelesi bu sebebi hazırladı. Fakat ben dil meselesini yeterli görmeyerek Türk­çülüğü bütün ideâlleriyle bütün programıyla or­taya atmak gerektiğini düşündüm. Bütün bu fi­kirleri kapsayan Tûran şiirini yazarak Genç Kalemler’de yayınladım. Bu şiir tam zamanında yayınlanmıştı.            ’

Çünkü Osmanlıcılıktan da İslâm Birliği fikrin­den de ülke için tehlikeler doğacağını gören genç ruhlar, kurtarıcı bir ideâl arıyorlardı. Tûran şiiri bu ideâlin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra sürekli bu şiirdeki esasları açıklamak ve yorumlamakla uğraştım.

Tûran şiirinden sonra Ahmet Hikmet Bey. Al­tın ordu makalesini yayınladı. İstanbul’da. Türk Yurdu dergisi ile Türk Ocağı cemiyeti kuruldu. Hâlide Edib Hanım, Yeni Tûran adlı romanı ile Türkçülüğe büyük bir değer verdi

Hamdullah Suphi Bey, Türkçülüğün aktif bir önderi oldu.

İsimleri yukarıda geçen veya geçmeyen bütün Türkçüler gerek Türk Yurdu’nda, gerek Türk Ocağı’nda birleşerek beraber çalıştılar. Fuat Köp­rülü, Türkoloji alanında büyük bir bilim adamı oldu. İlmi eserleri ile, Türkçülüğü aydınlattı.

Yakup Kadri, Yahya Kemal, Falih Rıfkı, Re­fik Hâlid, Reşat Nuri Beyler gibi yazarlar ve Or­han Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Na­zım, Vâlâ Nurettin Beyler gibi şâirler yeni Türkçeyi güzelleştirdiler. Müfide Ferit Hanım da gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris’teki yüksek konferansları ile Türkçülüğün yükselme­sine büyük emekler harcadı.

Türkçülük dünyası bugün o kadar genişlemiş­tir ki bu alanda çalışan sanatçılarla bilim adam­larının isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir. Yalnız, Türk mimarlığında Mimar Kemâl Bey’i unutmamak gerekir. Bütün genç mimarların Türkçü olmasında, onun büyük bir etkisi vardır.

Bununla beraber, Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türk­çülük ideâli çevresinde birleştirerek büyük bir yok oluş tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dâhi ortaya çıkmasaydı. Bu büyük dâhinin adını söylemeğe gerek yok. Bütün dün­ya, bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kut­lu bir kelime sayarak, her an saygıyla anmak­tadır. Eskiden Türkiye’de, Türk milleti hiç bir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türk’ündür. Bu topraktaki egemenlik Türk ege­menliğidir. Politikada kültürde, ekonomide hep Türk halkı egemendir. Bu kadar kesin ve büyük inkılâbı yapan kişi Türkçülüğün en büyük ada­mıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak özellikle başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür.

(Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Kamer yayınları, İst. 1996, s. 11)

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum