Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973)

24 Nisan 2015 0 yorum Millî Edebiyat Dönemi 476 Görüntüleme

faruk-nafiz-camlibel 

Faruk Nafiz, 1898 Mayısının 18. Cuma günü, İs­tanbul’da doğmuştur. Babası, eski Orman ve Maâdin Nezâreti başkâtiplerinden Süleyman Nafiz Bey’dir. Annesi Rûhiye Hanım, tüccardan İbrâhim Necâti Bey’in kızıdır.

 

Faruk Nafiz, ilk tahsilini Bakırköy Rüştiyesinde yapmış, orta tahsilini Hadîka-i Meşveret îdâdîsinde tamamlamıştır. Yüksek tahsil için de bir müddet Tıp Fakültesine devam etmiştir.

Daha Tıp Fakültesi’nde talebe iken neşrettiği şiirleriyle dikkati çeken şâir, kısa zamanda şiir ve sanat çevrelerinde tanınmış; büyük takdir ve alâka görmüştür. Onun ilk şiirleri Peyâm-ı Edebi’de (1913-1914), Edebîyat-ı Umûmiye Mecmûası’nda (1916-1919), Yeni Mecmua’da (1918), Umîd Mecmûası’nda (1919-1921), Şâir (1918-1919), Büyük Mecmûa (1919), Nedim (1919) mecmûalarında; Birinci Kitap, İkinci Kitap gibi İsimlerle, sekiz kitap hâlinde çıkan, şiir-nesir ve hikâye kitaplarında, (1920-1921) ve Yarın (1921 -1922) mecmûası’nda neşrolunmuştur.

1917-1918 de İleri Gazetesi yazı heyetine katılan Faruk Nafiz, 1922’de bu gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitmiş, aynı yıl, Kayseri Lisesi ede­biyat muallimliğine gönderilmiştir. 1924’te Ankara Erkek Muallim Mektebi, 1925’te Ankara Kız Lisesi edebiyat muallimi olmuş, ayrıca Ankara Lisesinde edebiyat okutmuştur. 1932’de İstanbul’da Kabataş Lisesi edebiyat muallimliğine nakledilen şâir, bu li­sedeki muallimliği sırasında ayrıca Amerikan Kız Kolejinde yıllarca, edebiyat dersi vermiştir.

Faruk Nafiz, 1946’da Demokrat Parti’den, İs­tanbul Millet Vekili seçilmiş ve onun mebusluk ha­yâtı 27 Mayıs 1960 ihtilâline kadar devâm etmiştir. Bu ihtilâlde, bütün milletvekili arkadaşlarıyla bir­likte tevkif edilerek Yassıada’ya gönderilen şâir, Ha­ziran 1960’dan Eylül 1961’e kadar burada kalmış ve meşhur Yassıada Mahkemesi sonunda suçsuz gö­rülerek berâat etmiştir. Bu hâdiseden sonra siyâsi hayâta devâm etmek istemeyen şâir, sâdece Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte mâruz kaldığı acı baskı’yı, çok kuvvetli ve çok mânâlı, satirik dörtlükler hâlinde nazmederek, vaktiyle yazdığı Han Duvarları şiirine mukabil, Zindan Duvarları adıyla, yassı bir kitap hâlinde neşretmiştir.

Ankara ve İstanbul’da edebiyat muallimliği yap­tığı yıllarda Güneş, Tavus, Hayat, Yedigün ve bizzat çıkardığı Anayurd mecmûalarından başka Ankara ve İstanbul’un muhtelif mecmûa ve gazetelerinde şiir­ler, fıkralar, makale ve musâhabeler neşreden Faruk Nafiz, yine İstanbul’da Akbaba ve Karikatür gibi mi­zah mecmûalanna Deli Ozan ve Çamdeviren takma adlarıyla mizahi ve satirik manzumeler yazmıştır.

Eşinin ölümünden sonra çıktığı bir Akdeniz seyahatinde rahatsızlanan Faruk Nafiz kısa bir süre sonra vefat etmiş, 11 Kasım 1973’te Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilmiştir.

 

Edebî Kişiliği:

 

Faruk Nafiz, şiire, bir gönül iklimi olan memle­ketinin mahallî ve târihi atmosferine uygun, bir aşk şâiri olarak başlamıştır; Onun ilk şiirleri, İstanbul’­da Balkan Savaşı’nın, ve Birinci Dünyâ Harbi’nin kaybedildiği, üzgün ve ümitsiz yıllardaki romantik duygular içindedir: Böyle devirlerde insanların her şeyden çok, ya Allaha, ya aşka, yâhud da her ikisine sarıldığı görülür. Devrin marazı hassâsiyeti, genç in­san gönüllerini aşk ürperişlerine daha kuvvetle sü­rükler.

1918’lerden 1930’lara kadar olan zaman içinde edebiyâtımızın yegâne kudretli aşk şâiri şöhretiyle tanınan ve şiirleri o zamânın genç kız ve genç erkek defterlerine ihtimamla yazılan Faruk Nafiz‘in bu ba­şarısında Türkçeyi güzel kullanışının te’siri çok bü­yüktür. O kadar ki Faruk Nafiz, meselâ, aruz’la söylediği şiirlerde bu vezni bir Türk aruzu haline koyan Muallim Nâcî, Tevfik Fikret, Mehmed Âkif, Ahmed Hâşim ve Yahya Kemal serisinin son usta şâiridir.

Onun şiiri, bilhassa bu meziyeti bakımından, üstad şâir Yahya Kemal tarafından takdir edilmiş ve:

Bir lübbüdür cihanda elezz-î lezâizin,

Her mısra-ı güzidesi Fârûk Nâfiz’in.

gibi, Yahya Kemal‘in her şâir için kolay söyleyeme­yeceği bir iltifatla değerlendirilmiştir.

Yıllar ilerledikçe, aşk şairliği esas vasfını kay­betmemekle barâber; Faruk Nafiz’in şiire daha baş­ka duygu ve düşünceleri getirdiği de olmuştur: Fa­kirlerin ve muztariplerin dert ortağı olmak; yeni şiire eski şiirden bâzı asil çizgiler aksettirmek; ilha­mını Kısas-ı Enbiyâ’dan alan, yeni duygu ve düşünce şiirleri söylemek; şiire, ince, İstanbul peyzajları iş­lemek vb. gibi türlü ilhamlar, teessürler; duygular, düşünceler, bu şiirlere dikkate değer bir çeşitlilik vermiştir.

Fakat Faruk Nafiz’in bir de memleket şâirliği devresi vardır:

Şâir, çocukluk ve gençlik hayâtını yaşadığı Balkân Harbi, Birinci Dünya Harbi ve İstiklâl Savaşı yıllarında, çeşitli yurt felâket ve ıztırapları içinde büyümüştü. 1922’de İleri Gazetesi muharriri olarak Anadolu’ya geçmiş, bir müddet Ankara’da kaldıktan sonra, edebiyat muallimi olarak, Ulukışla yoluyla, Kayseri’ye gitmişti. Faruk Nafiz’in Anadolu’yu için­den tanımasına fırsat veren bu yolculuk, 1928’de da­ha geniş bir imkânla tamamlanmıştı: Devrin Maârif Vekili Mustafa Necati’nin riyâsetindeki Şark Vilâ­yetlerini Tedkik Heyeti’nde bulunan şâir, bu heyetle Sivas, Erzincan, Gümüşhâne, Tırabzon, Erzurum il­lerimizi görmüş ve dönüşte Kastamonu’yu tanımak fırsatını bulmuştu. O târihlerde bir İstanbul şâiri için çok mühim ve çok yeni olan bu çeşit vatan içi seyâhatleri, Faruk Nafiz’ in edebî hayâtında dönüm noktası olmuştu: Bu devirde, şâirin sanatında bir memleket edebiyatı vücûda getirme ideali yer tutar.

Faruk Nafiz, bu idealin ilk şaheserini Han Du­varları adlı, büyük şiiriyle vermiştir. Han Duvarları’ndan başka Kızıl Saçlar gibi ve mühim bir kısmı Hayat Mecmûası’nda (1926-1928) çıkan Çoban Çeş­mesi, Sanat, Yolcu ile Arabacı, Çankaya, Kız Hüseyi­ni Vurdular, Memleket Türküleri, Dağlar, Ayşe Sana, Ali, Allah’a Ismarladık, Bugün Yoldan Geçenler vb. gibi manzûmeleri, hep bu idealin ve bu yurt intıbâlarının şiirleridir.

Bu şiirlerin bir kısmı da vezin, şekil, dil ve söy­leyiş bakımından, Türk halk şiirinin lezzetini tattı­rır. Memleket şiirler söylemek, Faruk Nafiz için, Anadolu’yu birçok cepheleriyle içinden tanımış ol­maktan doğan bir anlayıştır. Şâir, bu arada, Türk şiirinin, umûmiyetle, Türk edebiyâtının o devirde na­sıl bir yol tâkip etmesi lâzım geldiğini, sağlam bir görüşle, düşünür. Onun Sanat isimli şiirinde, bizzat yapmaya çalıştığı bu memleket edebiyâtının bir fel­sefesi vardır. Bu manzûmede egzotik veya kozmopo­lit sanat zevkiyle yerli ve millî sanat anlayışı ustalık­la karşılaştırılır ve şâir, sebebini de belirterek bu, ikinci sanatı tercih eder:

Başka san’at bilmeyiz, önümüzde dururken,

Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu’muz.

Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken,

Sana uğurlar olsun, ayrılıyor yolumuz!

Ancak Memleket Edebiyâtı yapmak, Faruk Na­fiz için, o yıllarda üzerinden geçen fırtınalarla sar­sılmış, fakirleşmiş, muztarip Anadolu’nun bu hâlin­den istifâde eden bir gösteriş yapmaktan ve her tür­lü siyâsi maksatlarla yabancı ideolojilerden uzak, sa­mimî bir harekettir. Bunun içindir ki şâir, Anadolu’­nun ıztırâbına yerinde ve kuvvetli çizgilerle temâs etmekle beraber, daha çok, o perişan hâliyle bile gü­zel ve sevimli bir vatanda yaşayan halkımızın incelik ve üstünlüklerini gösteren, iyi ruhlu bir edebiyat meydana getirmiştir. Yine bunun içindir ki Faruk Nafiz’in bu tarz şiirlerinde dört asır evvelki saz şâiri Karacaoğlan’ın şiirlerini besleyen, yurt güzellerine ve yurt güzelliklerine âit, yerli çizgiler görülür:

Yağ kandillerinin ve türlü bakımsızlıkların isleri ile kararmış Han Duvarları’nda birer âyet gibi ışılda­yan âşık tarzı şiirler; fidan veyâ söğüt boylu köy kız­ları; toprağa diz vuruşları içimizi kımıldatan, dağ gi­bi Türk zeybekleri bunlar arasındadır. Bu şiirlerde, tekerleklerinde memleketin inlediği duyulan, emektar kağnılar’la kuş uçmaz yollardan pervâsız akıp giden, kızıl saçlı, köy kızları da vardır; bir yerden bir yere durmaksızın yolcu taşıyan ve ömürleri yol­larda geçen arabacıların duyguları da…

Kısaca, bu şiirlerde görülen, o zaman için yeni dünyâ büyük romancı Reşad Nûri’nin Anadolu sah­neleriyle süslü romanlarında olduğu gibi, yalnız ze­kâlarında, tecrübe, tevâzu’ ve irfanlarında değil, ız- tıraplarında da bir incelik ve sevimlilik bulunan, sı­cak ve asil bir milletin dünyâsıdır.

Eserleri:

Şiir Kitapları: Şarkın Sultanları (1918), Gö­nülden Gönüle (1919), Dinle Neyden (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir ömür Böyle Geçti (seçme şiirler, 1933, 4 defa basılmıştır.), Elimle Seçtiklerim, (1934), Akarsu (1936, 1940), Tatlı Sert (mizahî şiirler, 1938), Akıcı Türküleri (1938,1939), Heyecan ve Sükûn (seçilmiş şiirler, 1959), Zindan Duvarları (Yassıada şiirleri, 1967), Han Duvarları (1969)

Tiyatro Eserleri: Canavar (Manzum piyes, 1925, 1965), Akın (Manzum piyes, 1932, 1965), Özyurt (Manzum piyes, 1932, 1965), Kahraman (Man­zum piyes, 1933, 1965), Yaylâ Kartalı (1945), Dev Aynası (Henüz neşrolunmamıştır). Şâirin bundan başka İlk Göz Ağrısı isimli, bir piyes adaptasyonu vardır.

Mektep Temsilleri: Bir Demette Beş Çiçek: (1933), Yangın (1933).

Roman: Yıldız Yağmuru (1936).

HAN DUVARLARI İÇİN TIKLAYINIZ

 

Kaynak: Nihad Sami Banarlı, Han Duvarları Önsözü, Meb yay. Ankara, 2001

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum