Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949)

27 Nisan 2015 0 yorum Millî Edebiyat Dönemi 920 Görüntüleme

 

Türk edebiyatında şairliği ve felsefe ile olan ilişkisi yanında siyasi hayatıyla da dikkat çeken bir isimdir Rıza Tevfik.  Şairlik yönü kadar siyasi yönü de çokça konuşulmuş ve Sevr Anlaşmasını imzalayan heyetin arasında yer almış olmasından dolayı da yüz ellilikler arasında ülkeden sürgün edilmiştir. Lübnan, Mısır, Amerika gibi değişik yerlerde vatan hasretiyle yaşayan “Feylesof Rıza’nın” hayat hikâyesi şöyle:

 

HAYATI

1869’da Edirne’de doğan şairin babası mutasarrıf Mehmet Tevfik Bey’dir. Babası İstanbul’a yerleşince o da ilköğrenimine İstanbul’da devam etmeye başladı. Babası bir müddet Yahudi ilkokulunda Türkçe öğretmeni olarak görev yapınca kendisi de üç yıl kadar bu okula devam etti. Burada İbranice ve Fransızcayı öğrenmeye başladı. Babasının teşviki ve yönlendirmeleri ile Galatasaray Sultanisine başladıysa da haylaz ve haşarı tabiatı nedeniyle okulu  yarıda bıraktı. 1887’de yine babasının yardımı ve girişimiyle Mekteb-i Sultaniye yazıldıysa da iki yıl sonra bazı öğretmenlerle birlikte buradan da uzaklaştırıldı. Mülkî Tıbbiyenin imtihanlarına girip bu okulu kazanmış ancak aynı tedbirsiz ve huysuz davranışları sebebiyle okuldan birkaç kez kovuldu. Nihayet 1899’da otuz yaşında Tıbbiyeyi bitirebildi. 1894’te Kız Öğretmen okulu (Darülmuallimat) müdiresi Ayşe Sıdıka Hanım’la evlenmiş ve bu evlilikten iki kızı olmuştur. Rıza Tevfik, muhalif mizacı sebebiyle sürekli göz hapsinde tutulmak istenmiş bu sebeple kendisine İstanbul dışında görev verilmesi istenmemiş, bundan dolayı 1908’e kadar İstanbul Gümrüğünde Ecza-yı Tıbbiye Müfettişliğinde çalışmak zorunda kalmıştı. 1903’te ilk karısı ölünce Nazlı Hanım’la evlendi. 1907’de o zaman gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki’ye üye olmuş, Meşrutiyetin ilanından sonra da Edirne Mebusu olmuştur. 1908’den önce girdiği İttihat ve Terakki cemiyetinin en faal üyelerinden olmasına rağmen, ittihat ve Terakki’nin özgürlükleri kısıtlayan uygulamalarına karşı çıkmış ve bu sebeple sürekli parti yönetimiyle tartışmıştır. Ağustos 1912’de Meclis-i Mebusan kapatılınca Karantina Meclis-i Âli’sinde görevlendirildi. Balkan Harbine karşı olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı’na da karşı tavır almış ve bir muhalefet partisi olan Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katılmıştır.

Kendisine “feylesof” lakabının takılmasına sebep olacak olan felsefe işle ilgili alakası nihayet Rehber-i İttihad-i Osmani’de Felsefe dersleri vermiş, bu okulda okuttuğu felsefe dersinin notlarını da parça parça olarak “Felsefe Dersleri” adıyla bastırmıştır (1914-1917). Aynı yıllarda “Mufassal Kâmûs-ı Felsefe” adıyla bir felsefe terimleri sözlüğü hazırlama başlamışsa da bu eseri tamamlayamamıştır. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarında istediği yükselişi yakalayamamışsa da Hürriyet ve İtilaf Partisinin iktidarı döneminde Tevfik Paşa Hükumetinde Maarif Nazırı (1918), Damat Ferit Paşa Hükumetinde ise Şura-yı Devlet başkanlığı görevlerine getirildi. (1919) Aynı yıl “Abdülhâk Hamid ve Mülâhazât-ı Felsefiyyesi” adlı eseri ile Ömer Hayyam’ın Efkâr-ı Felsefiyyesi adlı çalışmaları basıldı.

Rıza Tevfik hayatı iniş çıkışlarla dolu bir şair ve siyasetçidir. Siyasi hayatındaki birçok hatanın onu istemediği mecralara sürüklediği muhakkaktır. Bunlardan birisi ve en önemlisi de hiç şüphesiz Sevr Antlaşmasını imzalayan heyetin içinde yer almasıdır. Rıza Tevfik, bu antlaşmayı imzalayan kalemi de Amerikan Kız Kolejine hediye etmiş ve bu davranışı dolaysıyla çok tepki toplamış; Cenap Şahabettin’le beraber Darülfünun’dan istifa etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Rıza Tevfik için zor günler başlamış ve nihayet vatana ihanet suçu sebebiyle belirlenen yüz elli kişilik sürgün listesinde yerini almış ve 1922 Kasım’ında ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır.

İstanbul’dan kaçıp Kahire’ye gelen Rıza Tevfik, buradan da Amerika’ya geçmeyi düşünmüş ancak maddî imkânsızlık sebebiyle bu seyahati ertelemiş, Mebusan meclisinde mebus iken tanıdığı Ürdün Emirinin davetlisi olarak Mekke’ye hacca gitmiş, hacdan sonra da Ürdün emirinin himayesinde Amman’a gitmiş ve orada çeşitli görevlerde 1928’e kadar kalmıştır. O yıl, çocuklarının bulunduğu New York’a gitmiş ve orada 18 ay kadar kaldıktan sonra tekrar Amman’a döndü ve Lübnan sahillerindeki Cunya kasabasına yerleşti. Bütün şiirlerini topladığı Serab-ı Ömrüm adlı eserini de Lefkoşa’ya yaptığı bir ziyaret sonrası bastırdı. (1934)

1943’te yurt özlemi sona eren Rıza Tevfik, af kanunundan yararlanarak yurda döndü. 1945’te ölümünün otuzuncu yılı dolayısıyla Tevfik Fikret hakkında bir biyografi eseri (Tevfik Fikret; Hayatı-Sanatı-şahsiyeti, 1945) yayımladı.

31 Aralık 1949’da zatürre teşhisiyle yattığı İstanbul Vakıf Gurebâ Hastanesi’nde öldü. Mezarı Zincirlikuyu’dadır.

EDEBİ ŞAHSİYETİ

Rıza Tevfik, ö dönemin hemen hemen bütün şairlerinde görüldüğü gibi şiire Servet-i Fünun atmosferinde şiirler söyleyerek başlamış, aruz vezniyle söylediği bu şiirlerde de Recâizade, ve Abdülhak Hamid’in etkileri görülmüştür.

Daha sonra çağdaşı Mehmet Emin Yurdakul’dan esinle “Türkçe Şiirler” söylemeye başlamış ancak Mehmet Emin’in halk şiirine kendine özgü getirdiği yenilik ve kalıpları çok fazla sürdürmeden aşık tarzı şiirlere yönelmiştir. Zaten onu, asıl şöhrete kavuşturan da bu aşık tarzı şiirleri olmuştur. Özellikle Babasının görevi dolayısıyla bulunduğu Gelibolu’da yakından tanıdığı saz şairlerinin etkisinde kalmış, onlar gibi şiir söyleme isteği yıllarca içinde yanmıştır. Rıza Tevfik kendi ifadesine göre saz şiiri denemelerine ilk olarak;

Felaket bağını gezdim serseri

Feryâd u zârımı duyan kalmamış

Aradım o şahin, yiğit erleri

Yattıkları yerden nişan kalmamış

 

dörtlüğü ile başlayan şiirini Bayburtlu Zihnî’nin:

Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş, meyler dökülmüş

Sâkiler meclisten çekmiş ayağı

Dörtlüğü ile başlayan meşhur şiirinden esinlenerek yazmıştır. Şairin Bektaşi nefeslerinden ilham aldığı şiirlerinde özellikle Dertli ve Yunus Emre’nin etkileri vardır. Mesela;

“Yunus’un toprağına

Sildim gönül pasımı

Deniz aşûru geldim

Selam tapşuru geldim”

dizelerinde Yunus Emre’nin etkileri çok açıktır.

 

Rıza Tevfik Bölükbaşı, Mehmet Emin Yurdakul ve Ziya Gökalp’in öncülük ettiği sade dil ve hece ölçüsüyle şiirlerini söylemiş olsa da, beslendiği kaynak ve hitap ettiği kesim olarak onlardan ayrılır. Her şeyden önce onun şiirlerinde saz şiirinin derin tesiri görülür ama o, şiirinde Türkçülük ve Turancılık düşüncesine kapılmaz.

Fevziye Abdullah Tansel’e göre, o dönemde saz şiirine en çok temas eden münevver şairin Rıza Tevfik olmasına rağmen, o bile halk şiirinin bütün inceliklerine nüfuz edememiştir. O, halk şairleriyle münevver sınıf arasında bir bağlantı görevi görmüştür.

Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın şiirlerini genellikle hece ölçüsü ve halk şiiri formunda yazması sebebiyle Milli Edebiyat şiiri içinde Ziya Gökalp Çevresinde Gelişen Sade Dil ve Hece Ölçüsüyle Yazılan şiirler arasında değerlendirilmiştir.

 

ESERLERİ:

Şiir:  Serâb-ı Ömrüm (1934 ve 1949’da iki kez basıldı)

Düz Yazı:

Abdülhak Hamid’in Mülahâzât-ı Felsefiyesi (1919),

Ömer Hayyam’ın Efkâr-ı Felsefiyyesi (Hüseyin Daniş’in Ömer Hayyam Tercümesi’nin başına yazılmış bir yazıdır),

Tevfik Fikret; Hayatı-Sanatı-şahsiyeti (1945)

 

 RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI’NIN ŞİİRLERİ İÇİN TIKLAYINIZ

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum