Son Kırk Yılımızda Balkanlardaki Varlığımız

11 Ağustos 2017 0 yorum Öykü 267 Görüntüleme

* Semih Gönül

Güneş, yavaş yavaş yerini gecenin serinliğine bırakmaya hazırlanırken oyunbozan yağmurlarının simsiyah ellerini gök kubbeye uzattığı görüldü. Bardaktan boşalırcasına düşen damlaların çıkardığı ses, pazar alanını terk etmeye çalışan insanların seslerine karışıyordu. Biraz önce iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan şehir meydanı yerini şimşek ve yağmurun ahenkli dansına bırakmıştı. Meydanın ortasındaki çınar ağacı, yapraklarının arasından köşedeki kıraathaneyi gözler gibi bir bakış atarak, ah ah köklerimin uzandığı yere kadar yürüyebilseydim muhakkak orada olmak isterdim, diye hayıflanmaktan kendini alamazken kısık kısık da olsa içerideki konuşmalar ona kadar ulaşmıştı. Ahali yaşlı bir dede ve torununun etrafında çember oluşturmuş, hararetli hararetli anlatılanları dinliyordu. İçerisi ölüm sessizliğine boğulmuşçasına tek bir ses dahi çıkmadan komutanın vereceği emri uygulamak için sabırsızlanan askerin takındığı tavırla bekleyenlerle dolmuş taşmıştı. Yaşlı adamın dudaklarından çıkan her bir heceye kilitlenmiş vaziyette dikkat kesilmişken Osman dede bir ara duraksadı çevresindekilerin onu can kulağıyla dinlediklerinden emin olduktan sonra masadaki boş bardağın suyla doldurulmasını istedi. Çırak bardağı kapar kapmaz yayından çıkan ok misali ocağa doğru yöneldi. Elindeki testiyle bardağı doldurmaya yönelmişti ki vakur bir sesle duraksadı. Seslenen Osman dede idi yine o tok sesiyle konuşmasına devam etti:

-Kardeşlerim! Balkanların hikâyesini bizden öncekilerden dinlediğimiz kadar öğrendik. Dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık ki şu küçücük yavrularımızda millî hafızanın dehlizlerinden haberdar olsun. Olsun da bir daha başına böyle talihsiz olaylar gelmesin ne yurdundan olsun ne eşinden, dostundan. Bir ve beraber yaşamak için önce birbirimizi sevmeli. Şimdi anlatacaklarım gençlerimizin kulaklarına küpe olmalıdır.

Osman dede derin bir nefes alarak söze başladı. Masada doldurulmayı bekleyen bardağı işaret ederek:

-Yıllar önce Balkanlar şu boş bardak gibiydi. Dışı sert görünmesine sertti amma içi boş olunca parçalanmasının önünde durulamadı. İçine boşaltan kendi içini dolduramayan bizlerdik aslında. Şimdi şu nefesin camın içinde çıkardığı ses gibiydik. Bir giren bir çıkıyordu. Üzerimize düşeni yapmak yerine kıraathanede boş boş oturmayı tercih ettik. Sadece boş boş oturmakla kalmadık oturduğumuz yerden birbirimize kin bağladık, düşman bize gelmeden biz çoktan çözülmüştük. Eskiden bir halat gibi birbirine sımsıkı bağlanmış ellerimiz bir kolyeden kopan boncuklar gibi birer birer dağıl. Toplamaya vakit bulamadan düşman askerlerinin postal sesleriyle irkildik. Unuttuk kardeşlerim unuttuk. Savaşın sadece cephelerde kazanıldığını sandık, yanıldık.

Gürbüz yapılı bir genç kalabalığın arasında gür sesiyle atıldı:

-Biz ne yapabilirdik emmi, askere gel dediler gittik can ver dediler verdik. Devlet güçsüz durumdaysa bu bizim suçumuz mudur sorarım sana.

Osman dede bu toy oğlanın cengâverce atılışına bir gülümsemeyle karşılık verdik. Sesin geldiği yöne doğru başını çevirmeden önce sakalını bir eliyle sıvazlarken diğer eliyle bardağın içini suyla doldurdu. Hafif bir tonda konuşmaya başladı.

-Gençlik heyecanıdır bilirim oğul beni dinlerken ola ki bazı yerleri kaçırmışsın. Ne demiştim ben savaşlar sadece siperlerde vuruşa vuruşa kazanılmaz. Er meydanı kadar cephe gerisi de önemlidir. Fatih Kerimî’yi bilir misin? Dost acı söyler demiştir atalarımız. Fatih Kerimi de bizim dostumuz olduğunu belli etmiştir düzeltelim diye yanlışlarımızı birer birer yazdı. Bak hele, torunumun elinde duran bu kitapta bir dostun daha adı yazılı. O da Fatih deden gibi acı söyleyen bir dost: Hasip Saygılı.

Yanında oturan torunuyla göz göze gelir ve okumasını ister. Bakalım Fatih Kerimi ve daha nice dost ne demiş hakkımızda neden cephe gerisinde geriymişiz de savaşlarda da yenilmişiz bir anlayalım önce.

            hasip-saygili-rumeli-turkleri-ve-muslumanlari  ‘‘Ülkenin askere çağrılan gençleri askerlik hizmetinden kurtulmak için her türlü çareye başvurulur ve kurtulunca ‘Elhamdülillah, bir yıl da olsa geciktirdik, derse.’’(Sayfa:172)

-Anladın mı evlat sadece askere gitmemekle kalmamış, biri vatan savunması dendiğinde devletimizin asker ve subayları elbet gerekeni yapacaktır, biz onlara kullanacakları malzemeleri yetiştirelim, yeter diyordu. Hatta müstehcen yayınların takibi o kadar çok arttı ki bunun neticeleri sokaktan geçen kardeşlerimize laf atmak suretiyle türlü tacizlere kadar vardı olaylar. Anadolu’dan gelen bir askerin sözünü hatırlıyorum Şeyh Muhsin-i Fani’den duymuştum, asker kaçarken şöyle cevap vermiş:

            ‘‘Adam sen de! Kayseri ovası benim neme yetişmez.’’(Sayfa:176)

Osman dede torununun okumasını durdurarak söze karıştı: ‘’Elbette askeri safhada zayıflıklarımız vardı ordunun içine siyaset girmemişti. Bu o kadar vahim duruma gelmişti ki bir subay savaşa girmek için sonucunda statükonun değişmesi veya değişmemesine bakıyordu. Bir milleti yıkmak istersen önce ülküsüz kalmasını beklemelisin. Uzun yıllar ülküsüz kaldığımız için ne yapacağımızı nasıl yapacağımızı bilemedik bunları anlatıyorum ki tarihten ibret alasınız, önünüze yeni bir yol çizesiniz. Koskoca coğrafya atlasları atalarınızın ayak izleriyle doludur. Bir gün yine onları kabri başında anacağımız günlerin millî mirasın ruhunu unutmayın diye diyorum bunları. Unutmayın unutursanız yok olursunuz. Ne Arnavut’u unutun ne Bulgar’ı ne de Yunan’ı. Makedonya’dan toprak koparırken nasıl dişlerini bilediklerini unutmayın.’’ Yutkunduğu sırada bardağındaki yudumlarının da bittiğini gördü. Daha doldurulması için rica etmesine kalmadan dolu bir bardak daha önüne uzatıldı. Çırak işini biliyordu henüz anlatacaklarının bitmediğini sezmiş olmalı ki leb demeden leblebiyi anlamıştı. Osman dede tekrar sözü üstüne alarak devam etti:

-Bilir misiniz kardeşlerim, Müşir Mehmed Ali Paşa’mızın ismini duyduğumda gözlerimden bir damla yaş sanki kalbimin derinliklerine akar da oraları yakar geçer, sızısı kalır geriye. Genç kardeşlerimizin her biri mektep sıralarında dirsek çürütmekteler, okuyorlar, araştırıyorlar. Daha da önemlisi salt bilgi elde etmek yerine sorgulamayı önemsiyorlar. Milliyetçilik Balkanları kasıp kavururken Anadolu’da ulus devletin yeşermesine vesile oldu. Bizim kuşak hep gözden kaçırıyor bu milliyetçilik öyle bir şeydir ki kime geldiyse içindeki ruhu uyandırır. Bunda dini duyguların bir önemi yoktur çünkü sosyolojik bir gerçek olarak Arnavutlarda da böyle olmuştur. Slavların kendilerine dokunmaması için Osmanlı’nın yanında yer almış zaman gelmiş devletlerin anlaşmalarına uymayarak kendi devletine başkaldırmış. İşte böyle bir dönemde Müşir Mehmed Ali Paşa’mızın görevini yapmak için geldiğini unutmuşlar. Şehit etmişler cesedine olmadık işkence yapmışlar. Bir baba nasıl oğluna söz geçiremiyorsa devletimizde Arnavutlara söz geçirememiş. Bulgar, Yunan, Sırp derken bir de Rusya kazanı çevirdikçe çevirmiş. Onlar çevirdikçe biz bir o yana bir bu yana savrulmuşuz. Şimdi Anadolu’dayız. Ebedi vatanımızdayız. Bir gün olur yine aynı oyunlar size sunulursa atalarımızın yaşadıklarını hatırlayın.

Yaşlılık işte bak yine çok konuştum. Hâlbuki ağzım bir beyefendi gibi konuşmayı pek beceremez. Siz alın elinize kâğıt kalemi de size bir reçete yazayım. Doktor olmasam da çok hastayı iyi edecek bir ilaç var elimde. Siz iyileşirseniz, iyileştirirsiniz. Şimdi söylüyorum, kâğıdı olanlar not etsin, olmayanların aklında yer etsin. Duyanlar duymayanlara duyursun diyelim, sözü ikilemeden söyleyelim. Balkanlardaki Yunan ve Bulgar çetelerinin birbiriyle çatışmalarını, konsolosların suikastlere kurban gidişini, Osmanlı’nın almaya çalıştığı tedbirleri, kimin dost kimin düşman olduğunu öğrenmek istiyorsanız bir dostun sesine kulak vermenizi öneriyorum:

‘‘SAYGILI, Hasip (2016).Osmanlı’nın Son Kırk Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları 1878-1918.İstanbul: İlgi Kültür Sanat Yayıncılık.’’

Yağmur şiddetini azaltmış durmaya yüz tutmuştu. Osman Dede’nin anlattıkları herkesin gönlünde yer etmişti. Çaylar içilirken Ozan Prizrenli Ali’nin sözü duyuldu. Yanık yanık ne güzelde yakmıştı gönülleri o meşhur ağıtla:

‘‘Karağaç’tan gösterir Prizren kalası

Kalanın dibinde suyun âlâsı

Süngülerle doldu sokaklar varoş reayası

Aman Sultan Reşad gel bizi kurtar

Verdiğin idareyi vermiyor cüffar …’’

 

* Yıldız Teknik Üniversitesi, Türkçe Öğretmenliği Bölümü Öğrencisi

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum