Hz. Ömer ve Nuşirevan Adaleti

20 Ocak 2015 0 yorum Öykü 621 Görüntüleme

Bu günlerde çokça arar olduğumuz adalet duygusu üzerine güzel bir kıssa:

NUŞİREVÂN’DAN DAHA AZ ADİL DEĞİLİM
Henüz İslâm gelmemişti. Mekke’de Hattap oğlu Ömer ile Vakkas oğlu Sa’d karşılıklı konuşuyorlardı.

-Azizim Sa’d! Ben yarın sabah İran ellerine gitmeğe karar verdim. Yetiştirdiğim tay artlk büyüdü, yaman bir arap atı oldu. Ona İran’da yağlı bir müşteri bulacağımı umarım. Hem oldukça da para sıkıntısı çekiyorum, şimdi zaman o zamandır
– Demek bu sefer bensiz gitmek istiyorsun ha!. Anlaşıldı, gizli bir işin de var, dedi Sa’d, en eski ve en iyi dostu Ömer’in yüzünde gözlerini dolaştırarak.
Ömer, hemen itiraz etti:
– Senden gizli neyim olabilir Sa’d? Belki gelmezsin diye teklifte bulunmadım.
Bu sefer Sa’d atıldı:
– Ömer, dostum, seninle ölüme bile korkmadan giderim ben.
Şafak sökerken iki eski ve iyj arkadaş, kalplerin­de yanan dostluk buhurdanının güzel kokularıyla ruhlarını yeni baştan besleyerek, Mekke’nin kerpiç evleri arasından süzülerek çıktılar. İki ata binmişler, satılmak üzere iki de küheylanı yedeklemişlerdi. Yolculuk günlerce sürdü. Gece olunca çölün bir tep­si kadar büyük ve yusyuvarlak mehtabının altında yol aldılar, gündüzleri bir iki hurma ağacının süsle­diği pınar başlarında konakladılar. Nihayet bir sa­bah güneş, bütün haşmetiyle gökyüzünde yükselir­ken İran devletinin başkentini koruyan surların önündeydiler. Ömer mırıldanıyordu:
– Nihayet kazasız belâsız gelebildik. Hemen tanrı iyi müşteri versin.
Biraz bekledikten sonra muhafızların açtığı kale kapısından içeri girdiler. Şehir güzel ve süslüydü.
İki arkadaş etraflarına hayran hayran bakarak iler­lerken büyük bir meydanlığa geldiler ve birkaç gen­cin cirit oynamakta olduğunu gördüler. Sa’d cirit oy­nayan gençlerin sürat ve maharetlerine imrenerek bakıyor, arkadaşına:— Bunlar, diyordu, mutlaka asilzadedirler. Çok mükemmel yetiştirilmişler.
Ömer de bu kanaatteydi. Kendilerinin at satmak için İran’a geldiğini âdeta unutmuşlar, cirit talimi yapan gençlerin seyrine dalmışlardı.
Bir aralık gençlerden en irisi, en güzel ve en muhteşemi, kendilerini gördü ve:
– Hey bedeviler, diye bağırdı. Sonra atını dolu dizgin üzerlerine sürdü. Ömer
ve Sa’d şaşırmışlardı. Kendilerini toparla­ma fırsat bulamadılar; gelenin ellerindeki atları zorla aldığını hayretle gördüler. Karşı koymaya kalkışınca o gencin diğer arkadaşları da imdadına yetiştiler ve Ömer göğsüne şiddetli bir yumruk, Sa’d da arka­sına kuvvetli bir tekme yedi.
İkisi de üzgün ve incinmiş hâlde bu ya­bancı memleketin gençlerinden gördükle­ri kötü muamele yüzünden birkaç saat pe­rişan gezinip durdular. Ne yapmaları ve nasıl davranmaları gerektiğini düşünüyor­lar, içinden çıkamıyorlardı. Umutla geldik­leri bu ülkede umutları sönmüştü. Yorgun ve perişan vaziyette gezinirken akşamın olduğunu fark ettiler ve çaresiz, rastladıkları ilk handan çekine çekine içeri girdiler.
Karınları çok acıkmıştı, ancak paraları olmadiği için hiç kimseden bir lokma ekmek istemek cesaretini nefislerinde bulamıyorlardı. Ha­nın büyük ocağının başına çökmüşler, kara kara düşünüyorlardı. Bir aralık kendilerine birinin Arapça seslendiğini duydular:
-Yabancılar, niçin bu kadar dertlisiniz? Başınıza bir iş mi geldi?
Bu hancıydı. Ömer başını iki tarafa sallamakla yetindi. Sa’d ise isyan edici bir sesle olanları anlat­tı ve sözlerini de,
– Şimdi bize yapılan doğru mudur? diye bitirdi. Hancı yumuşak bir sesle karşılık verdi:
– Üzülmeyin!.. Bu memleketin başında Nûşirevan adında adaletli bir hükümdar vardır. Onun za­manında zor kullanarak zulümle bir iş yapmaya kal­kanlar muhakkak belâlarını bulurlar. Tarif ettiğiniz cirit oynayan ve elinizden atlarınızı alan genç, an­lattığınıza göre bizzat onun oğludur. Fakat bu de­mek değildir ki, suçlu cezasız kalsın. Yarın sabah pazar meydanına gidiniz. Her sabah büyük hüküm­darımız oradan geçer ve halka bir derdi olup olma­dığını sorar. Orada her şeyi olduğu gibi anlatır ve oğlunun atlarınızı zorla elinizden aldığını söylersiniz. O yapacağını, bilir!
Ertesi sabah Ömer ve Sa’d pazar yerine gittiler. Bir müddet sonra da hükümdar Nûşirevan yanında vezirleriyle birlikte göründü. Dertlileri dinliyor, gerekirse yanındakilere emirler vererek çözümlerini üretip dertlere çare oluyordu. Ömer ile Sa’d da bu sırada başlarından geçenleri ve oğlunun kendileri­ne yaptıklarını tercümana bir bir anlattılar. Tercü­man onları dinledikten sonra hükümdara:
– Bunların atlarını zorla ellerinden almışlar, pa­rasız ve pulsuz bırakmışlar! dedi, yalnız bu işleri oğlunun yaptığını söylemedi. Nûşirevan bu iki ya­bancının başlarına gelen olaya çok üzüldü, kaşlarını çattı, vezirlerinden birine dönüp:
– Bunlara dedi, atlarının değerinden bir misli fazlasını veriniz. Suçluyu da elbet bulup cezalandı­racağım, kendileri müsterih olsunlar. Benim ülkem­de zulümle iş görenlerin cezasız kalmayacağını da anlatın kendilerine..
Paraları alan iki arkadaş sevinç içinde hana dön­düler ve olanları hancıya anlattılar. Paralarını aldık­larını, hükümdarın da suçluyu bulacağını söyledi­ler. Hancı birden köpürdü:
– Suçlunun bulunması hikâyesi de ne demek; kendi oğlu suç işlerse cezadan mı kurtulacak? Gelin benimle beraber!..
Hancıyla beraber yeniden pazar yerine koştular. Hükümdarı buldular. Hancı:
– Şahım, dedi, anlamadığım bir nokta var. Hay­di bu bedeviler ihsana nail oldular, atlarının bede­lini aldılar diyelim; ya bu suçu işleyen senin oğlun ne olacak, o cezasız mı kalacak?
Nûşirevan birden kızardı:
– Ya!…. Demek iş böyleydi, suçu işleyen demek benim oğlumdu?!…
Sonra vezirlerine döndü.
– Bu bedevilere bir misli para daha verin ve iş­te buyuruyorum; yarın sabah ikisi de kentimi terk etsinler. Yalnız birisi kuzey, öteki güney kapısından çıksınlar ve sonra birbirleriyle yolda buluşsunlar!
Ertesi sabah iki arkadaş başkenti terk ettiler. Kuzey kapısından çıkan Sa’d hükümdara yanlış bil­gi aktaran tercümanın, güney kapısından çıkan Ömer de ellerinden atlan zorla alan delikanlının ka­pıya asılmış olduğunu gördüler.
Yıllarca sonraydı. Hz. Peygamber İslâm’ı tebliğ etmiş, İslâm’ın güneşi yükselmiş ve nihayet Ömer Müslümanların halifesi olmuştu. Kendisine kuman­dan olarak seçtiği eski arkadaşı Sa’d bin Ebi Vakkas Mısır’ı fethetmiş ve şehre girince ihtiyar bir Yahudinin evini kendisine karargâh yapmış, Yahudinin yalvarmalarını ve ricalarını dinlemeden onu sokak ortasına atmıştı.
Yahudi eşeğine bindiği gibi Medine’nin yolunu tuttu. İsteği, Müslümanların hükümdarına olup bi­teni anlatmak ve uğradığı muamelenin hesabını görmekti. Medine’ye varınca hükümdarı nasıl göre­bileceğini sordu. Ona bir tarlayı tarif ettiler; halife Ömer oradadır dediler. Yahudi tarlaya yaklaştığı za­man üstü başı pejmürde ve perişan bir adamın toprağı çapalamakta olduğunu görüp sordu-
– Halife Ömer’i nerde bulabilirim? Bana bu tar­layı tarif etmişlerdi.
– Ömer benim.
Yahudi önce bu hâle şaşırmakla birlikte, daha sonra Sa’d’ın kendisine yaptıklarını bir bir anlattı.
Sonuç olarak da,
– Ben fakir bir adamım, dedi. Evimden başka hiç bir şeyim yoktur!
Ömer, tarlanın bir köşesine atılmış olan bir kemik parçasını işaret ederek;
– Şunu bana getir, dedikten sonra üzerine bir kaç kelime yazarak Yahudiye uzattı :
– Bunu Sa’d’a götür.
Yahudi, halifenin halife olup olmadığından şüphelenerek kendisini başından savdığına, bu kadar yolu boşa teptiğine pişman olarak da alda­tıldığına hükmetti. Karamsar ve umutsuzdu. Kendi kendisine öfkeyle söylenerek üzgün bir şekilde tekrar Mısır’ın yolunu tuttu. Taşıdığı kemiğe bak­tıkça kendisiyle alay edildiğini, bir kemik üzerine ciddî ne yazılmış olabileceğini vs. düşünüyordu. Hatta bir ara onu nehre atmayı bile aklından geçir­diyse de bunu yapmadı Artık bu kemikli işin so­nucunu merak ediyor, kendi kendisine bunu ko­mik bir aldatılmışlık olarak değerlendiriyordu. Ni­hayet şehre varınca umutsuz bir tavırla başkuman­dan Sa’d bin Ebi Vakkas’a kemik parçasını uzattı.
O, üzerindekileri okur okumaz büyük bir telâş için­de evin tahliyesi için bir taraftan sağa sola emir verirken öte yandan da Yahudiden özürler diliyor, yalnız lâfla değil, parayla da onun gönlünü almaya çalışıyor, hediye olsun diye evine eşyalar bile dö­şetiyordu. Yahudi bu işe çok ama çok şaşırdı. Tar­lada çalışan bir hükümdar ve onun birkaç kelime­lik yazısından çok etkilenmişti. Kalbi Ömer’e çok ısındı ve Sa‘d’ı da affetti. Yalnız merakını yenemeyip kemiğin üzerinde ne yazdığını sordu. Sa’d’ın yaveri ona şu cümleyi okudu:
“Vallahi Nûşirevan’dan daha az adil değilim!”

(İskender Pala, Türk Edebiyatı Dergisi, Haziran 2005 sayı 380. s. 16)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum