Mektuplarında Enver Paşa (Allah, Vatan, Nâciye!) -denemesi I-

30 Mart 2017 0 yorum Denemeler-Makaleler 683 Görüntüleme

naciyemTam emîn olmamakla birlikte, ‘Nâciyem, Rûhum, Efendim’ adlı Murat Bardakçı’nın bu çok değerli kitabını, 2016 Nisan’ında askerde iken kullandığım iznimde aldığımı hatırlıyorum. Okumaya da zannedersem 2017 Ocak ayının başlarında başladım. Ve şu an, bu satırları yazdığım sabaha karşı 04,00 sularıdır ki, kitabın kapağını gönlüme hüzün, dilime keşke, yâdıma sızı düştüğü hâlde bitirmiş olarak kapatıyorum.

Enver Paşa’nın münferit bahtsızlığından mıdır yoksa İttihadçıların ortak kaderi miydi bilmem, yâr mektubu gözlemek…
Çünkü baktığım zaman, bu durumu Ziyâ Gökalp’in Malta Mektupları’nda da görüyorum.

Enver Paşa… 417 mektuba karşılık, sâdece 5 mektup almış olan Enver Paşa.
Bezginliğinde, kızgınlığında, suskunluğunda; küskünlüğünde, celâlinde ve melâlinde sâdece Nâciye’si ile kalmış olan Enver Paşa…

Enver Paşa’nın sevdâsı, Yavuz Sultan Selim’in tâcına denktir! Onun kadar kısadır, onun kadar derindir, onun kadar kartaldır, onun kadar ceylandır…

Duygusaldır Enver. Nâciye’nin üstüne öyle titrer ki, değil o’na sarılmak; adının geçmesi bile yeterlidir ağlaması için. ”Kendime hâkim olamadım” der, ”rûhum, sen de beni seversin değil mi?” diye sormaktan da alıkoyamaz kendini.

Birisinin uğruna ölünecekse bu Enver Paşa’dır diyorduk ya hani, artık literatüre şunu da kaydetmeliler;
‘Git, sevmek nedir Enver Paşa’dan öğren!’

Gülmek de en çok Enver Paşa’ya yakışıyor. Onu hiç gülerken gördünüz mü? ‘Asya-yı Vusta”dan Nâciyesine topladığı bütün çiçekler, sanki yanaklarına kurulmuştur…
Sanki, ”bütün gün iki kırlangıç yatağımın üzerinde bir yuva yaptılar. Onların birbirine olan nevâzişkâr cıvıltıları” Paşa’nın gözbebeklerine serilmiştir… Öyle huzur verici, öyle içten güler.

Gerçi 10 Mayıs 1914’ten beri öyleymiştir de, fakat daha ziyâde Orta Asya aylarında Paşa’nin hâlet-i rûhiyesi, dili, rengi resmen Nâciye Sultan’dır. Namazlarda niyazı, dağlarda avazı, türkülerde sazı, kışta yazı, yazda güzü, gecesi ve gündüzü hep Nâciye…

Enver Paşa, şimdiki tâbirle, ”komiktir.” Ama, yumurtayı cılk eden bir tavırla değil; ”eğer üçüncü yavrumuz erkek ise doğrusu bu mahrumiyetlere sebep olup, seni alıkoyduğundan çükünü kopartacağım” dedirten latifliğinden gelen latîfe ile…

Bilinenin aksine o, ”sustasına basılmış bir çakı”dan çok, ” Herkes anlasın ki, ben şahsen hiçbir şey gözetmem ve yetiştirmek istediğim gençlik için yalnız söz değil, fakat işle de nümûne olurum!” diyen bir yüreğe sâhip taçsız Hâkan, baçsız kahramandır. Şehîd-i âlâdır…

” Doğrusu zihnim hep Türkistan işiyle meşgul. Bir taraftan da memleketi düşünüyorum.” diyorken bile, ”Âh! Sensiz ben yarım değil, âdetâ ölü insan gibiyim.” feryâdını gizlemezdi Naciye’den. Nâciye o’na Allah’ten gelmişti, haktı, hakîkâtti.

Moskova aylarında matbaa ile uğraşırken, yanındakilerin yavaşlığını beceriksizliklerine vurmaz, ”Gençler, bilmem gönül üzüntüsünden midir nedir, çabuk bıkıyorlar.” hüsnü niyetiyle sehere aralardı. Gönlünün güzelliği yüzüne, ruhunun güzelliği özüne vurmuş, bir güzel adamdı.

Bıkkınlığın, sıkıntı ve üzüntünün en yücesinde o gezinirdi de, bütün bu külfeti yâr sebebine dayandırdığından yine de belli etmezdi. Paşa’nın ne kadar sabırlı olduğunu, koklamaya kıyamadığı gülünün dikenine nasıl her lâhzâ katlandığını şu satırlarından anlamak mümkün;
” Âh Nâciye! Seni ne kadar sevdiğimi anlayamazsın. Fakat ben senin gibi, < Âh! Seni biraz daha az sevseydim ikimiz de bahtiyâr oluruz.> demeyeceğim.” O’nun Nâciyesinden bir tek isteği vardı; ‘Nâciye beni sev, düşün, bana yaz ki biraz müteselli olayım.”

Mektuplarından anladığım şudur ki, Enver Paşa Tûrancı değildir. Fakat yüzde yüz denir şekilde İslâmcı da değildir. O, devr-i Osmanlı’nın ebedî Harbiye Nâzırı; tek dileği kâh İngiliz, kâh Rus mezâlimi altında nefes almaya çalışan İslâmlar’a himmet edip şâha kaldırmak isteyen, belki memleketinde iyi düşündüğü hâlde başarısız olduğu ümitlerini, başka diyâr İslâmlarında vücuda getirebilmeyi gâye belleyen, Naciye’sinden ayrı düşmesine sebep, Naciye’sinin karşısında dik durmasını emreden hissinin peşinden gitmiş bir asker, bir sâdık-ı âşık, bir Türk ve bir müslümandır…

-devâm edecek-

Karaaslan Y.

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum