SAKAL

9 Eylül 2018 0 yorum Öykü 222 Görüntüleme

god-151320_1280

Egenin ılık, hayat veren sakin sularını küçük bir kanal, sevimli bir göle bağlar. Gemilerin, denizcilerin, yorgun yaşlanmış kayıkların bilmediği bir göldür burası.  Yukarıdan bakan birisi önce sakin sularıyla denizin yanında tatlı bir mavilik gibi duran gölü, sonrasında bir anneyi yavrusuna bağlayan bir kordon gibi gözüken kanalı ve sonrasında uçsuz bucaksız maviliğiyle Egeyi görür.

Gün batımındaki kızıllıktan gecenin maviliğine gecenin tüm renkleri bu gölün üzerine de yansır ve sabah olana dek tatlı bir serinlik, huzur veren bir dinginlik sürer de gider.

İşte balıkçı o zaman ortaya çıkar.

 

***

Gece, artık yerini gün ışığına bıraktığında ise koyu lacivertten yeşile dönen gölün serin, ıssız ve derin sularında bir kayığın hafif kürek darbeleri belli belirsiz tatlı bir ses çıkarıyor, bir kayık arkasında köpüklü bir iz bırakarak ilerliyordu.

Küreği asılan usta balıkçı adeta kayıkla, kürekle uyumlu bir beden gibi hareket ederken o sırada duyulan tek ses küreklerin kayığa bağlı bulunduğu yerdeki yağlı, eski, sağlam ipin çıkardığı sesti. Birde kayığın arkasında bulunan balık sepetindeki birkaç balığın irade dışı çırpınışlarının yankıları duyuluyordu.

Sessizlik her yeri sarmıştı. Gölün kıyılarını kaplayan sazlıkları ince bir sis tabakası kaplamış, arkalarında belli belirsiz görünen sazlar, ılgınlar, hasır otları bir ressamın çizmekten büyük bir keyif alacağı buğulu bir fona dönüşmüştü. Sazlığa vuran inatçı, sabırsız ama zayıf dalgalar kıyıdaki yosunlu çamurlaşmış toprağı yalayıp geçiyordu.

Güneş açıyor, göl biraz daha aydınlanıyor, sis her an biraz daha dağılıyor, kayık sessizce ilerliyor ve karanlık sırlarını yine kendine saklayarak yerini, yeni uyanmaya başlayan gölün sazlıkları arasında henüz ortaya çıkmamış ama varlığı aşikâr su kuşlarına bırakıyordu. Karabataklar, sakar mekeler, ördekler, balıkçıllar sazlıkların arasındaki yuvalarından uyanıyor ve kendilerine has seslenişleriyle birbirlerini uyandırıyorlardı.

Balıkçı için günün en güzel saatleriydi bu zamanlar.  Bu büyülü anlarda gecenin bitişini, alaca karanlığın sarhoş edici gizemini ve güneşin hayata sunduğu ümidi yeni bir doğumu izlermiş gibi izliyordu balıkçı. Her sabah yaptığı gibi yine erkenden göle açılmıştı. Dünden attığı ağları toplarken bu güzel manzarayı izlerdi. Bu o kadar güzel bir uğraştı ki onun için, eğer bir gün bu gölde hiç avlanacak balık kalmasa bile o her sabah burada olabilirdi.

Balıkçı tuttuğu balıkların bulunduğu sepete baktı. Göl bugün az balık vermişti. Bir düzine kadar kefal, dört beş tane orta boy sazan, iki levrek ve bir yılan balığı. Bunun için canını sıkacak değildi ya. Yılların verdiği ustalıkla küreklere asılı verirken “Allah bereket versin” dedi içinden. Güneş yanığı, bronzlaşmış, kemikli, güçlü kollarıyla küreklere biraz daha asılınca kulübesinin olduğu kıyıya varmıştı işte.

Kayığını iskeleye bağladı. Ağır hareketlerle ağları kayığın arkasına yerleştirdi. Tek eliyle balık sepetini alıp kulübesine koydu. Şimdi tek yapması gereken beklemekti. Her gün “kırk yıllık dostum” dediği eski kamyonetiyle balıkçı Hüseyin tuttuğu balıkları alıp ilçeye götürmek için yanına gelir, balıkları alır götürürdü. Altı yıldan beri bu gölde balıkçılık yapardı. Yaşı kırkın üzerindeydi. Kazandığının bir kısmını köyün ortak malı olan gölde balıkçılık yaptığı için muhtara verirdi. Balıkçı Hüseyin ise tuttuğu balıkları götürür ilçede balık halinde satar kazancı paylaşırlardı. Bazen köylülerden gelip balık satın alanlar da olurdu. Bazen hiç para almaz karşılığında köylüler ona ekmek, zeytin, peynir, yumurta getirirdi. Geçmişi hakkında kimseler bir şey bilmez, sorduklarında ise cevap vermez geçiştirirdi. Onun için kanun kaçağı diyenler olurdu, kan davalısından kaçmış birisiymiş şeklinde söylentiler hep söylenirdi. Ancak geçen altı yıl içinde insanlar onu tanıdıkça bu söylentilere artık kulak asmaz olmuşlardı ama yine de şüphelerini devam ettirenler yok değildi. Oysa gerçek hiçbiri değildi.  O sadece bir balıkçıydı. Denizi, doğayı, hayvanları, suyu, balık kokusunu her şeyden çok sevdiği için buralardaydı.

Eski koltuğunu çıkardı. Balıkçı Hüseyin getirmişti bunu ona. Nereden eline geçmişse! Eski bir televizyon koltuğuymuş. Çok rahat, oturdukça insanın uykusunu getiren bir koltuktu. Sabah güneşi yüzünü okşarken oturdu. Gür ve uzun sakallarını sıvazladı.  Küçükken babası ile  çıktığı bir av sırasında yüzüne aldığı derin yara izini saklamak için sakal bırakmıştı, bu yüzden hep sakallıydı yüzü. Zamanla buna alışmıştı. Birazda üşengeçliğinden sakalı bazen uzar da uzardı. Şu aralarda yine sakalı uzamış gitmişti. Hem yakıştığını hem de yaptığı işe uyduğunu düşündüğü için sakalını kesmez hatta çoğu zaman kısaltmazdı bile.

Dün akşamdan beri bir şey yememişti, midesinin hafiften kazındığını hissetti. Yerinden kalktı, iki gözlü kulübesinin bir kısmında yatar dinlenirdi. Diğer oda da ise işini yaparken kullandığı oltalar, ağlar, iplikler, halatlar, boya gibi malzemeler bulunurdu. Oturduğu odada masanın üzerine koyduğu bir piknik tüpü ile birkaç kap kacak, bardak, çatal, kaşıktan ibaretti mutfağı. Evde ekmek bulunmadığını fark etti. Ekmeğini ona köylüler getirirdi, bazen de kasabaya giden birilerine ya da balıkçı Hüseyin’e ısmarlardı.  Ekmek yoksa doyamazdı, dışarı çıktı. Kulübesinin hemen arkasında bulunan merada, Ali amcanın evi bulunurdu. Ondan ekmek istemeyi akıl etti. Az önce tuttuğu balıklardan bir kısmını hemen büyük bir ustalıkla temizledi. Bir torbaya koydu. Sazlıkların arasındaki kestirme yoldan meraya çıkıverdi.

Ali amca o gün köye kadar gitmişti, onun için hayvanları otlatmak için yaşlı hanımı Havva teyze gelmişti meraya. Gözleri yaşlılıktan pek görmese de vakit geçsin diye eline dantel örmek için şişlerini ve ipliklerini almış, geniş yapraklı bir armut ağacının altına şiltelerini serdikten sonra oturmuştu. Az ileride yedi sekiz yaşındaki torunu bir su birikintisinin etrafında kendince tek başına bir oyun oynuyordu.

Havva teyze kendini dantel işine o kadar kaptırmıştı ki arkasından kendisine doğru gelen balıkçıyı fark edemedi. Güçlü bir erkek öksürüğü duyunca yakın gözlüğünün üstünden arkasındaki geniş yapılı adama baktı.

“Kimdir ooo?”

“İşin olsun Havva ana, ben balıkçı.”

“Gel oğlum gel.”

“Ali amca yok galiba.”

“Yok, işi çıktı da gitti oğlum, koyunlar bana kaldı bugün”, dedi gülümseyerek.

Balıkçı sözü çok uzatmadı:

“Havva ana, sana bir işim düştü de.”

“Söyle oğlum.”

“Ekmeğim kalmadı, senin evde varsa… Az bir parça olsa da bana yeter.”

“Var var, daha dün yaptıydım tazecik, ben sana torunumla gönderirim birazdan.”

Torbadaki balıkları uzattı balıkçı,

“Bunu kabul edin.”

“Yok, oğlum istemez, senden bir şey isteyen mi oldu.”

“Çoluk çocuk sever Havva anne, sağ ol, hadi hoşça kal.”

“Sende sağ ol oğlum, hadi selametle.”

Balıkçı balıkları usulca Havva annenin yanına bırakıp dönerken, yaşlı kadının çocuğuna seslendiğini duydu.

 

***

Balıkçı ağır adımlarla kulübesine döndü, yapacak birkaç işi vardı, ama önce bir şeyler yerim ondan sonra işime bakarım diye düşündü. Koltuğa uzandı, güneş ne de güzel vuruyordu yüzüne. Balıkçı Hüseyin’in ya da ekmeği getiren çocuğun sesine uyanırım diye düşündü, uykusu hafifti, en ufak seste uyanırdı. Yakınlardaki bir balıkçıl kuşunun sesi geliyordu, sahile vuran dalgaların sesi ninni gibiydi…

 

***

Çocuk, elindeki ekmek torbasıyla sazlıkların arasından balıkçının kulübesine doğru sallana sallana yürüdü. Balıkçıyla ilgili anlatılan şeylerden dolayı ondan biraz korkardı. Onu yakından hiç görmemiş hep uzaktan uzağa bakmıştı. Arkadaşlarından balıkçının küçük çocukları pantolonlarından tutup yıkansınlar diye göle attığını duymuştu. Ne kadar doğruydu bilmiyordu ama korkulacak birisi olsa nenesi ona ekmek götürmesini istemezdi herhalde. Ama çocuk yine de yanına köpeğini almadığına biraz hayıflandı, köpeği onu her tehlikeye karşı korurdu. Çocuk yedi yaşına yeni basmıştı. Bu yaz bittiğinde okula başlayacaktı. Yaşına göre küçük gösteriyordu, çelimsiz sarı saçlı çilli bir çocuktu. Kara saçlı, yanık tenli köydeki arkadaşlarının yanında şehir çocukları gibi görünürdü.

Çocuk kulübe görününce adımlarını hızlandırdı. Balıkçıyı ilk bakışta göremedi daha sonra onu bir koltuğa uzanmış uyurken gördü. Sağına soluna bakınarak usulca balıkçının yanına vardı. Balıkçı boydan koyu yeşil bir tulum giymişti, ayaklarında siyah çizmeler vardı. Tulumunun altına da rengi solmuş kareli eski bir gömlek giymişti. Çocuk balıkçıya seslenmek istedi ama bir şey onu korkutuyordu. Ağzını açtı, “Şşşştt balıkçı” demek istedi ama balıkçının uyuyan insanlara özgü bir homurtu çıkarması üzerine ürktü. Aklına arkadaşlarının anlattıkları geldi. Acaba yanına sokulsa balıkçı birden kendisini tutup göle atıverir miydi? Balıkçıya uzaktan uzağa baktı. Sonra gür, uzun, yüzünün hatta boynunun tamamını kaplayan sakallarını inceledi uzun süre. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi irkildi. Birkaç adım geri attı ve elinde balıkçıya getirdiği ekmekler olduğu halde hızlı adımlarla ses çıkarmamaya çalışarak uzaklaşmaya başladı. Sonra koşarak geldiği yoldan sazlıkların arasından nenesinin bulunduğu armut ağacına doğru panikle, aceleyle koştu.

Balıkçı duyduğu bir ses ile uyandı. Uyku göz kapaklarını bastırıyordu. Uykulu gözlerle etrafına bakındı, küçük bir karaltının sazlıkların arasında kaybolduğunu görür gibi oldu ama fazla önemsemedi. Ne balıkçı Hüseyin ne de çocuk gelmişti, uykusu bugün ne kadarda tatlıydı, tekrar uykuya dalıverdi.

 

***

Çocuk nefes nefese ulaştı nenesinin yanına. Havva ana çocuğun geldiği görünce şaşırmadı ancak elindeki ekmekleri görünce bu sefer şaşkınlıkla torununa baktı.

“Oğlum, ekmekleri neden vermedin balıkçıya?”

Çocuk nefes nefeseydi, sadece “nene” diyebildi. Havva ana şaşırmıştı, torununu korkmuş görünce o da tedirgin oldu. Acaba balıkçı çocuğa bir şey mi yapmıştı, yoksa balıkçıya bir şey mi olmuştu?

“Oğlum bir şey mi oldu söylesene?”

Çocuk biraz nefes aldıktan sonra gözlerini kocaman açarak nenesine şaşkın şaşkın baktı, fark ettiği şeyin etkisiyle nenesine soru sorar gibi konuştu.

“Nene, ekmeği geri getirdim.”

“Neden geri getirdin, onu söylesene çatlatma insanı.”

“Nene… Balıkçının ağzı yok ki, ekmeği nasıl yiyecek?”

“!?”

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum