ÇANAKKALE’ DE EZAN SESLERİ

11 Mart 2017 1 yorum Öykü 673 Görüntüleme

canakkale-gazi

Eski pazardan ayakkabıcılar çarşısına doğru yürürken fark ettim ayakkabımın topuğunun oynadığını. Bir kenarda çıkartıp elime almamla beraber topuk elime düşüverdi. Artık Arnavut kaldırımının arasına mı girdi, hangi ara yıprandı da böyle düşüverdi bilinmez. Neticede daha birkaç aylık kunduramın topuğu elimde kalakaldım. Allah’tan ayakkabıcılar çarşısı hemen yakınımda, yolumun üstünde.

Aksak aksak yürüyerek ilk bulduğum ayakkabı tamircisinin dükkânına kendimi atıverdim. Ayakkabıyı yaşlı ayakkabıcıya gösterip eski tabureye oturdum.

“Vaktiniz var mı, şu elimdeki işimi bitireyim sonra ayakkabınıza bakıvereyim” dedi tatlı sesiyle. Canıma minnet, oturacak yer bulduktan sonra akşama kadar beklerim. Fazla vakit geçmeden ayakkabımı eline aldı, işine başladı. Nur yüzlü, akça pakça biriydi yaşlı ayakkabı tamircisi. Başında takkesi, elinde çekiciyle sanki bu işlerin adamı değilmiş gibi göründü gözüme. Ununu elemiş eleğini asmış, şu karşı caminin dingin cemaatinden bir şahısmış gibiydi sanki.

Eski dükkânın her yeri ayakkabı tamiratında kullanılacak eşyalarla dolu idi. Eski ayakkabılar, boya, yapıştırıcı ve deri kokusunun kapladığı toprak zeminli alanın her yerindeydi. Ayakkabı topukları, tabanlar, kundura parçaları… İnsan tanıdık bir şeyler mi arar, vaktin geçmesi için mi böyle yapar, yoksa ilginç bir şeyler bulma ümidi mi onu yönlendirir bilinmez yaşlı ayakkabı tamircisinin söylediği çayı içerken adetim olduğu üzere etrafa bakınmaya başladım.

Sonunda gözlerim aradığını buldu.

Cephede çekilmiş, elinde mavzer olan yağız iki askerin fotoğrafıydı gözüme takılan. Belli ki şu an karşımda elindeki çekiç ile kunduramı doğrultmaya çalışan ihtiyar ayakkabıcının bir gazi olduğunun deliliydi bu fotoğraf. Yılların getirdiği daha doğrusu yılların götürdükleri vardı bu fotoğrafta. O genç neferin dik duruşunu bugün yaşlı yorgun bir beden almıştı. Gür kara bıyıklarının yerinde ise seyrelmiş, ağarmış bir bıyık kalmıştı. Yanındaki esmer delikanlı biraz daha olgun görünüyordu ona göre. Bu fotoğraf çekildiğinde yirmili yaşlarda ise şu an en az yetmişinde olmalıydı.

“Fotoğraf” dedim. “Yemen cephesi mi yoksa Hicaz mı?”

Bu soruyu fotoğrafın arkasında bulunan kum tepesini andıran şekillere bakarak sormuştum. Bir an durdu, önce bana sonra fotoğrafa baktı. Sonra yürekten, gururlu bir sesle:

“Çanakkale” diye cevap verdi.

Bir an ikimiz de sustuk. Yedi düvele karşı boğuştuğumuz o karanlık günlerde henüz dünyada değildim. Ancak şu yaşlı ayakkabıcı gibi bir gazi olan babamdan defalarca dinlediğim savaş anılarından sonra Çanakkale, Yemen, Kanal, Galiçya, Kafkas, Hicaz… da bir milletin topyekûn var olma mücadelesinde yaşananlar zihnimde canlandı.

“Rahmetli babam da gaziydi.” dememle birlikte başladı sohbetimiz.

Birleşen ortak kaderlerimiz belki de onu bu sohbete sürükledi. Çok konuşkan değildi, ama ben konuşmayı ve dinlemeyi severdim. O gün orada o eski dükkânda dinledim hikâyesini.

Seferberlikle beraber orduya alınmalarını anlattı önce. Yaşlı annesiyle bacısını geride bırakışını, elli beş arkadaşıyla cepheye gidişini, geriye sadece bir avuç kadarının kalışını anlattı. Aldıkları askeri eğitimi, yaşadıkları binbir türlü meşakkati… O devrin insanlarında gördüğüm tok gözlülüğü, babacanlığı, fedakârlık hissini, mesuliyet duygusunu başka hiçbir yerde göremeyeceğimi düşünmüşümdür hep. Cephede yarı aç yarı tok savaşmalarını bile bir şikâyet gibi değil de olması gereken normal bir şeymiş gibi anlattı. Tıpkı babam gibi. Susuzluktan çektikleri ıstırapları, yedikleri taş gibi ekmekleri bazen nefis bir yemekmiş gibi gözleri bambaşka âlemlere dala dala anlattı. Şehit düşen Mehmetçikler’e olan son vazifelerini, cepheden gönderilen veya cepheye gelen hasret dolu mektupları, çamurlu mevzilerde yatışlarını, süngü hücumlarını, yeni gelen Mehmetçikler’e nasıl savaşılacağını öğretmelerini… Hatırlayabildiği ve hatırladıkça mutlu olduğu her şeyi paylaştı benimle. Onda mutluluk dolu bir kalbin yankılarını duydum o anda. Simasında ise huzur dolu yılların olağan kıvrımları vardı.

Geçmiş günlerde yaşanan zahmet, elem ve sıkıntıların bugün genç bir cumhuriyete dönüşmesinde payı olmasından duyduğu lezzetti belki de onu böyle mutlu kılan.

Bir aralık fotoğrafta yanında bulunan arkadaşının kim olduğunu sordum.

“O” dedi. “Benim ahretliğim. Akça Veli’dir.” Kim bu Akça Veli dedim merakla. Anlattı:

“Güzel sesi vardı, hafızdı, içli ezan okurdu. Çıt sesin bile çıkmadığı, siperlerde düşmanı beklediğimiz anlarda gür sesi ile boğazı yankı yankı ezana boğardı.” Sonra gülümsedi: “Esmer olmasından dert yanardı. “Ah! Anam beni azıcık akça doğuraymış” derdi hep. Bu sebepten ona Akça Veli derdik.”

“Düşmanın artık Çanakkale’yi geçemeyeceğini anladığı ve çekilmeye başladığı gün onun son ezanını dinlemiştik. Ben hayatımda öyle bir ezan daha işitmedim.”

“Haber geldi, düşman çekiliyor dediler, ileri atıldık. Çekildikleri siperler birer birer elimize geçiyordu.”

İhtiyar ayakkabıcı yutkundu. Kelimeler bir yumruk gibi boğazında düğümlenmişti. Derinlere bakar gibi içli bir bakışla yere baktı. İç çekti. Sanki o günlere dönmüştü, yanındaki varlığımdan haberi yoktu sanki. Sesi titreyerek şu sözleri söyledi:

“Mülazım-ı evvel Muzaffer seslendi.“Akça Veli!  Ezan- ı Muhammedi oku.” Mülazım-ı evvel sonra kaçışan düşmana doğru baktı. Gür sesini bir kez daha işittik: “Oku ki tüm cihan işitsin Çanakkale’nin geçilemez olduğunu.”

“Akça Veli abdestini tazeledi. En yüksekteki kayanın üzerine arkadaşlarının da yardımıyla çıktı. Kıbleye döndü. Yanık yanık ezan-ı Muhammedi’yi okumaya başladı.”

Allahuekber, Allahuekber.

AllahuekberAllahuekber

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah…

“O esnada karşı tepeden bir başka Mehmetçik de ezana başladı. Sonra diğer tepelerden de ezan sesleri gelmeye başladı. Tüm boğaz ezan sesleri ile yankılanıyordu.”

Ondan sonra konuşamadı yaşlı Gazi. İki büklüm oldu. Titreyen sesinin yerini hıçkırıklar almıştı. Bembeyaz sakalından damlayan gözyaşları yıllar önce kanını da kattığı mübarek toprağa karışıyordu.

O andan sonra soru sormadım. Akça Veli’ye ne olduğunu, sonrasında hangi cephelerde savaştığını, yolunu gözleyen yaşlı anasını, çoluk çocuğunu, başka neler yaptığını… Soramadım. Konuşacak hali kalmamıştı çünkü.

O an ben bu yaşlı Gazinin şahsında Çanakkale’yi geçilmez kılan ruha bir kez daha şahitlik ediyordum. İş başa düştüğünde evde durmayan, bayrağı yüksekte tutmak için, cennet vatanı düşman çizmesi altında çiğnetmemek için ve tüm ahlaki değerleri korumak için Çanakkale’ye koşan bu yüksek ruhun karşısında ben de onun gibi iki büklüm oluyordum.

 

 

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

1 yorum

Yorum Yapabilirsiniz