ONU ANLATIYORUM – 2 (Isı Yalıtım Materyalleriyle Mantolanmış Apartmanlar Kerpiç Damlar Kadar Sıcak Olmaz)

27 Şubat 2017 0 yorum Genel , Öykü 241 Görüntüleme

“Yarı şehirli yatağının içinde sıkıntıyla dönüp duruyordu her gece. Bu durum günden güne bir değişiklik arz etmiyordu. Ne yatağa alışıyordu ne şehre… Oysa yıllardır şehirde yaşıyordu. Gençliğini sermaye edip şehrin kaldırımlarına, betondan yapılarına zerre zerre emek denilen paha biçilemez değeri bırakmıştı. İnsanlığın mutlulukölçeri halini almış olan varlık kavramının sonuna ‘lı’ ekini iliştirebilmeyi başarmıştı. Bir gençliğe bedel olsa da o, artık varlıklı birisiydi. Varlıklı dediğime bakmayın bu varlıklı olma durumu onun dünyasına göre anlam kazanıyordu. Altı üstü bir arabası bir de evi vardı.”

Bir araba ile bir ev son yüzyılın en çok peşinden koşulan ikilisi değil midir? Rakı nasıl balıksa… Güzel nasıl nazsa… Ankara nasıl ayazsa ve geçim nasıl sıkıntıysa işte bir ev de bir arabasız telaffuz edilemez! Hatta bir ev ile bir araba vaadi seçim kazanma garantisi demektir bu memlekette. Bir araba bir de ev dersem küser şimdi. Onun, evi de arabası da öyle alelade değil! Arabası 1.6 motor… Eh ne de olsa Türkiye şartlarında ideal. Hem de LPG’li, az yaksın diye. Evinin de odaları salondan bağımsız… Orta katta, kombili, yeni binada. Otobüs durağına 5 dakika mesafede. Eee araban da olsa işe otobüsle gideceksin, dolmuş bile pahalı!

“Varlıklıyım, diye düşündü. Her şeyim var. İş de idare eder. İşteki fitneciler de bazen canını sıkmıyor değil; ama işten kolay vazgeçilir mi? Maaş az olsa da sigortası düzenli yatıyor, eh 11 yıllık tazminat da vazgeçilir şey değil canım… Varlıklıydı ama neden mutsuzdu? Ne eksikti? Düşünüyor düşünüyor içinden çıkamıyordu. Bu varlığı elde ederken nasıl haristi. O zamanlar içinde böyle bir boşluk yoktu. Şimdiyse sanki dünyalar önüne serilse mutlu olmayacak, içindeki boşluk dolmayacak gibiydi. Acaba bir yuva kuramayışının boşluğu muydu bu? Şöyle ufak tatlı bebeleri olsaydı… Bi kız bi oğlan; amma büyüğü oğlan, abi olacak! Uyumlu da bir eş, şöyle eli yüzü de düzgün; oturup kalkmasını bilen… Bir ‘off’ çekti. Sigara içiyor olsaydım şimdi tam zamanıydı, diye geçirdi içinden.”

Bu devirde sigara mı içilirdi? Orta halli sigaralar 7 lira civarındaydı. Malbora – Parlament zaten yanına yaklaşılmaz! Ha zengin biri denk gelir de ortamda ikram ederse içilirdi elbet. Hem de öyle bir keyifle ki… Dumanı boşa harcamaya çekinir mi insan? Çekinilirdi elbet! Vinston muydu bu be? Bi de kuyruğu dik tutmak namına 5 kuruş yömiye alıp 3 kuruşunu zengin sigarasına gömen avanaklar vardı. Arada onlardan da otlanılırdı tabii. Neyseki o, sigara içmiyordu. Bi kere gençlik yıllarında içmeye alışacak vakti yoktu. Sonra aklı erdiğinde de öğrenmişti sigara cep düşmanıydı. Sigara içse bu ev, bu araba nasıl alınırdı? Günde bir paket sigara 7 liradan aylık 200 kağıdı geçiyordu…

“Varlık, dedi. Acaba varlık sadece mal mülk mü, diye düşündü. Gençlik yıllarında kimse ona varlığın aslında görünmez, dokunulmaz bir şey olduğunu söylememişti ki. O, sanıyordu ki varlık metadır. Ve meta, metafiziği perdeliyordu… Şu dünyada bile var olduğumu hissetmiyorum, diyerek derinlere yolculuğuna devam etti. Mesela yolda yürürken çoğu kimse ona dikkat etmiyordu hatta çoğu kişi görmezden geliyordu onu. Dahası var. Otobüste bazı kişiler onun olduğu yere sanki o yokmuş gibi usul usul yanaşıp onu yerinden etmeye çalışıyordu.”

Otobüste oturarak bir yere gitmek zaten imkansızdı ama otobüsün ayakta gidilecek kıyak yerleri de vardı. Kapı basamakları ve orta boşluğun köşeleri bu kıyak yerlerdendi. Özelikle orta boşluğun köşeleri… Buralardan birini kaptın mı hiçbir yere tutunmadan gider; telefonla rahatça oynayabilirdin. Kapı basamakları da iyiydi de bazen indi – bindi yapmak zorunda kalırdın. Bu da karizmayı çizdirirdi. Gerçi inecek olan güzel bir bayansa, bayan ne kadar aldırmaz takılsa da ona yol verdin mi kendini süper kahraman hissedebilirdin.

“Varlık… Varlık kendini hissetmek galiba, dedi. Belki ‘kendini gerçekleştirmek’ kavramını bilse onu kullanırdı. Bilmediğinden ‘hissetmek’ dedi. His ne güzel kelimeydi. Böyle gizemli bir havası vardı. Mesela birine bir şey söylediğinde karşıdaki nereden çıkardığın sorarsa, ona hissettim der geçerdin. Şöyle gözlerini hafif kısıp esrarlı bir görünüm de çizdin mi Amerikan filmlerindeki başroller gibi olurdun. His mis derken bizim hissettiğimiz ancak aha şu soğuk olur, dedi. Yarı şehirli yatağından kalktı. Boş yatağın yorganını geri örttü ki gelene kadar yatağın ısınmış yeri soğumasın. Kapı pervazlarına tutuna tutuna mutfağa vardı. Kombiye baktı. 40’ta yanıyordu. Daha arttıracak halim de yok, diye düşündü. Geçen ay zaten 342 lira gaz parası gelmişti. Kışın bu doğalgaz adamın belini büküyordu. Yaz gelse, dedi. Hemen fikrinden vazgeçti. Yazın da düğünler vardı. Bitmeyen düğünler… Herkes evleniyor, bir tek o helal süt emmiş bir iyi aile kızı bulamıyordu. Düğünleri düşününce, acaba kaç çeyrek gelir, diye de düşündü. Her gün çeyreğin fiyatına bakardı. En son 172 liraydı… Çeyrek demek yeni kurulan yuvalara temel taşı demekti. Mutfakta aceleyle bir bardak da ‘belediye gazozu’ içip yatak odasına koştu. Yorgana girse de içi ısınmadı bir türlü. Başkaları yorganın üstüne bir de battaniye atardı Ankara’da. Ama o da bunu yapacak değildi canım. Isı yalıtımlı daire almıştı ya… Kışın kısa kollu tişört ile gezecekti güya… Ama burası Ankara’ydı. Kelimeye yükleyebilceğin her türlü anlamı kapsayacak şekilde ‘soğuktu’ işte bu şehir. Köyü vardı onun. Kerpiç yapılı, şorak suvaklı, kara sazla damı örtülü evleri vardı. Ne sıcak geceler geçirmişti o evde. Varlıklıydı ama bilmediği bir şey var: ‘Isı yalıtım materyalleriyle mantolanmış apartman daireleri kerpiç duvarlı, şorak suvaklı kara örtü damlardan sıcak olamaz.'”

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum