Annemin Derdi

6 Mayıs 2015 1 yorum Hamdullah Suphi Tanrıöver 608 Görüntüleme

Annemin Derdi

Melâl içinde yanan, kalbi bî-niyâz ü emel

 Fenâya terk eden en eski bir mesâ-yı aden;

Melâl içinde yanan kalbe bir huzûra bedel

Derin, fecî’, acı bir hiss-i intihâ getiren

 

Bir akşamüstü, yazın, bundan altı yıl evvel,

Yanımda ye’s-i muhîtâta karşı mest-i elem,

Yanımda başka bir akşam kadar hazîn annem.

 

— Hani sen, anne, her zaman derdin :

“Bir küçük derd içimde saklıyorum.

“Büyü, âtîde söylerim oğlum.”

Neydi ketm ettiğin küçük derdin?…

 

Odamda yanyana annem ve ben ve bir akşam

Ve cevf-i kalbe dolan dalga dalga hüzn ü zalâm.

Duvarda üç köşe şeklinde âteşîn bir renk

Güneş batınca uzaklarda, söndü titreyerek,

 

— Seni mahzûn eder bugün belki;

Pek uzun bir hikâye, pek eski.

Büyüdün oğlum işte, bak dinle;

Sana nakl eyleyim o derdim ne:

Bir çocuktum, küçük, sabî ancak;

Bizi hep sattılar esîr olarak.

Ağbeyim kaldı bir uzak yerde,

Öldü kız kardeşim denizlerde.

Zâten annem zavallı sorma, hele

Şimdi yok bende bir hayâli bile.

Yaşım on bir ya var, ya yoktu henüz;

Öyle kaldımdı kimsesiz, öksüz.

Pek büyük bir nasîb imiş gûyâ,

Beni bir gün getirdiler buraya :

“Ne dilersen önünde; giy, iç, ye;

“Sana artık saâdet işte!” diye…

Bir konak, bir saray, büyük, sessiz;

Her taraf intizâm içinde, temiz.

Kimi karşımda bir cihâna bedel

Bir kadın, öyle nazlı, öyle güzel.

Kimi bir keh-rübâ çubuk içiyor,

Kimi dalgın, ağır ağır geçiyor.

Sanki karşımda başka bir dünyâ,

Neye baksam garib göründü bana.

Esvabım kir içinde, yağlı bütün,

Saçlarım hiç taranmamış kaç gün;

Ayağım bir çarıkta habs olmuş,.

 

 

Cebkenim, kalpağım, yüzüm solmuş.

“Yazık olmuş çocukcağız!” dediler,

Acıyıp baktılar, temizlediler…

Akrabâm oldu bir zaman herkes,

“Bak, diyorlardı, cümlemiz Çerkes.

“Cümlemiz aynı rûh ve aynı beden,

“Bu senin ablan, işte ben annen!”

Ye’si, hicrânı hep avutmuştum,

Her ne çektimse hep unutmuştum.

Yalnız evvel yatakta ba’zı gece

Düşünürdüm bu hâli kendimce;

Yoktu annem, babam hatırlardım,

Örtünür yorganımla, ağlardım…

Sonra oğlum, uzatmayım, aradan

Ay ve yıllar geçip epeyce zaman

Oldu. Ben öyle kaygusuz, gamsız

Büyüdüm, işte bir yetişmiş kız.

Dâimâ şen, vücûdü, gönlü kavî

 Kahkaham çınlatır dururdu evi.

O kadar ben bu yerleri sevdim,

İşte, derdim, ikinci memleketim.

Her şeyim, yurdum, ömrüm artık bu…

Bana bir gün baban gelip sordu.

Dedi : “Verdim bu fikre şimdi karâr.

“Dinle, bak : Bir küçük suâlim var.

“Seni ben almak istesem, farz et,

“Sen ne dersin? “Düşündüm öyle. “Evet,

“Alınız, isterim.” dedim. Tekrâr:

“Dinle, bak : Başka bir suâlim var.

“Dedi: Lâkin diğer kadınlarla

“Ya geçinmez ve bâhusus sonra

“Kıskanırsan, unutma, hâr ü sefîl

“İçlenirsin, harâb olursun, bil!”

Kıskanırsam mı? Ben şaşıp gülerek

Soruyordum : “Nedir bu söz, ne demek?”

Görgüden, bilgiden bütün mahrum,

Bilmiyordum o his nedir yavrum.

Buna hayrandım işte ben, kendim,

Sonra ammâ o neymiş öğrendim.

 

Düşündü, durdu bu son sözle bir zaman mahzûn

Ve sonra nakle devâm etti mümtelî-yi sükûn :

 

İşte artık neticesi ma’lûm.

Geldi dünyâya bir küçük oğlum;

Bağımın ilk açan zavallı gülü.

Âteşîn renkli; lâciverd gözlü.

Öyle nâ-dîde bir güzel oğlan,

Bir çocuk görmedim bugün el’ân.

Üstüne her dakika titrerdim.

“Senin olsun benim canım!” derdim.

O üzüldükçe ben harâb ü sefîl,

O gün artık cihan gözümde değil;

O gün artık içim zehirle dolar,

O biraz gülse, gün içimde doğar…

Fikr ü kalbim hep onda toplandı,

Ona her bir teliyle bağlandı;

Sanki ondan alırdı her nefesi

Yaşımın her ümîdi, her hevesi.

O senin şimdi yirmi yaş büyüğün.

Koca bir ağbeyin olurdu bugün.

Ben yaşardım cihanda pervâsız,

‘‘İşte, derdim, budur sizin babanız!”

Çalışır, uğraşır, bakardı size,

Bir keder uğramazdı kalbinize;

Bulunur ayrı bir küçük evimiz.

Belki mes’ûd olurduk artık biz…

Çıktı beyhude umduğum, niyetim.

Onu dört, beş yaşında gayb ettim.

Tâliim gitti sonra hep meş’ûm.

Arkadan öldü bir dîğer çocuğum.

İçim artık sefîl, fakir oldu;

Kanlarım hep zehir, ateş doldu.

Kimsesiz kaldı ruhumun yuvası,

Vurdu dünyâya gönlümün karası…

Seneler geçti, lâkin evlâdım

Şimdi hâlâ kırık kolum, kanadım…

Evde zâten huzûr-ı vicdân yok;

Kimi bir söz atar zehirli bir ok

Gibi, hâin, deler deşer kalbi.

Ne için sorma, aşikâr sebebi :

Hem kadınlık ve hem de ortaklık,

Sen saâdet umar mısın artık?

Her taraftan gınâ, refâh akıyor;

Sor, fakat hangi göz görüp bakıyor?

Var mı hakkı afv eden, unutan?

Kendi indinde hepsi bir sultan;

Hepsi bir bî-aman kadın, müdhiş,

Hepsi de aynı kalbe göz dikmiş.

Hepsi de âteşîn, haris, kıskanç;

Sonra hepsinde en derin bir usanç.

Bir ümîd olsa işte, uğraş, koş;

Yok fakat, kalbimiz garib, bomboş.

Bir hayât var mı başka, kim bilecek?

Dört duvar, kaleler kadar yüksek,

Dikilir karşımızda pervasız;

Onların ortasında biz yalnız…

Geceler sanki el, ayak çekilir;

Evet, ammâ, ne olsa hepsi bilir.

Sanki eşyâ kulaklı, canlı olur;

Aldığın hızlı bir nefes duyulur.

Şimdi aklımda hepsi yok, elbet,

Daha birçok eziyyet ü mihnet.

Gençliğim böyle mahv olup kalmış,

İlkbahârımda başlamış bir kış…

ömrümün en fenâ zamanı budur,

Fakat insan neler çeker, unutur;

O uzun günler işte bir ru’yâ…

Ağbeyin geldi sonra dünyâya.

Hepsi erkek üçüncü oğlum bu.

O da kalbimde bir ümîd oldu.

Ellerim buldu bir güneş, bir nûr,

Yine bir anneyim kavi, mağrur.

Kuvvetim tâze, fikr-ü rûhum dinç;

Geldi artık o eski neş’o, sevinç.

Kardeşin pek çabuk gezip yürüdü,

Seneler geçti, serpilip büyüdü.

Seneler geçti, ah zavallı kadın

Sen nasıl uğraşıp, nasıl baktın!

O ne hicrandı duyduğum aşka!

Yaptığım başka, isteğim başka.

Horlanır ba’zı, ba’zı hırpalanır;

Bunu bir göz görür nasıl dayanır?

işte kendimde bulduğum yardım:

Ba’zı günler berâber ağlardım.

Eski derdler içimde hep mevcûd.

Bir kırık kalb olur mu hiç mes’ûd?

Derdi insan çeker, geçer, unutur;

Sanki kalbinde bir zamân uyutur.

Sonra bir gün o canlanır, uyanır;

Bir dumandır tüter, tüter uzanır;

Sarılır her ümîde, her hevese;

Boğdurur her hayâli bir ye’se.

Her ne kurdumsa bir esef yıkmış,

Rûhum artık didinmeden bıkmış…

Sonra, dördüncü defa hamileyim;

Sana, oğlum, ne yolda söyleyeyim?

Dedim : “Artık, bu çektiğim yetişir!

“Bu çocuk, ayrı bir felâkettir.

“Kederim, mihnetim aşıp taşıyor;

“İşte bir tâne var, nasıl yaşıyor.

“Sanki dünyâdan anlıyor öteki,

“Kendi derdim yetişmiyor sanki.

“Bu da bin ye’s içinde inleyecek:

“Beni niçin getirdiniz? diyecek.

“Şimdiden, doğmadan ölüp bitsin,

“İçeyim bir ilâç, düşüp gitsin!”

iki, üç gün kırık, düşük, mahzûn;

Oldu kalbim bu fikre râm ü zebûn.

İlâç aldım, hazırladım iyice.

Dedim : “Artık olur, biter bu gece…

Gece herkes birer birer gitti.

Ben karârımla yalnızım şimdi.

Müteessir, yavaş yavaş uyumuş;

O fikirlerle kalmışım bî-hûş.

Bir zaman sonra doğrulup kalktım.

Dolaşıp durdum öyle, beş on adım.

Kapkaranlık odam, elimde şişe,

Kalb ü rûhumda ye’s ü endîşe…

Zehri içmek, boşaltmak istiyorum;

“İçeceksin, çekinme, iç!” diyorum.

Ellerim titriyor; kırık sanki;

Analık hissi başlamış çünki…

Gittim, açtım önümde pencereyi,

Seyre daldım o boş, hazin geceyi.

Uyumuş her taraf derin. ıssız;

Gökte birçok büyük, küçük yıldız.

En uzak bir ağaç ayan duruyor;

Yere bir uhrevî ışık vuruyor.

Olsa ancak saat sekiz ya dokuz;

Sular üstünde âdetâ bir buz

Gibi ay gökte muttasıl eriyor,

Kalbe bir hiss-i merhamet veriyor.

Esiyor bir hafif, serin rüzgâr;

Artıyor hîss-i merhamet tekrâr.

O kadar her taraf lâtîf, mûnis.

Doluyor rûha sevdiren bir his.

Sanki göklerde bir uzun hülyâ,

Yağıyor aşk u merhamet gûyâ.

Onu dalgın içip yudum ve yudum.

Gevşiyor azm ü niyyetim duydum.

“Ne suçun var, zavallı yavru?” dedim;

Gözlerim doldu, taştı merhametim.

Şişe taşlarda hurd u hâş oldu,

Gece seslerle ra’şeler doldu.

İşte oğlum, o kurtulan… kendin,

İşte karnımda bekleyen şendin…

Seni ben şimdi böyle gördükçe,

Yükselir hâtıramda hep o gece.

“Ya, içeydim?” derim, içim ağlar…

İşte kalbimde böyle bir derd var,

İşte ketm ettiğim o eski keder.

Beni afv et o cürme karşı, yeter…

 

— Seni afv eylemek mi? Âh annem.

Yetişir tuttuğun uzun mâtem.

Onu gel kollarımda şimdi unut,

Seni afv eyledim, senin bu vücûd…

Bir günâhın bu son tecellîsi:

Benim afvım, onun tesellisi.     

Hamdullah Suphi Tanrıöver (1910)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

1 yorum

  1. lakapsız Eylül 13, at 11:48

    Öğrenciyken Fecr-i ati gibi laflar duyunca anlaşılmaz şeyler diye düşünürdük. Bize bu o dünyanın kapısını açmayı beceremediler. Veya açmak istemediler herhalde. Gençlerle paylaşılabilecek bir şiir. Ancak ilk dört mısraa takılıp okumaktan vazgeçmesinler diye uyarmak lazım. Edebiyatımız böyle definelerle dolu işte. Ne güzel..

    Reply

Yorum Yapabilirsiniz