Bir İlah-ı Muhayyel’e Mektuplar

11 Ekim 2018 0 yorum Genel , Sizden Gelenler 123 Görüntüleme

Mektup

“Kafka’dan Mülhem Kurmaca Sevda Mektupları – 1″

Kendi hakikatinden uzaklaşmak, insanın felaketidir Feraye ve düşlerim, canla başla hazırlıyorlar benim felaketimi.

Ayaklarımın altında kaygan ve incecik bir buz tabakası, ha düştüm ha düşeceğim ve senin nerede olduğun hatta soluk alıyor olup olmadığın dahi meçhul. Gelip tutmuyorsun ellerimden, kurtarmıyorsun beni bu bin parça olmuş, her biri bir yana çekiştiren hayallerin zulmünden.

Şunu bil ey ilah-ı muhayyel, bu boğazına kadar keşmekeşe batmış ve bizim gibileri boğmak için fırsat kollayan dünyada, tutunmak için senin ellerinden daha emin, daha mukavim hiçbir şey yok benim için.

Direniyorum, direnilmesi gerektiğine iman ettiğim her ne varsa lakin nereye kadar dayanabilirim, işte orası belirsiz, ilelebet diyemem, her sonsuzluğun muhakkak bir sonu var, mukadddesatın hatrı için beni o melun “son”la muhatap etme.

Şuurum yerinde değil, zaten şuurum umumiyetle yerinde değildir. İçtim mi? Hayır, henüz içebilmiş değilim çeşm-i siyahından süzülen ab-ı hayatı, ki zaten sarhoş etmez beni ondan gayrısı.

“Doymak nedir bilmeyiz inkisar-ı hayale…” Öyle diyordu şairin biri ve “Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde” diye not düşüyordu hala küllerinden alevler yükselen yüreklere, bozgunda fetih rüyası gören, zannımca bizden olan herkesin hatırası önünde secdeye varacağı bir muhteşem adam.

Şairler, şairler, şairler… Onların yaşadıkları derin hüzünlerden, sükut-u hayallerden, uğradıkları ihanetlerden ve çektikleri hasretlerden bize kalanlar, onların kağıda işli, her tanesi birer pırlanta hüviyetindeki gözyaşlarıdır ve sen, şaheser bir şiir gibi olma ne olur. Çünkü çoğu zaman en iyi şiirlerin asıl müellifi, bir adamı diri diri öldüren bir kadındır. Ben yaşamak istiyorum Feraye, seninle yaşamak, sana sırtımı yaslamak ve sanatlı yüzükler kadar zarif bir Eskişehir simidini paylaşır gibi bir pazar sabahında, bölüşmek istiyorum seninle, istemesek bile bir gün mutlaka kapımızı çalacak olan dertleri.

Doğru şeyleri yanlış yerlerde arayan bir ben miyim? Yahut aradıklarım gerçekten aramam gerekenler mi? Ya da bazı şeyler aranmakla bulunmaz mı? Ee o zaman “Arayan mevlasını da bulur belasını da” diyen atalar yanılıyorlar mı?

Yanıtına vakıf olmadığım her soru benim nazarımda nefret edilmesi gereken bir şeydir. Cevabını bulduğum an yüzümde tebessümün sarışın çiçekleri açıyorsa eğer kimlik değiştirir, kir pas içindeki bir sokak kedisiyle dertleşen yorgun bir polis memurunun kalbindeki ışıltı oluverir. Yok eğer aksi ise kinim daha da katmerlenir.

“Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup; aşk sanıyorsunuz…” Al sana bir şair kelamı daha, -lakin bu sevmezdi bizi, zaten herkes bizi sevsin diye de bir derdimiz yok ki bizim, öyle değil mi?- Gerçekten böyle mi yapıyoruz? Belki de. “Ne bütün erkekler ne de bütün kadınlar aynı, nasibi olan yaşıyor aşkı” diye söz vardı eski güzel günlerden yadigar bir Yeşilçam filminde.

Bilmiyorum, bilemiyorum Feraye, bu müphemlik çok yoruyor insanı. Kör duman içinde belki olmayan hedeflere seri atışlar yapmaya mecbur kılınan bir kör keskin nişancı gibi hissediyorum kendimi.

Tanrı, kader, yazgı, bunlar sence ne kadar mantıklı? Hayır, gerçek şu ki dev bir çark içindeyiz ve bu çarkın adı rastlantı. İyi insanların tanrıları vicdanlarıdır aslında, çoğu bunun farkında bile olmasa da hakikat budur.

Her an sokmak için ağızlarında yılan taşıyanlar var her yanımızda ve eminim onlar, bir gün o yılanlar tarafından sokulmaya mahkumdurlar.

Adalet istiyoruz, adil bir düzen istiyoruz, huzur istiyoruz, çok şey mi istiyoruz? Ne yazık ki evet. Önemli olan güç Feraye, haklı olmak ya da olmamak hiçbir şey ifade etmiyor. İnsanın kantarı bir bozulmuş ki, iki yüz yirmi dört bin adet oldukları söylenilen peygamberlerin yekünü aynı anda inse yine de düzeltilemez. Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet ve Adalet. Bunlar en başından beri olmayan, bol bol edebiyatı yapılan şeyler.

Alem bir karmaşa içinde debelenip duruyor. Bilmiyorum Feraye, bilemiyorum. Tek bildiğim, şu diken tarlasına dönmüş memlekette, sayıları azda olsa hala uğruna mücadele edilmeye değer karanfiller olduğu ve hayatı anlamlı kılabilmenin ancak böyle mümkün oluşu.

Sonuç olarak sensiz hiçbir şey olmuyor, toparlayamıyorum kendimi, kafamın içinde nükleer bombalar patlıyor. Hayır, bana annelik etmeni istemiyorum, sadece, sadece gece uyurken, sabah uyandığımda benim iyiliğimle mutlu olacak, benim arkamda bir kale gibi duracak birinin olduğunu bilmek ve bunun verdiği aşkla mücadele etmek istiyorum, karanfiller için…

 

Naçizane Musa Hiram

Malum Zaman / Malum Mekan

 

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum