Akif’ten Asım’a-Beşir Ayvazoğlu ile Söyleşi

17 Mart 2016 0 yorum Söyleşi 513 Görüntüleme

Beşir Ayvazoğlu: Asım İle Mehmet Akif arasındaki benzerlik ikisinin de ahlâk adamı olmasıdır!

(Kültür ve Turizm  Bakanlığının yayınları arasında çıkan ve Editörlüğünü Sezgin Çevik’in yaptığı “Akif’ten Asım’a” adlı eserde yer alan söyleşi)

Mehmet Akif’in çocukluğundan ve gençliğinden söz eder misiniz? Akif’in do­ğup büyüdüğü çevrenin sosyal şartları nelerdi? Akif’in ailesi nasıl bir aileydi? Aile büyüklerinden ve çevresinden hangi özelliklerini tevarüs etmiş olabilir?

 

Akif, İstanbul sur içinin güzel mahallelerinden biri olan Sarıgüzel’de, bir ahşap evde doğdu. Bu mahalle, fetihten sonraki ilk Türk mahallesi Fatih’tir. Yani İstanbul kültürünün doğduğu ve en yoğun biçimde yaşandığı bir semtte… Akif’i anlamak için öncelikle bunu hesaba katmak ve babasının bir müderris olduğunu düşünmek lazım. Medrese eğitiminden gelmiş, çalışkan, disiplinli, öğrendiğini iyi öğrenen, öğrettiğini iyi öğreten bir baba. Mehmet Akif çok küçük yaşlardan itibaren medreseli babasından çok sağlam bir eğitim alıyor ve çalışma disiplini ediniyor. Babası Temiz Tahir Efendi’dir; seçkin bir medreseli. Mehmet Akif’i bir ahlak adamı olarak yetiştiriyor, eski İstanbul hanımefendilerinin özelliklerini üzerinde taşıyan bir annesi var: Emine Şerife Hanım, enteresan bir aile aslında, baba tarafı Rumeli’den anne tarafı Orta Asya’dan geliyor. Tiirk-İslam dünyasının iki ucunu İstanbul’da birleştiren bir aile olduklarını söylemek mümkün. Elbette iki tarafın da geldikleri yerin kültürel yapılarını taşıdıklarını hesaba kalmak gerekir. Mehmet Akif bu muhitte İstanbul Türkçesinin bütün inceliklerini öğrendiği gibi babasından da Arapça dersleri ve sıkı bir dinî eğitim alıyor. Fatih sem­tinin sağladığı imkânlardan da faydalanıyor Fatih Camii’nde sütun diplerinde dersler okutulurdu, burada her gün ikindiden sonra Esad Dede’nin Farsça derslerine devam ediyor, Hâfız Divanı, Bostan, Gülistan ve Mesnevi okuyor. Kısacası, bir Osmanlı aydını yetişirken neler öğrenmesi gerekiyorsa, hepsini öğreniyor. Önce mahalle mektebi, ardından modern bir mektep, sonra Mülkiye İdadisi… Bulunduğu şartlar ve yaşadığı sıkıntılar yüzünden Mülkiye’nin yüksek kısmını değil, yeni açılan Baytar Mektebi’ni tercih ediyor. Burada pozitif bilimlerle, tanışıyor. Fransızca öğreniyor ve batıdaki İlmî gelişmeleri yakından takıp edecek seviyeye geliyor. İyi yetişmiş son dönem Osmanlı aydınları mutlaka Arapça, Farsça ve Fransızca bilirlerdi. Bu manada Mehmet Akif’in tipik Osmanlı aydını olduğu söylenebilir.

Aileden aldığı kültür ve babasının medreseli olması dolayısıyla Mehmet Akif’in standart Osmanlı aydınından farklı tarafları da var. O evde babasının dizi dibinde ve okuduğu mekteplerde sadece ilimle meşgul olan bir genç değil, bir sportmendir aynı zamanda. Güreşe, yüzmeye, taş atmaya meraklı bir genç… Mithat Cemal anlatıyor: Kıyıcı Osman Pehlivan diye çok yakın bir dostu varmış, gider onunla güreşirmiş. Boğazı yüzerek geçen bir yüzücü, taşı çok uzağa fırlatan bir taş atıcı, Arapça, Farsça, Fransızca bilen; Arapça kanalıyla Arap edebiyatına, Farsça kanalıyla Hâfız’a, Sadî’ye giden -özellikle Sadi onun hayatında çok önemli rol oynayacaktır-, öte yandan Fransız edebiyatını takip eden, bir yandan da spor ile meşgul olan çok yönlü bir adam.

Aman Asım, bu güreş olmasın uydurma sakın?

Hele anlat şu işin neyse hakîkî rengi?

“Yenemezmiş onu: Bir kerre değilmiş dengi,

Bir de bîçâre adam pek mute’azzım şeymiş,

Kahrolurmuş kederinden tutarak yemeymiş,

Sonra, lâyık mı imiş yerlere sermek şimdi,

Böyle düşmanla bütün gün dövüşen bir yiğidi?”

Mehmet Akif’in yetişme ortamı kültürlü bir ortam; ama pasa çocukları gibi çok müreffeh şartlarda yaşamış değildir. Babasını çok erken yaşta kaybediyor, evleri yangın geçiriyor, annesiyle birlikte çok sıkıntılı zamanlar geçirmek zorunda kalıyor. Mekteb-i Mülkiye’yi değil de Baytar Mektebi ‘ni tercihi, mezunlarına hemen iş verilecek olma­sıdır. Çünkü veteriner hekimlere şiddetle ihtiyaç duyuluyor. Akif’in hayatının önemli bir değişme noktasıdır Baytar Mektebi. Bu arada şiirle meşgul oluyor, bütün Osmanlı aydınları gibi divan şiiriyle ilgileniyor; Fuzûlî’yi okuyor. Tabii edebiyatımızın değişme sancıları yaşadığı bir dönem. Muallim Naci eski edebiyatın taraftarlarını etrafında toplarken Recaizade ona karşı yeni bir akımın temsilciliğini yapıyor. Akif başlangıçta Muallim Naci’nin etkisindedir, ama zamanla bu etkiden kurtularak bambaşka bir şiir anlayışına yönelecektir.

Akif’in gerçekçiliğinde nispeten yoksul bir çevre içinde yetişmesinin rolü var mıdır? Varsa bunu nasıl anlamak gerekir?

Zannetmiyorum. Bir şairin yoksulluğu ile benimsediği sanat anlayışı arasında belki ilişki olabilir, ama doğrudan doğruya ona bağlamak yanlış olabilir. Ben, Mehmet Akif’in gerçekçiliğini, yoksul bir hayat yaşamış olmasından ziyade ahlakçılığına bağlıyorum. Bunda kendi hayatının etkileri olabilir; insanlar bir yanda aç biilaç yaşarken bir yanda müthiş bir israfın var olması, yani sosyal ve ekonomik dengesizlik elbette onu isyan ettirmiş olabilir. Gerçekçilik onun ahlak anlayışının kaçınılmaz bir sonucu gibi geliyor bana. Toplumun meselelerine bir ahlakçı olarak bakıyor ve sosyal adaletsizliğe isyan ediyor. Mehmet Akif aynı zamanda isyanı olan adamdır. Nurettin Topçu’nun ifade­siyle onun ahlakı bir “isyan ahlakı”dır. Gerçekçilik meselesine gelince: Akif hakikaten gerçekçidir; tabii bunda okuduğu Fransız yazarların etkisi vardır. Mehmet Akif’in dünyaya, tabiata, eşyaya, topluma gerçekçi bakışını analiz etmeye çalışırken okuduğu Fransız yazarlara da bakmak lazım; Daudet, Zola okur. En sevdiği yazar Emile Zola’dır; Fransız nalüralizminin babasıdır Zola. Aslında burada enteresan bir çelişki var gibi görünüyor. Natüralizm, pozitivizmin edebiyattaki uzantısıdır. Emile Zola’ya hayran

ve natüralizmi benimsemiş bir şairin pozitivist olması gerekiyormuş gibi düşünebilirsiniz. Hâlbuki Akif, natüralistlerin sadece metodunu benimsemiş. Onun pozitivist olduğu düşünülebilir mi? Natüralizmi teknik olarak alıyor. Toplumda gördüğü aksaklıkları, şarkın içine düştüğü o sefaleti anlatabilmek için en uygun vasıta olarak gerçekleri bir fotoğraf makinesi sadaka­tiyle yansıtmayı tercih ediyor.

O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan

Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin…

Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hazin:

Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-i şebâb,

Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb.

Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!

Fakat Haşan, babasından kalan o pis küfeyi,

—Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında —

İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezası ma’sûma…

Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!

 

Ona göre sanatın üç esası vardır: “Hayat, hakikat, müşahede”. Bir manzumesinde diyor ki, “Sözüm odun gibi olsun; hakikat olsun tek!”

 

Ondaki farklı eğilimler bir sentez mi oluşturmuş, yoksa bir çatışma mı söz konusu?

Sentez oluşuyor. Onun kültür dünyasının oluşu­munu anlatırken, İran edebiyatından özellikle Sadî’ye ilgi duyduğunu belirtmiştik. Osmanlı kültüründe Hâfız ve Sadî çok önemlidir. Tasavvuf çevreleri Hâfız’ı se­ferler, Hâfız’ın gazelleri tasavvuf açısından çok rahat yorumlanabilen şiirlerdir. Tasavvufa çok yakın olmayan çevrelerin ise Sadî’yi Çok beğendiklerini görürüz. Sadî ahlakçı bir adamdır. Eski kültürümüzde hemen her

evde bulunan kısa ve aslında çok realist hikâyelerden oluşan Bostan ve Gülistan’da her kıssadan bir hisse, bir ibret çıkarılır, tıpkı Mevlâna’nın Mesnevi’de yaptığı gibi. Mehmet Akif de bir hikâye anlatmak gerekiyorsa, o hikâyenin mutlaka bir yararı olması gerektiğini düşünen adamdı. Bunun için “sanat sanat içindir” görüşüne karşıdır, “sanat toplum içindir” diye düşünür. Topluma nasıl faydalı olabilirsiniz sanat yoluyla? Anlat- tığınız hikâye doğrudan doğruya bir mesaj içermelidir. Tıpkı Sadi-i Şirazî’nin hikâyeyi anlattıktan sonra bir hisse çıkarması gibi, anlattığınız şiirden, yazdığınız romandan mutlaka toplumun istifade edebileceği birtakım sonuçlar çıkması lazımdır. Bu anlayış Mehmet Akif’i ister istemez faydacı, pratik ve ahlâkî sonuçlar çıkarabileceğimiz me­tinler yazmaya zorluyor. Dolayısıyla Mehmet Akif’in ahlâkı ile sanat anlayışı arasında doğrudan ilişki vardır.

Nasîhatim sana: Herzeyle iştigâli bırak;

Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak!

Adam mısın: Ebediyyen cihanda hüsran, gez;

Yular takıp seni bir kimsecik seni sürükliyemez.

Adam değil misin, oğlum: Gönüllüsün semere;

Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.

 

Mehmet Akif’in şiirini bir sentez olarak görmek gerekir. Osmanlı kültür dünyasını ailesi tarafından alıyor, diğer yandan modern edebiyatla gelen ister istemez ilgi duydu­ğu bir de batı kültürü vardır. Mesela Tanzimat edebiyatından başlayan Servet-i Fünun edebiyatı. Batı’nın bilimi ve teknolojisiyle de bire bir temasa giriyor; Akif’in dünya görüşünde, şiirinde, ahlak anlayışında, eşyaya, insana, bakışında bütün bu tesirlerin toplamını görmek lazımdır. Bu açıdan Mehmet Akif hakikaten nev-i şahsına münhasır bir adamdır. Batıcı aydınlara da benzemez, gelenekten gelen ve eski alışkanlıkları olduğu gibi devam ettirmek isteyen aydınlara da benzemez. İkisine de yakın, ikisine de uzak tarafları vardır. Hem muhafazakârdır hem inkılapçıdır. Sanki bu iki kavram birbiriyle hiç uzlaşmazmış gibi gelir bize, ama bunlar Mehmet Akif’te bir araya gelir.

 

Mehmet Akif, Asım’ı kendisinin bir devamı olarak mı görüyordu, yoksa olama­dığı bir karakterin yansıması mıydı Asım?

Bu enteresan bir soru! Asım’ı yeterince incelemeyenler bu soruya doğru cevap veremezler gibi geliyor bana. Asım ile Mehmet Akif arasındaki benzerlik ikisinin de ahlak adamı olmasıdır. Haksızlıklar karşısında isyan etmeleri, toplumsal hayattaki eşitsizliklere karşı öfke duymaları, bu adaletsizliğe karşı öfkeyi ve isyanı bir çeşit hayat tarzı ve ahlâk hâline getirmeleridir. Asım’ı bu bakımdan Mehmet Akif’in bir yansıması olarak görmek mümkündür. Asım; babayiğit, tuttuğunu koparan, cepheden cepheye koşmuş, korkusuz ve sportmen bir adamdır. Akif de sportmendir; onun fiziki gücünü Asım’da görüyoruz.

 

Görmedim ben bu kadar dörtbaşı ma’mûr insan.

Ne büyük hilkat o Âsım, ne muazzam heykel!

Onu, bir şi’r-i hamaset gibi, ilhâm-ı ezel,

Sana sunduysa, açıp ruhunu teşrihe çalış…

Galiba oğlanı yanlış görüyorsun, yanlış!

Yalınız göğsünün eb’âdı mı sandın yüksek?

İn de a’mâkına bir bak, ne derinmiş o yürek!

Dalgalandıkça içinden taşan îman denizi,

Dökülen hisleri gör: İncilerin en temizi,

Gövde yalçın kayadan âbide, lakayd-i ecel;

Sanki hiç duygusu yok… Bir de fakat ruhuna gel;

O ne ifrat ile rikkat! Hani, etsen ta’mîk,

Bir kadın ruhu değildir o kadar belki rakîk.

Sonra, irfanı için söyliyecek söz bulamam;

 

İcabında Asım, kispeti giyerek meydana çıkıp güreşebilen bir genç adamdır. Fa­kat Akif aktivist değildir; eserinde dile getirdiği görüşleri hayata geçirmek için bizzat harekete geçecek bir adam değildir, bu önemli bir ayırım noktasıdır. Mesela Mehmet Akif, Ankara’ya gitmiş, Millî Mücadele’ye katılmış, milletvekili olmuştur, ama bu onun hayat tarzı ve ahlâkının tabii bir sonucudur. Fakat Meclis’te en az konuşan, hatta hiç konuşmayan milletvekillerinden biridir. 1923 yılında Birinci Meclis feshedildikten sonra İstanbul’a dönüyor ve herhangi bir muhalif hareketin içinde kesinlikle yer almıyor. Muhalif olsa bile muhalefetini açıkça göstermektense susmayı ve gidip inzivaya çekilme­yi tercih eden bir karaktere sahiptir. Asım aktivisttir, bir aksiyon adamıdır. Kavga eden, Bab-ı Âliyi basmaya kalkışan, cepheden cepheye koşarak savaşmaya, dövüşmeye alıştığı için bütün aksaklıkları bilek gücü ile halletmeye kalkışan bir kahramandır. Mehmet Akif, Asım’ın bu tarafına itiraz ediyor. Bu tarzda tıpkı İttihatçılar gibi vurup kıra­rak, adam öldürerek devlet idare edilemeyeceğini, kanun ve nizam hâkimiyetinin mutla­ka gerektiğini düşünüyor. Asım, Köse İmam’ın oğludur. Mehmet Akif’in Boşnak Ali Şevki Hoca diye bir dostu vardır, Köse İmam’ı onu örnek alarak çizmiş. Ali Şevki Hoca’nın Tahir Efendi ile bir alakası yok, fakat Köse İmam, eserde Tahir Efendi’nin talebesi olarak görünüyor. Yani Akif, gerçek bir kahramanı örnek alarak muhayyel bir kahraman çizmiş. Köse İmam ve onun yine muhayyel bir oğlu var, o da Asım. Köse İmam, oğlunun bu ataklığından, her problemi vurup kırarak halletmeye çalışmasından çok şikâyetçidir. Bunun için Hocazade dediği, hocasının oğlu olan Mehmet Akif’e müracaat ediyor. Asım‘da üç tane kahraman vardır; Köse İmam, Hocazade ve Asım. Köse İmam, Hocazade’den, oğluna nasihat etmesini ister. Hocazade de Asım’ı bir tarafa çeker “Böyle vurduyla, kırdıyla, İttihatçı usulü komitacılıkla devletin kurtulamayacağını, doğru dürüst Avrupa’da tahsil ederek garbın ilmini ve sanatını getirmek gerektiğini, yani kalkınmanın ilimden, sanattan, kanundan, nizamdan ve hukuktan geçtiğini” söyler.

 

Bir yandan “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”dan bahsedip diğer yandan da Asım’ı Avrupa’ya tahsile teşvik etmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Mehmet Akif, İstiklal Marşı’nda “Medeniyyet! dediğin tek dişi kalmış canavar” derken Batı’yı bir bütün olarak almıyor, onun şiddetle karşı çıktığı, batı medeniyetinin saldırgan tarafıdır, emperyalizmidir. Batının bu tarafına sadece Mehmet Akif gibi doğulu aydınlar karşı çıkmıyor ki, Batı medeniyetine kendi içinden de şiddetle -hatta Mehmet Akif’ten de daha fazla- itiraz eden aydınlar vardır. Ezra Pound, “dişleri dökülmüş bir cadı” diyor mesela. Tabii ki Mehmet Akif’in buna itiraz etmesi kadar insani bir tepki olamaz. Çünkü onu yazdığı sırada batı medeniyeti bu saldırgan tarafıyla, silahlarıyla, topuyla, tüfeğiyle senin üzerine saldırıyor. Başka nasıl bir itiraz koyulabilir, bilmiyorum. Bu açıdan İstiklâl Marşı’ndaki bu mısraa itiraz edenlerin mantığını anlamakta zorlanıyorum.

Bugün Asım’a tekrar baktığımızda, bu yüzyılda bize yararlı olacak şeyi nasıl çıkartacağız? Neyi görmemiz gerekiyor bizim Asım’da?

Asım aslında Mehmet Akif’in gelecek projesidir. Asım’ın asıl mesajını az önce anlattıklarımla özetlemiş oldum. Asım; kanun, nizam tanımadan, problem olarak gördüğü şeyleri kaba kuvvetle çözmeye kalkışan bir adam. Köse İmam ve Hocazade’nin itirazı da bunadır. İttihatçıların özellikle uyguladıkları bu yönetim anlayışına karşı hukukun üstünlüğünü savunan bir projedir, bu yüzden bugün de savunabileceğimiz bir projedir Asım.

Akif, şiirlerinde kendini hakir gören bir tavra sahip… Neredeyse, şair değilim demeye varan mısraları var. Bu tevazuundan kaynaklı bir durum mudur yoksa zihnindeki ideallere ulaşamamış olmanın verdiği bir şey midir?

Bence Mehmet Akif, yaptığı işin önemli olduğuna inanan bir adamdır. Yaptığı işi sevmeseydi, ortaya koyduğu eserin iyi olduğuna inanmasaydı devam etmezdi. Kendi şiirinde ısrarlı ve istikrarlı olmuştur, sonuna kadar kendi şiirini yazmış bir şairdir. Son Safahat’ta daha çok kendi içine döndüğü şiirler vardır, ama aslında Mehmet Akif’in asıl şiiri odur. Savaş yıllarında toplumsal sorumluluk şuuruyla kendi sanatını topluma feda etmiştir. Bunca sıkıntı ve problem yaşanırken güle-bülbüle şiir yazmak ona abes geliyordu, ahlak anlayışına ters geliyordu. Bu bakımdan kendisini şair olarak küçük gördüğünü, ciddiye almadığını düşünmüyorum, ama gerçekten tevazu sahibidir. Övünerek ortaya çıkan, sürekli “ben” diyen, kendi yaptığı işin önemini sürekli bağıran bir adam değildir daha da önemlisi, çok yüksek bir şahsiyet olduğu için kendi kendisiyle dalga geçmesini bilen bir adamdır. Bu ancak kendine güvenin zirve noktasında varılabilecek bir yerdir. Bir insan kendi kendisiyle dalga geçebiliyorsa birçok şeyi aşmış demektir.

Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyliyeyim,

Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım:

Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;

Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.

Şi’r için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!

Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;

Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.

 

Mehmet Akif’in kendi şiiri hakkında yazılıp çizilenleri, söylenenleri bildiğini, Asım’ın başındaki Köse İmam ile Hocazade arasında geçen bölümden anlıyoruz “Sana şair diyen, oğlum, seni gördüm yalnız” diyor. Mehmet Akif’in şiirlerini yazdığı dönemde Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Abdülhak Hamit, Hececiler ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Anadolu romantizmi gibi bir yığın farklı şiir anlayışları var. Öte yandan Necip Fazıl, Ahmet Kutsi gibi modern Fransız şiirinden etkilenen şairler var. Onların şiirinin yanında, yazılmakta olan bir şiir olarak Mehmet Akif’in şiiri çok farklı duruyor. Yeni gelişmelerin, eğilimlerin, modaların farkında ve kendi yazdığı şiirin de, dahası bu şiir hakkında diğerlerinin ne düşündüğünün de farkında. Buna rağmen ısrarla kendi şiirini yazıyor; yazdıklarının birtakım çevreler tarafından şair sayılmadığını bıyık altından gülerek ve tatlı bir istihza ile ifade ediyor. Bunu yapabilecek kaç şair ya da aydın var? Ben, kendisiyle alay ettiği şiirleri Mehmet Akif’in zaafı olarak değil, gücü olarak görüyorum.

 

Akif’in ilgileri ve düşünce dünyaları farklı kişilerden oluşan zengin bir çevresi olduğu muhakkak. Bunu, sizin “1924 / Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi” adlı kitabı­nızdan da anlıyoruz. Akif, çeşitli çevrelerle sağlıklı ilişkiler kurabilen bir insan. Bu, Asım’a nasıl yansıyor? Akif üzerinden Asım’ın ilişkilerini ve çevresini değerlendirir misiniz?

Zaten bir delikanlıyı, bir Avrupa ülkesine gönderiyorsanız, onun tamamen yabancı olduğu bir dünya ile ilişki kurmasını istiyorsunuz demektir. Asım da Avrupa’ya gitti, ilim ve fen öğrendi. Bir bakıma Tevfik Fikret’in Halûk’u gibidir; o da gidecektir, Avrupa’da tıpkı Prométhée’nin tanrılardan ateşi çalması gibi ilim ve fen getirip, kendi ülkesini kalkındıracaktır, ama Halûk gider ve dönmez biliyorsunuz. Asım ise dönecektir; o, kendi ülkesine, evine dönen adam tipidir. Evine dönecektir, fakat başka diyarlardan zenginlikler getirecektir. Dolayısıyla oradaki çevre, insan ve kültürle iletişim kuracak demektir.

—İnkılâbın yolu mâdem ki bu yoldur yalınız,

“Nerdesin hey gidi Berlin?” diyerek yollanınız.

Altı ay, bir sene gayret size eğlence demek…

Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!

Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;

Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz.

Şark’ın âğûşu açıktır o zaman işte size;

O zaman varmanın imkânı olur gayenize;

O zaman dinlerim artık seni, Âsim, bol bol…

Yarın akşam gideriz.

—Öyle mi? Berhurdâr ol.

Avrupa’ya giden bir Müslüman genç, oranın bütün yaşama alışkanlıklarının içinde yaşayacak demektir, onlarla sağlıklı ilişki kuramazsa zaten yaşayamaz. Avrupa’ya gönderdiği gencin bu ilişkiler kurmasını isteyen bir aydının kendisinden farklı düşünen ve farklı yaşama alışkanlıkları olan insanlarla ilişki kurmaktan kaçınması asla düşünülemez. O zamanlar, aydınlar bugünkü gibi fikir farklılıkları sebebiyle birbirlerinden çok uzaklaşmış değillerdi; rahatlıkla temas kurabiliyor, kavga da ediyorlardı, bir araya da geliyorlardı. Hikâyesini anlattığım fotoğraftaki masa, Mithat Cemal Kuntay’ın alafranga döşenmiş evinde, alkolün de bulunduğu bir masadır. Mehmet Akif ağzına alkol koymamasına ve bu konuda inancının da çok sağlam olmasına rağmen oradakilerin alkol almasına ses çıkarmıyordu; “Bana teklif etmeyin de, siz ne yaparsanız yapın.” diyor. Zaten bir arada yaşamanın başka yolu da yoktur. Bu, Mehmet Akif’in tevazuuyla, ahlakıyla alakalı bir şeydir. Kalabalıktan fazla hoşlanmayan, daha ziyade kendi içine dönen, riyakârca davranmaktan nefret ettiği için sevmediği insanlarla bir arada olmak istemeyen, ama sevdiği insanlara da dostluğunu, fedakârca ve cömertçe veren bir insan Mehmet Akif.

Herkes kendi yaşama alışkanlığını tek tarz olarak kabul eder, farklı yaşama tarzlarını dışlarsa orada toplumsal birlikteliği sağlamak mümkün değil. Meh­met Akif bu anlamda kesinlikle hoşgörülüdür. Neyzen Tevfik en yakın dostlarından biriydi. Neyzen Tevfik eskilerin tabiriyle “şaribu’l-leyli ve nehar” bir adamdı, yani gece gündüz içen, kelimenin tam manasıyla alkolik bir adamdı. Mehmet Akif ona bu kötü alışkanlıktan kurtarmak için çok uğraşmış, ancak rakı içtiği için, çok içtiği için katiyen dışlamamıştır. Zaten Neyzen Tevfik, Mehmet Akif’in ney hocasıdır.

 

Mithat Cemal, kitabında Akif’le ilgili ilginç bir sahne anlatır. Buna göre; Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem, Akif’ten her zaman sitayişle söz eder ve hayatta olsa babasının Akif’le iftihar edeceğini söyler. Yine böyle bir konuşmanın ardından Akif gelince, Ali Ekrem kalkıp onun alnından öper. Bu anlamda Akif için Namık Kemal’in devamıdır diye­bilir miyiz? Namık Kemal hiç değilse belli yönleriyle Akif’te devam eder, hatta belli bir noktaya gelir diye düşünüyor musunuz? Namık Kemal; gerçekten de hayatta olup Akif’i tanımış olsa, onunla iftihar eder miydi sizce de?

Şimdi bu konuda ne söylersek söyleyelim farazi olur. Ancak açıktır ki Namık Kemal’in gür ve meydan okuyucu sesi Mehmet Akif’te devam ediyor. Şiirlerini okuduğumuzda;vatan, millet, İslam dünyasının kalkınması gibi hususlardaki iki şairin yaklaşımlarına

baktığımızda, hem fikrî olarak hem de sesin tonu itibarıyla Akif’in Namık Kemal’in devamı olduğu söylenebilir. Hayat tarzlarının ve alışkanlıklarının çok farklı olduğunu zannediyorum. Yaşasaydı alnından öper miydi, çok sever miydi? Severdi, niye sev­mesin, sevmemesi için hiçbir sebep yok. Akif de zaten Namık Kemal’i sever. Neyzen Tevfik’i seven adam Namık Kemal’i sevmez mi? Namık Kemal’in onun dünyasına çok yabancı olduğunu düşünmüyorum. Aksine hürriyet, istiklal, vatan gibi kavramları dile getirişinde, onu seslendirirken verdiği tondan Mehmet Akif’in Namık Kemal’in devamı olarak görmek mümkündür.

 

Akif kendini birdenbire bir görevin içinde buluyor. Başka şairler bu görevin içinde bulmadılar kendilerini. Akif kendi şiirini bile tarihe gömecek bir işin içinde oldu…

Hakikaten Mehmet Akif’in yaşadığı zaman dilimi insanlık tarihi için son derece kritik, dramatik hatta trajik bir zaman dilimidir. Özellikle bizim için tam bir felaket dö­nemidir. Önce Rumeli’nin büyük bir kısmını, daha sonra Trablusgarp’ı, hemen ardında 1911-12 yıllarında bütün Rumeli’yi kaybediyoruz. Ardından Sevr, Mondros Mütarekesi, ve ülkemiz tamamen işgal ediliyor, yani bir var olma, yok olma noktası. Bu noktada Mehmet Akif şair tarafıyla değil, ahlak adamı yönüyle daha ön plana çıkıyor. Böyle bir zamanda susmak onun ahlakına sığmıyor. Susmak zamanı değil, gerçekleri haykırmak, insanları uyandırmak zamanıdır, diye düşünüyor. Gür sesle vaaz etmeye başlıyor. “Fatih Kürsüsünden” ve “Süleymaniye Kürsüsünden” tamamen vaaz formatında yazılmış metinlerdir. Anadolu’da dolaşırken insanları ikaz etmek, uyandırmak amacıyla vaazlar veriyor. Hatta vaazları çoğaltılarak cephelerde dağıtılıyor.

 

Baksana kim boynu bükük ağlıyan?

Hakk-ı hayâtın senin ey müslüman!

Kurtar o bîçâreyi Allah için,

Artık ölüm uykularından uyan!

 

Bunca zamandır uyudun, kanmadın;

Çekmediğin kalmadı, uslanmadın.

Çiğnediler yurdunu baştan başa,

Sen yine bir kerre kımıldanmadın!

 

Ninni değil dinlediğin velvele…

Kükreyerek akmada müstakbele,

Bir ebedî sel ki zamandır adı;

Haydi katıl sen de o coşkun sele.

 

Karşı durulmaz, cereyan sîne-çâk…

Varsa duranlar olur elbet helak.

Dalgaların anlamadan seyrini,

Göz göre girdaba nedir inhimâk?

 

Dehşet-i mâzîyi getir yâdına;

Kimse yetişmez yarın imdadına.

Merhametin yok diyelim nefsine;

Merhamet etmez misin evlâdına?

 

Böyle bir dönemde ahlakçı Mehmet Akif devrede ve dolayısıyla bu zamanda yaz­dığı bütün manzumeleri ahlakçı Mehmet Akif’in sorumluluk şuuruyla, vazife ahlakının bir neticesi olarak yazdığı metinler olarak görmek gerekir. Ama biraz rahatlayıp kendi içine döndüğü zaman yazdığı şiirler, eğer biraz şartlar müsait olsaydı yazacağı şiirin nasıl olacağını gösteriyor. Ahlakçı Mehmet Akif’i hesaba katmadan Safahat’ı doğru okumak mümkün değildir. Sanat-ahlak uyumu ya da uyumsuzluğu elbette tartışılabilir. Ahmet Haşim o dönemde o şiirleri yazdı, kötü mü oldu diye sorulabilir. Bu ayrı bir husustur.

 

Ahmet Haşim o dönemde Çanakkale’de yedek subay olarak yer almış, ama şiirlerinde bunun karşılığı yok…

Mehmet Akif, Ahmet Haşim’e çok kızardı, “Bütün bunlar olup biterken, böyle şiirler nasıl yazılabilir?” diye. Hatta küçümserdi. Ne var ki biz altmış-yetmiş sene sonra uzaktan baktığımızda “Ahmet Haşim iyi ki o şiirleri yazmış.” diyoruz. Bu tamamen bakış açısına, dünya görüşüne, yetişme tarzına, ahlâk anlayışına ve mizaca bağlı bir olaydır. Yahya Kemal de yazılarıyla Millî Mücadele’yi destekledi, ancak Anadolu’ya geçmedi, fakat Akif davet edilir edilmez koşa koşa Anadolu’ya gitmiştir. Mücadeleye bilfiil katılmıştır, cephelerde vaaz etmiş, heyet-i nasihalarla gitmiş, insanlara nasihat etmiştir. Sırat-ı Müstakim ile Sebil’ür-Reşad’ı çıkararak, ne mümkünse onu yapmıştır. Dolayısıyla bu farkı Mehmet Akif’in şahsiyeti, ahlakı, dünya görüşü ve duruşu ile alakalı olarak ele almak gerekir.

Aslında Asım’da öyle bölümler vardır ki, yazılır şey değil. Mehmet Akif, Süleymaniye ve Fatih Camii kürsülerinden vaaz ediyor, yani mensur söylenebilecek şeyleri manzumla, vezinli kafiye olarak söylüyor. Fakat Türkçeye tasarrufu o kadar kuvvetli ki, bu eserlerindeki şiir eksikliğini, Türkçeyi kullanışındaki mahareti, zengin­liklerini yansıtmadaki becerisi kapatıyor. Dili Mehmet Akif kadar ustalıklı kullanan başka bir şair olduğunu zannetmiyorum, yoktur. Bugün bile yoktur!

 

                                (Akif’ten Asım’a, Kültür ve Turzim Bak. Yay. 2007, s. 79)

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum