Niçin Edebice?

Edebiyat dergilerini bekleyen zorlukların en başında gelir, “Nasıl başlasak?” sorusuna verilecek cevap. Halledilmesi gereken bir sürü izleği rahatlıkla geçebilirsiniz ama kendinizi ifade edeceğiniz, neden başladığınızı anlatacağınız yazılara başlamak en zor işlerdendir inanın. Çünkü en başında söyleyeceğimiz en bağlayıcı olanıdır. Bizi matbuat yolculuğumuz boyunca takip edecek bu bağlayıcı ifadelerimizi de özenle seçmemiz gerektiğinin farkındayız. Bu bilinçle başlıyoruz edebiyat yolculuğumuza…

Neden Edebice?

Onlarca yıldır hazırdan yiyoruz. Tükenmeye yüz tuttu söz heybesinin varı. Pörsüttük, posasını çıkardık insanlığın var olduğu günden, günümüze dek söylenenlerin. Artık yeni şeyler söylemek lazım!.. Hayatın yeni dokunuşlara, edebiyatın yeni heyecanlara, yeni söyleyişlere ihtiyacı var. Tüketici bir toplum olduğumuz gerçeği sosyal ve ekonomik hayatımızda tokat gibi yüzümüze vuruluyor, üretmeden tüketmenin ıstırabını her zerremizle hissediyoruz. Ama edebî hayatımızdaki kuraklığı ve akabindeki çoraklığı matbuat dünyasıyla haşır neşir olanlar çok daha iyi anlayacaklardır. Maalesef edebiyat ve sanatta da tüketici olduk. Sanatın her dalında yaşanıyor bu kuraklık aslında. Artık başarılı tiyatro eserleri yazılmıyor, basılmıyor. Sahnelenen tiyatro eserlerinin çoğu da artık bir klasik değeri kazanmış ustalarımızın eserleri. Geleneksel Türk tiyatrosunun cenazesini kaldıralı çok oldu, ama onun yerine koyabildiğimiz hiçbir şey olmadı. Modern Türk tiyatrosu ise artık kendini tekrar eder duruma düştü, taklitten öteye geçemiyor. TV ekranlarında sadece mizah ögesine yatırım yapan skeç ağırlıklı oyunlar ise sanatsal kaygıdan oldukça uzak, kaba güldürü ve karamizah üzerine oluşturulan ürünler var. Bayağılık ve basitlik çukurunda “sanat” icra eden bu ürün sahiplerinin hatırı sayılır oranda izleyici çekmesi, bu basitlik ve bayağılık halkasının günden güne büyümesine sebep olmaktadır.

Benzer bir durum müzik piyasası için de geçerli. 80’li 90’lı yıllarda ülkemizi istila eden pop müzik tarzı, hiçbir sanat kaygısı ve millî duyarlılık gözetmeden popüler kültürün zirvesinde alabildiğine ilerliyor. Bu halkaya da her yıl onlarcası katılıyor. Daha birkaç ay içinde eskiyen bu “sanat ürünleri(!)”ni birkaç yıl sonra bir bakmışsınız başkası yorumluyor.

Artık güçlü şairler, güçlü kalemler yetişmiyor. İnsanların şiir ve sanatla iştigal etmesi elbette sevindiricidir. Ancak birkaç mısra alt alta dizenlerin kendilerini “usta şair” mertebesinde saymaları ve bu şairlerin usta işi eserlerinin (!) gerek edebiyat dergilerinde gerekse sanal ortamlarda yer bulması, mücevher gibi hassas bir terazide tartılması gereken şiirin geleceği için endişelenmemize sebep olmaktadır. Zira kötü örneklerin bir zaman sonra edebi zevki aşağılara çekeceği ve bunların tekrarlanması halinde de “şiir” denen duygu dilinin, ön dişleri sökülmüş, içi boşaltılmış bir korkuluğa dönüşmesi endişesini körükleyeceği de bir gerçektir.

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde de durum üç aşağı beş yukarı aynı. Özellikle sosyal platformlarda yazılan roman ve hikâye denemelerinin sanal ortamlarda pek çok okuyucuya ulaşması, yayın evlerinin sadece satış odaklı politikaları gereği, sanal kitap ortamlarında rağbet gören ergen ürünlerini kitaplaştırıp piyasaya sürmesi şiirde yaşanan seviyesizliğin roman ve hikâyede de yaşanmasına sebep olmaktadır. Tek düze olay anlatımına dayanan, yapı ve üslûp bakımında bütün kusurları ihtiva eden, hiçbir tip ve olay tahlilinin olmadığı, okuyucuyu yormayan tasvir ve tahlil fakiri bu kitapların sanat kaygısı taşıyan eserlere oranla peynir ekmek gibi satılıyor oluşu bu endişemizde ne kadar haklı olduğumuzu göstermektedir. Lise aşkı, ihanet, cinnet, kız erkek ilişkilerine dayalı bu romanlar, özellikle belli okuyucu kitlesinin ilgisini çekmektedir. Edebiyatımızın klasik ve güzel örnekleriyle tanışmadan bu “ergen ürünleriyle” yetişen bir neslin edebî zevki –ya da zevksizliği- bizim kaygılarımız arasındadır.

Edebîce’nin söz meydanına inmesinin başkaca gerekçeleri de var elbet. İzaha devam edelim; “Güneş altında söylenmemiş söz yoktur!” diyenler haklı olabilirler mi? Yani söylenecek her şey söylenmiş, yazılacak her şey yazılmış mıdır? Peki, insandaki sınırsız hayallere ne oldu? Gerçekten evrende her şey keşfedilmiş ve her söz söylenmiş midir? Bu soruya evet demek bırakın bilimin gerçekliğini, sanatın kurgusallığına bile aykırıdır. Evereni bir yana koyalım, dünyada bile hâlâ yeni şeyler keşfediliyorken, “güneş altında söylenmemiş söz yoktur” ifadesinin doğruluğu hükümsüz kalmıyor mu? II. Beyazıd, dönemin divan şairlerinin gazellerini dinlerken Zâtî’nin:

“Dürr-i dendânuna benzetmese ey ağzı sadef

Bahrun urmazdı sabâ sûretine hışm ile kef”

 

matla’lı gazelinin ardından hayranlığını gizleyemez ve şöyle der: “Allah’a yemin iderüm bak dünyâda ma’nâ dükendi dirler. Kesinlikle ma’nâ dükenmez. Dünyâ ma’nâ ile doludur. Hüner onu bulmakdur” Dünyada belki her şey tükenebilir ama söz asla tükenmez. Hüner, sözü milyonlarca çakıl taşının içinden bulmak ve kabuğunu ayıklamak suretiyle cevheri ortaya çıkarmaktır.

Sonsuz hayaller ve fikirler deryasının içinde yüzüyoruz ancak derya içinde susuzluktan ölüyoruz. Ne diyordu Hayâlî Bey:

Cihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler 

 

Dünyanın içinde yaşayanların dünyadaki güzelliklerden bihaber oluşunu tıpkı derya içinde yaşayan balıkların deryayı bilmemesine benzeten Hayâlî Bey’in bu meşhur beyiti, içinde bulunduğumuz duruma biçilmiş kaftan gibidir.

 

Edebî hayatımızdaki verimsizliğe inat, bazı kıpırdanışlar, çorak toprağa su serpme gayretleri de olmuyor değil. Ama bu öyle bir verimsizlik ki, kolay kolay bereketleneceğe, zenginleşip nitelikçe de verimli hale geleceğe benzemiyor.

 

Biz, iyi niyet ötesi bir yerde durma kararlılığındayız. Edebiyatın da, sanatın da nicelikçe de nitelikçe de iyileşip çoğalması için yola çıkıyoruz. Var olandan başlayıp yeni şeyler söylemenin, var olanı da tazeleyip, cilalamanın zamanı gelmiştir. Var olana da , var olacağa da bir “edebîce” dokunuş gerek. Edebîce düşünüş, edebîce hissediş ve  edebîce ifade ediş… Güzel, ancak bu yanıyla güzeldir. Derinliksiz, hazmedilmeden idraklere yerleşen edebiyat mahsullerin, insan bedenine yararlı olmayan gıdalardan bir farkı var mıdır?

 

Yeni olmak iddiası bir zaman sonra hükmünü kendiliğinden düşürür. Yunus misali her dem yeniden doğmaya adadık azim ve heyecanımızı.  “Yeni” iddiamız hükümsüz kalmasın, yinelenen bir “yeni” olmaktan ziyade yeniden bir “yeni” olmaktır bizimkisi.  Onun için “Her dem yeniden yazarız, bizden kim usanası!”