Cumhuriyet Döneminin Unutulmuş Destan Şairi: Halil Nihat Pepeyi

14 Ocak 2018 0 yorum Cumhuriyet Dönemi 415 Görüntüleme

halil-nihat-pepeyi

Cumhuriyet dönemi şâir, idareci ve siyâset adamlarından olan Halûk Nihat, 1901 yılında Selânik’te doğmuştur. Bir çiftçi ailesinin çocuğudur. Babası Mustafa Ağa, annesi ise Hayri­ye Hanım’dır. İlk öğrenimini Balkan Harbinin acılı günlerinde Selanik’te yaptıktan sonra Birinci Dünya Savaşı yıllarında ailesi ile birlikte İstan­bul’a nakletti. 1918 yılında Kadıköy Sultanisini, 1921 yılında da Mülkiye Mektebini bitirdi. Bir süre öğretmenlik ve Hendek Numûne Mektebi müdürlüğü görevlerinde bulundu. Daha sonra asıl mesleğine dönerek 1922-1924 yılları arasında sırayla Karasu, Aralık ve Akyazı bucak müdür­lükleri; 1924-1939 arasında Nusaybin, Sındırgı, Ayvalık, Mustafa Kemalpaşa, Eminönü, Fatih, Çankaya kaymakamlıkları ve Ankara belediyesi reis muavinliği; İstanbul Vali yardımcılığı (1939- 1942); İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve Emniyet Umum Müdürlüğü (1942-1947); Siirt, Erzurum, Antalya ve Kütahya valilikleri (1947-1954) yaptı. Kütahya ve İstanbul milletvekili olarak 1954-1960 arasında iki dönem parlamentoda bulundu. 27 Mayıs 1972 tarihinde İstanbul’da öldü. Mezarı Edirnekapı şehitliğin dedir.

Daha ortaokul yıllarında sanata ve edebiyata ilgi duymaya başlayan ve hattâ el yazısıyla Anado­lu adlı bir dergi çıkararak yazdıklarını arkadaşla­rıyla paylaşan Halûk Nihat, Cumhuriyet döne­minde daha ziyâde epik tarzda kaleme aldığı şiir­leriyle tanınmıştır. Onun bu yolda yaptığı ilk iş, sözlü gelenekte eskiden beri yaşamakta olan destanî nitelikteki Şah İsmail ile Gülizar adlı halk masalını nazma çekmek ve buna konusu Selçuklular döneminde bir Selçuk prensi ile bir Gürcü prensesi arasında geçen “Tamar Hatun ile Süleymen Şah” adını verdiği yapma destanını eklemek suretiyle 1928 yılında Geçmiş Zaman Masalları adıyla bastırmak olmuştur. Daha sonra bu çalışmasını biraz daha işleyip olgunlaştırır ve ayrıca buna Türk halkı arasında öteden beri çok yaygın bir şekilde anlatıla gelen Tahir ile Zühre masalını da ilâve ederek Türk Destanına Giriş adlı kitabını yayımlar (1934). Böylece destan ede­biyatımızda yeni bir çığır açan ve yazdıklarının ilgiyle karşılandığını da gören şâir, bundan sonra­ki çalışmalarının konusunu yakın Türk tarihin­den seçerek Çanakkale Savaşı’nın, Mütâreke dö­neminin ve Millî Mücâdele’nin destanını kaleme alır. Özellikle Çanakkale Destanı 1936’da yayım­lanınca basında, sanat ve edebiyat çevrelerinde büyük yankı yapmış, bu destan millî ve edebî he­yecanın üstün bir belgesi, on üç yıllık Cumhuriyet edebiyatı tarihimizin eşi görülmemiş eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir. 1938’de kaleme aldığı Mütâreke Destanı’nın başında asıl amacının en sonunda bütün yazdıklarını yeni baştan ele alarak büyük bir Türk destanı meydana getirmek oldu­ğunu ifâde etmişse de, bunu tam olarak gerçekleş­tirdiği elbet söylenemez. Fakat yazdıkları bir bü­tün olarak okunduğu zaman görülür ki, Halûk Nihat, destan türünün (epope’nin) ruhuna uygun olarak maziye duyulan derin bir hasret duygusu ile kendine güven duygusunu ve geleceğe dâir beslenen kuvvetli ye’sinde yoğun bir şekilde yaşanan târihî ve millî hassasiyetlerin potasında eriterek nazmın im­kânları dahilinde takdim etmede ve yansıtmada oldukça başarılı olmuş bir destan şairidir.

Canlı ve işlek bir nazım diline sahip olan Ha­lûk Nihat, eserlerini genellikle mesnevî tarzında ve hece ölçüsünün daha çok yedi, on bir ve on dörtlü kalıpları ile kaleme almış, fakat yeri geldik­çe bu kalıplarda amacına uygun şekilde yaptığı değişikliklerle ve bazı mısralarda hece sayısını azaltıp çoğaltarak ahenkli bir söyleyişe ulaşmıştır. Millî heyecanları, yiğitlik ve kahramanlık duygu­larını anlatırken ne kadar epik ve destansı ise, aşk duygularını dile getirirken de o derece lirik bir anlatışa sahiptir. Eserlerini İslâmî ve millî renk­lerle olduğu kadar mahallî unsurlarla ve halk motifleri ile de besleyip zenginleştirmeyi başarmış ve Cumhuriyet devri destan edebiyatımızda ken­disine gerçekten önemli bir yer edinmiştir.

Eserleri:

  1. Geçmiş Zaman Masalları (Şah İsmail ile Gülizar adlı halk hikâyesinin manzum ifâdesi ile kendi kaleme aldığı Tamar Hatun ile Süleyman Şah adlı yapma destanı bir araya getirmektedir) 1928;
  2. Türk Destanına Giriş (İlk kitabına Tahir ile Zühre‘yi de eklemiştir) 1934;
  3. Çanakkale Destanı 1936;
  4. Mütâreke Destanı 1938;
  5. Milli Mücadele Destanı, 1940;
  6. Erenler- Gaziler, 1951;
  7. Türk Destanından, 1952.

 

 

Türk Destanına Giriş’ten

 

Tahir ile Zühre

 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde

Ne Babilde, İranda, ne Mısırda ne Çinde

Benzeri olmıyan bir zengin Padişah vardı,

Dağlarından gümüşler su yerine akardı.

Ne o engin denizler, elvan elvan bahçeler,

Dillere destan olan o namlı eğlenceler,

Bu kutlu padişahın kederini yenmezdi.

Yine bir gün bir acı şahın gönlünü ezdi.

Veziriyle birlikte bahçesinde gezerken

Ak sakallı bir derviş dedi: “Padişahım! ben

Dileği olanların duasını ederim;

Buna karşı ben ancak beş yüz altın isterim”

Mevlâm bana bir çocuk ihsan et diyerekten

Beş yüz altın verdirdi ona sevinçle hemen..

Bir de baktı uzakta başka bir derviş vardı,

Önündeki, kitaba bazı şeyler yazardı.

Dedi: Acaba kimdir ? yaklaştı, sordu kimsin ?

Bu kitapta neler var, bu yazılar kiminçin ?

Derviş dedi: Remmalim; ben her gönlü okurum…

Her niyeti bilirim, sanatımdan mağrurum.

Haydi dedi padişah benim niyetimi bil!

Derviş dedi: bu para değil; diyar hiç değil;

Sen sultansın yanında büyük vezirin vardır,

ikinize evlâtsız bu geniş dünya dardır,

Heybesinden bir elma alıp böldü ikiye;

Padişahla vezire verdi yesinler diye…

O mübarek elleri açıldı Allahına,

Duası şifa verdi padişahın ahına..

Müjde dedi: Allahtan sana nur yüzlü bir kız;

Semalarda henüz hiç görülmeyen bir yıldız.

Ay gibi parlak güzel bir çocuk ta vezire

Ay “Tahir”dir kız “Zühre” verilecek Tahire

Kısmet böyle yazılmış, silinmez kul eliyle,

İşte dileğin oldu, mevlâna dua eyle!

Sultan dedi: vezirim buna beş bin altın ver;

Bir baktılar dervişin yerinde yeller eser!

* * *

Üstünden dokuz ay geçtikten sonra

Memleket boyandı sevinçle nura..

Tellâllar şehirden şehire koştu,

Her kalpte bir sevinç pınarı coştu.

Bir kardaş bilerek kendilerini,

Feleğin çekmedi biri cevrini..

Onunda Zühreyi sevda bağladı,

Kaç defa Tahir’den gizli ağladı.

Bir gündü.. Uykuya dalmışken Tahir,

Zühreye şiddetli bir kaygı gelir.

Ağladı, kanmadı hiç göz yaşına;

Uyuyan yârinin geldi başına..

Dedi: Uyan ey yârim,

Arşı tuttu ahlarım!

Yar baş ucuma gelse;

Ölü olsam duyarım.

*

Aşkının eline attı kendini,

Buseyle yıkadı gül Tahir’ini.

Bu baygın buseden uyandı Tahir,

Rüyamda görünen yıldız kimindir?

Diyerek görünce kız kardaşını,

Bir hicap içinde örttü başını.

 

TAHİR – Zühre ellerden utan,

Daldınsa artık uyan!

Bahtiyar olur mu hiç,

Kardaşlığı unutan?

*

Kedere düşerek zavallı Zühre,

Çırpındı, ağladı, diz, çöktü yere.

“Ne olur gönlümden bir az muhabbet

Tahir’in kalbine mevlâm ihsan et!”

Diye hep yalvardı meğer o gün de,

Bir ateş hissetmiş Tahir gönlünde..

Bu defa başladı Tahir niyaza;

Zühre de kendini çekti bir naza..

 

ZÜHRESır ile sırdaşımsın

Sen benim kardaşımsın

Elini çek ey Tahir

Bana dokunma sakın!.

 

TAHİR – Sır ile sırdaşımsın

Dinle, gel daha yakın !

Ben vezirin oğluyum,

Sen neden kardaşımsın ?

 

ZÜHRE – Seni sevdim ezelden

Sevmem desem de zaten.

Vaz geçer mi bu gönül

Sen gibi bir güzelden ?

*

Anarak evvelki hasretlerini,

Buseler kapadı sohbetlerini..

Şairlik aşk ile birlikte gelir,

Saz alıp bir günde öğrendi Tahir.

Zühre de Tahir’den öğrendi hemen,

Çalınca ağlardı dağ, çiçek, çimen..

 

Şah İsmail ile Gülizar

 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,

Hint’te, Çin’de, Mısır’da; bütün cihan içinde,

Namı ezberlenmiş bir zengin padişah vardı;

Bu şahın payitahtı pek meşhur Kandihardı…

Yıldızlar sayılır da, onun altınlarının

Sayısı bilinmezmiş. Ne kadar çokmuş bakın!

Herkes derdi: Bu şahın hudut yok sevincine

Parasına bulunmaz beş cihanda bir hazne!…

Fakat kimse bilmezdi para başka, baht başka,

Bir yandan bahtlı olan mesut olmaz mutlaka..

Namazdan sonra bir gün, bir ah etti derinden

Bütün dağlar ve gökler kımıldandı yerinden..

Sultan dedi: Şevketlim sebep nedir abına?

Gam yaraşmaz bu zegin memleketin şahına..

Keşki fakir olsaydım, dedi büyük padişah.

Yalnız bana bir eulât ihsan etsaydi Allah..

Padişahım; önümde ova olur her bir çağ,

Fakat bana evlatsız bir mezardır bahçe, bağ .

Padişahım; arzumla gece bile sönerken,

Ben evlâtsız uzağım neşeden, bahçelerden..

Sultan dedi: Geceyi nasıl söndürürse nur

Elbette her bir derdin dermanı da bulunur!

Derviş gibi heybeni yüklen omuzlarına,

Bu hudutsuz cihanın sen eş ol rüzgârına!

Vezirine emretti: Bana hemen şimdi var,

Çarşıdan üç hırka al! Bu gece yolculuk var..

Yola revan olarak yürüdüler üç saat,

Bir çeşmenin başında kıldılar iki rekât

Namaz bittikten sonra selâm verdiği zaman

Bir derviş peyda oldu birden şahın sağından.

Bütün varlık susmuşken, kuş uçmazken göklerde;

Dedi: Derviş bilmem ki işin nedir bu yerde ?

Derviş dedi: Devletli, şevketli padişahım,

Karış karış her yeri dolaşan bir seyyahım.

Beni yoktur bilmiyen ne bir deniz, ne diyar

Gözlerimde her şehrin ayrı ayrı rengi var

 

Derviş dedi padişah, beni kimden öğrendin,

Remmal misin, nesin sen, acep ne marifetin?

Derviş dedi: Rüzgârdan, kuşlardan kanat aldım,

Felek değirmeninde nice doldum, boşaldım,

Eğer bunu bilmezsem bana yazık değil mi?

Hünkârım sor istersen varsa bilmediğimi!

Ümit doldu bu gamlı padişahın kalbine,

Aman derviş uğruna feda olsun bin hazne,

Bana yalnız derman bul! Deyip öptü elini

İşte bugün ilk defa duydu sevindiğini!

Derviş bir elma alıp onu böldü ikiye,

Padişahla sultana verdi yesinler diye.

“Kabuğunu atmayın, verin mahir kısrağa.

Sonra üç gün üç gece başlayın yalvarmağa.

Kadir mevla isterse geçer geçmez dokuz ay,

Sana bir erkek verir kısrağa da dinç bir tay.

El sözüne aldanıp ne çocuğun ne tayın

Ben gelmeden ne olsa atlarını koymayın!’’

Sevincinden dedi şah, buna beş bin altın ver.

Bir baktılar dervişin yerinde yeller eser!..

 

*

Dokuz ay ve on gün kuş gibi geçti,

Bu şahın nihayet kalmadı derdi.

Memleket sevincin vatanı oldu;

Bir yandan boşalıp bir yandan doldu.

Şehzade bastıkça yeni bir yaşa

Memleket süslenir hep baştan başa.

Yedi yıl at için derviş beklendi

Şehzade bu müddet kırda eğlendi.

Çocuklar “atsız bey” derlerdi ona;

Bir gece bunalıp göz yaşlarına

Dedi ki: Tecellim nedendir benim,

Babam mı eksiktir, niçin yok ismim?

Annesi o gece şaha yalvardı

Diyerek: Olsaydı eğer muradı

Gelirdi hünkârım, derviştir onlar

Hiç bir gün etmezler bir yerde karar.

Padişah: Bozamam sözümü, dedi

Emretti bir hoca tutunuz şimdi.

Şehzadem okusun, dünyayı bilsin;

Cehalet önünde düşsün, devrilsin.

Hocası olarak Dânyal tutuldu,

Bu hoca her yerde gayet meşhurdu.

Padişah Dânyalı çağırdı o gün

Dedi ki evlâdım şenindir bütün.

Dânyal yer yüzünde okutmam dedi

Padişah aslını bilmek istedi,

Yok şahım; mektebi güneş görmeyen

Bir bina olmalı yahut bir mahzen.

Dedi ve yapıldı hemen bir günde.

O mahzen içinde artık şehzade.

Tam iki senede ilmi öğrendi.

Padişah Dânyalı pek çok beğendi.

Dânyalın emrile her gün şehzade,

Kemiği ayalmiş et yerdi sade.

Etinde bir kemik bulmuştu bir gün

Şehzade şaşırdı artık büsbütün.

Kemiği şiddetle cama fırlattı,

Odada güneşin nuru parladı.

Güneşi tutayım diye şehzade

Bütün gün boğuştu kan, ter içinde.

Hocası bulunca bu halde onu

Önceden bilmedi ne olduğunu.

Şehzade dedi ki: Bu yer can sıktı

Dânyalla birlikte gezmeğe çıktı.

Yedi yıl mahzende kararan gözü

Bir gece zannetti parlak gündüzü.

Eşyalar uykudan bir bir uyandı,

Kendini rüyalar içinde sandı.

Unutmuş kuşların şakrak sesini

Bir keder kaplamış her hevesini.

Yeniden gelmişti sanki dünyaya

Bakındı civara hep doya doya..

 

*

Uzaktan toz dalgası içinden bir at çıktı,

Üstünde genç bir yiğit; tazı doluydu ardı.

Şehzade imrenerek o akşam at istedi

Padişah da: Sabretsin yarın alırız dedi..

Ertesi gün sarayda bir meclis toplattırdı:

Artık konmalı dedi şehzademizin adı.

Derviş tam o sırada ansızın peyda oldu,

Şehzadenin adına “Şah İsmail” konuldu.

Kısrağın da “Kamertay” koyup uçtu sır gibi,

Şehzadenin ilk defa ümitle doldu kalbi..

Padişahın emrile ava hazırlandılar,

Ertesi gün erkenden yola çıktı avcılar!..

Günlerce yol alarak vardılar bir çeşmeye

Şah İsmail civarda başladı gezinmeye..

Uzakta sırtları bir dumanlı dağ görünce

Dedi: burda kalalım hep birlikte bu gece.

Yarın sabah erkenden ben giderim o dağa

Siz hepiniz civarda başlayın avlamağa.

Sanki bir av peşinden gider gibi koşarak,

Dere, tepe düz gidip, kaynak gibi coşarak,

Bir saatta yetişti yüce dağın başına;

Selam verdi o yerin toprağına taşına!

Yüce dağın yanında bu gen de bir dağ gibi,

Eminim bu yiğiti kıskandı dağın kalbi.

 

Kaynak: Büyük Türk Klasikleri

Yazılan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Suç teşkil edecek yazılardan dolayı edebice.net sorumlu tutulamaz.

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 yorum